Derviş uzun bir riyazet dönemi geçirdikten sonra üstadın huzuruna çıkıp diz çöküp başını eğdi ve şöyle dedi:
“Üstadım… Uzun ve meşakkatli bir ibadet ve nefis terbiyesi döneminden geçtim. Lakin ne yaptıysam olmadı. Hâlâ aradığımı bulamadım. Gönlüm hala mutmain olmadı.”
Üstat, dervişin yüzüne uzun uzun baktı. O bakışta ne bir yargı ne de bir hayal kırıklığı vardı; sadece derin bir anlayış ve sükûnet… Sonra yavaşça gülümsedi ve şöyle dedi:
“Evladım… Sen hâlâ bir şey olmasını bekliyorsun. Bekleme gelmez ‘olanı’ fark et.”
Derviş şaşkınlıkla başını kaldırdı. Üstat sözlerine devam etti:
“Sen, kendinden ayrı sandığın bir hakikatin peşine düştün. Yolculuğunu uzaklara yaptın. Oysa hakikat, ne ötede ne beridedir. Hakikate açılan kapı Ben dediğindedir.”
Bu sözler dervişin kalbine bir kıvılcım gibi düştü.
Bir süre konuşamadı. Başını yeniden eğdi.
Üstat, onun hâlini sezmişti. Elini dervişin omzuna koydu ve fısıldar gibi konuştu:
“Evladım… Sen kapıyı çalmakla meşguldün. Oysa kapı hiç kapalı değildi.”
Dervişin gözleri doldu. Yıllarca aradığının, aslında arayanın kendisi olduğunu idrak etmek. Bu, ne aklın kolayca taşıyabileceği bir yük ne de kalbin hemen alışabileceği bir hâldi.
“Peki üstadım,” dedi titrek bir sesle, “madem hakikat bendeydi… bunca çabayı neden verdim, bu meşakkatli yolu neden yürüdüm?”
Üstat hafifçe gülümsedi:
“Çünkü evladım senin o çabayı vermen gerekiyordu, o yolu yürümen gerekiyordu. Bilmek başka, olmak başkadır.”
Derviş başını kaldırdı; gözlerinde hem bir merak hem de yeni doğan bir anlayış vardı.
Üstat devam etti:
“İnsan, hazır olmadığı hakikati duysa bile onu işitmez. Görse bile tanımaz. Sen o zahmeti hakikati bulmak için değil… onu taşıyabilecek hâle gelmek için çektin.”
Bir an durdu. Sözlerinin dervişin içinde yankılanmasına izin verdi.
“Sen aradıkça arındın. Arındıkça yüklerinden sıyrıldın. Ve nihayet öyle bir noktaya geldin ki… artık arayan ile aranan arasındaki perde kalkmaya başladı.”
Dervişin nefesi derinleşti. Sanki ilk kez gerçekten nefes alıyordu.
“Yani…” dedi yavaşça, “o yol… aslında bir yere varmak için değil miydi?”
Üstat başını hafifçe salladı.
“Yol, seni sana getirmek içindi. Sen ‘varılacak bir yer’ sandın. Oysa varman gereken yer, zaten hiç terk etmediğin yerdi.”