Profil ayrıntılarını görüntüleyebilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız ve üye hesabınızla oturum açmanız gerekmektedir.
Avukat Cüppemi Niçin Çıkardım? Avukat Cüppemi Niçin Çıkardım?
Avukat olarak üçüncü ve de “son” devam, çok, ama çok önemliydi. Öncekiler gibi “ev sahibi-kiracı” ya da “alacak-verecek” davası değildi. Savunacağım kişiye karşı sorumluluğum çok büyüktü bu kez…
Biliyorum, ilk iki avukatlık serüvenini geçen ay “Bütün Dünya” okuduktan sonra, üçüncü devamın öyküsünü şimdi merakla, heyecanla bekliyorsunuz. Yine o yazıdan öğrendiniz; bu üçüncü dava, aslında avukatlık cüppesini son giyişimdi.
İyi de, henüz dumanı üstündeki yeni yıla bir “Hoş geldin” selamı vermeden, eski yıllardan kalma anılarımı anlatmaya başlarsam.. Siz şahsen yeni yıl olsanız, alınmaz mısınız, gücenmez misiniz, kırılmaz mısınız?
Aslında dünyada eskiyecek herşeye “Yeni” denir ya.. Bu sözün gerçekliğini en çok kanıtlayanlar da yıllardan başkası değildir. Müzikle, şarkıyla, dansla içkiyle, kumarla, aşkla, meşkle, sevinçle, eğlenceyle karşıladığımız yeni yıl, çok geçmeden eskimeye başlar. Üstelik başımıza gelen her derdi, her üzüntüyü de böylesine çılgınca eğlenerek karşıladığımız yeni yılın üstüne atarız.
“Bu yıl da hiç uğurlu gelmedi” gibilerden… Ama ben yine de bu 2003 kardeşimizin, bize mutluluk, umut ve uğur getirdiğine inanmak istiyorum. “Hoş geldi, safa geldi… İçirmişler sabaha dek… Körkütük sarhoş geldi” Şaka şaka. Biraz takılalım, dedik sevgili yeni yılımız. Seninle birlikte güzel, çok güzel ve tabii güzeller güzeli geceler geçirmeyi bekliyoruz. Haydi tekrar “Hoş geldin..”
Ve şimdi sevgili 2003… Sen de otur! Benim avukatlık öykümün sonunu dinle bakalım…
Avukat olarak üçüncü ve de “son” davam, çok, ama çok önemliydi. Öncekiler gibi. “Ev sahibi - kiracı” ya da “alacak” - verecek” davası değildi. Savunacağım kişiye karşı sorumluluğum çok büyüktü bu kez. Çünkü bu bir “ceza davası”ydı. Yani iyi bir savunma yapamazsam, müvekkilimi ceza evine götürmelerini engelleyemezdim. Üstelik savunacağım kişi, hem sevdiğim bir arkadaşımdı, hem ünlü bir gazeteciydi, hem de aynı gazetedeydik. O, gazetenin yazı işleri müdürüydü, ben de yazardım. Muzaffer Sosyal’dı bu davanın tanığı…
“Son Telgraf” ve “Gece Postası” adlı iki kardeş gazete aynı matbaada yayımlanıyordu. Muzaffer, her yönden iyi bir gazeteciydi. Siyasal olayları iyi değerlendirir, ilginç başlıklar atardı. Ayrıca spora olan merakından ötürü, zaman zaman spor da yazardı. Ha aa o günlerin bu ünlü gazetecisi Muzaffer Soysal’ın, günümüzün “Mümtaz Hoca”sının evet evet, sevgili Mümtaz Soysal’ın ağabeyi olduğunu da önemle eklemeliyim. Genç sayılacak yaşta kaybettiğimiz Muzaffer Soysal, sevilen bir gazeteciydi Babıali’de..
Daha önce iki davada nasıl konuşmam, neler söylemem gerektiğini hazırlamak için epey çaba harcamıştım. Şimdi ise durum çok daha önemliydi ve bu seferki hazırlığım çok daha uzun sürmüştü. O sırada, kendimi tarihte okuduğumuz ünlü ceza davalarından birine hazırlanan büyük bir avukat gibi gördüğümü rahatça itiraf edebilirim. Gece sabahlara dek çalışarak savunmayı yazdım. Ezber mi? Ezberlemesine ezberlemiştim de.. Duruşma sırasında sık sık yargıçların yüzüne bakacak, onları hem bu bakışlarımla, hem de ses tonumla etkilemeye çalışacaktım.
Tüm bunları anlatırken suç konusunu söylemeyi unuttum galiba!.. O sıralarda da bir genel seçim vardı. Oy atma gününde ise, bilindiği gibi, seçim propagandası sayılabilecek her türlü yayın yasaktı. Durum böyleyken, Muzaffer Soysal’ın sorumlu müdür olduğu gazetede tam seçim günü yasalara göre suç sayılabilecek bir yazı çıkmıştı. Ne var ki, yazı okunduğunda onun o gün için yazılmadığı kolayca anlaşılıyordu. İki gün önce gazeteye girmesi için verilmesi ama yayınlanmayan bir yazı, yanlışlıkla tam seçim günü yayımlanmıştı. O tarihte bilgisayar filan yoktu. Yazılar kurşun kalıplar halinde hazırlanır, gazeteler eski teknikle basılırdı. Hata da bir teknisyenin kurşun kalıp halindeki iki gün önceki yazıyı o günkü yazı zannedip baskıya vermesinden doğmuştu. (Bu teknisyen mahkemede tanık olarak vereceği ifadede hatasını itiraf edecekti.)
Şimdi bu olayı öyle anlatmalıydım ki mahkemede… O karışık teknik bilgileri yargıçların kararını etkileyecek biçimde öyle açık ve net olarak sunmalıydım ki..
Bu konuda seyrettiğim büyük filmleri anımsamak için de çaba harcadım. Sinemada büyük davaları kazanan avukatlar ne yapıyordu? Nasıl konuşuyordu? Ellerini nasıl kullanıyordu? Belki de bu duruşmadaki savunmam ve bu savunmanın getireceği beraat kararı, avukatlık yaşamımın büyük dönüm noktası olacaktı. Derken… Duruşma günü geldi, çattı. Mahkeme salonuna girdik.
Daha önceki iki davamdaki gibi, başlangıçta söz istemeyecektim. Savcı iddianamesi okuduktan sonra elimi kaldıracaktım. Mahkeme başkanı “Savunmanızı hazırlamak için süre istiyorsunuz, değil mi?” diye soracaktı. Bense, adeta gürleyecektim: “Hayır, sayın başkanım… “Ve bir savunmaya başlayacaktım ki… Konuştukça mahkeme kurulunu da, salondaki kalabalık dinleyici topluluğunu da büyüleyecektim. Sahi epey kalabalıktı mahkeme salonu.. Tanınmış, tanınmamış birçok gazetecinin yanısıra, bir hayli de meraklı dinleyici vardı. Savunmam dakikalarca sürecek, sonunda mahkeme başkanı, yanındaki üyelerin kulağına eğilerek konuşacak ve sonunda karar açıklanacaktı.
Savunma yerinde görüldü. Sanığın beraatine oybirliğiyle karar verildi. Dinleyiciler “Yaşasın adalet” diye bağıracak, sanık Muzaffer Soysal hemen avukatı Halit Kıvanç’a sarılacak, gözlerden yaşlar süzülmeye başlayacaktı.
Ama ne dersiniz? Davayı kazandık. Gerçekten beraat etti benim müvekkilim.. Arkadaşımın suçlu sandalyesinden kalkmasından ötürü çok mutlu oldum tabii…
Çok sevindim, çok… Ama mahkeme salonundan çıkarken epey burukluk duyduğumu da itiraf etmeliyim. Çünkü..
Çünküsünü dinleyin şimdi: Çünkü.. Savcı yerinden kalktı. Koca salonda çıt çıkmıyordu. Herkes savcının “sanığın suçu sabit görüldüğünden… kanunun… maddesine göre… cezalandırılmasını talep ederim” demesini beklerken..
“Sanığın ve tanığın ifadesi samimi, tatmin edici bulunduğundan… Sanık Muzaffer Soysal’ın beraatine karar verilmesini talep ederim” demez mi savcı? Hemen fırladım yerimden, “Sayın başkanım” diyerek… Başkan ise, kaşlarını çatıverdi… Ve de sert bir tonda sordu: “Ne istiyorsunuz, avukat bey?” Ben de yüksek sesle “Savunmamı yapmadım ki, sayın başkanım… Savunma yapacağım!” dememle…
biraz önce kaşlarını çatan babayani yargıç, bu kez tatlı bir tebessümle, hafif alaycı edayla, ama sıcak, yakın, dostça sormaz mı: “Genç avukat kardeşim, savcı bey müvekkiliniz olan sanığın beraatini istedi. Siz daha ne diyeceksiniz ki! Müvekkilinizin cezalandırılmasını mı isteyeceksiniz yoksa? “
Sustum tabii… Hem de ne susuş!…
Başkan, daha sonra yanındaki yargıçlara döndü. Birbirlerine baş salladılar. Ve açıkladı başkan:
“Gerekçeli karar daha sonra yazılmak üzere.. Sanık Muzaffer Soysal’ın beraatine.. Oybirliğiyle..”
Sevinçle havaya sıçradı duruşmayı izleyenler.. Mutluluk içinde adliyeden çıkarken Muzaffer boynuma sarılıyor, ama hafiften takılarak “Dünyada Halit’ten büyük avukat yok valla” diyordu. Sonra kahkahalar atarak devam ediyordu:
“İçimizdeki en konuşkan insan Kıvanç, bu kez hiç konuşmadan, mahkemede ağzını bile açmadan beni beraat ettirdi, cezaevinden kurtardı. Yaşla Halit’çiğim..”
Olaydan duyduğum sevinç ve mutluluk, uzun zaman devam etti. Ancak bu zafer, avukatlığımın da sonu oldu. “Hak oyunu üçtür” sözünün gerçekliğine inandım ve “Beni konuşturmayan meslekte ne işim var?” diyerek.. Avukat cüppemi çıkardım. Üç davayı da kazanmıştım. Ancak üç davada da beş kuruş almamıştım. Bunun önemi yoktu. Her başlangıç zordu. İleride kazanabilirdim. Fakat üç davada da konuşmayı çok seven benim ağzımı açtırmamıştı yargıçlar.. Adliye binası Babıali yokuşunun altındaydı. O hızla o yokuşu çıkacak ve “Benim geleceğim burada” diyerek matbaa kapısından gidecektim. O matbaalarda bir yandan yazarken, öte yandan da gazetenin kimi etkinliklerinde mikrofona çıkmamla birlikte.. Gerçekten geleceğim o yokuştan başladı. Giderek kalem, daktilo, bilgisayar bile mikrofonun, daha sonra da kameranın gerisinde kaldı. İşte sevgili dostlar.. Bol bol konuşacak mesleği, sunuculuğu seçince.. Bir konuşmaya başladım ki… Değerli diş doktorum, sevgili arkadaşım Vural Cankat’ın koltuğuna oturduğum zamanlar dışında… Kimse ağzımı kapatıp beni susturamıyor artık!
—- |