| Leydihan |
28 Ocak 2024 12:26 |
Yanıt: Esrar Kullanımı Sırasında Başlayan DMT Kullanımı İle Psikotik Özellikler
TARTIŞMA
Ülkemizde Doğanavşargil ve arkadaşlarının (9), 325 hasta üzerinde, 10 yıl geriye dönük olarak yürüttüğü bir araştırmada, bağımlılık merkezine başvuran madde kullanıcılarının yaklaşık %30’unda karışık madde kullanı- mının bulunduğu saptanmıştır. 2006 yılında yaklaşık 4800 kişi üzerinde yürütülen 3 yıllık izlem çalışmasında, başlangıçtaki esrar kullanımının takipte manik belirtiler ile ilişkili olduğu, bu ilişkinin başlangıçtaki manik belirtilerden ve takipteki psikotik belirtilerden de bağımsız olduğu saptanmıştır (10).
Bizim olgumuzda da benzer şekilde, 3 yıllık esrar kullanımını takiben ortaya çıkan bir hipomanik dönem bulunmaktadır. Olgumuzda, esrar kullanımı ile hipomanik dönem arasında bir nedensellik ilişkisi bulunup bulunmadığını, varsa ne biçimde olduğunu elimizdeki verilerle kesin olarak anlamak olanaklı görülmemekle birlikte, olgumuz daha önce bir depresif ya da manik dönem yaşamadığından ve hipomanik tablo herhangi bir madde ve genel tıbbi durum ile ilişkilendirilemediğinden, DSM-IV-TR’ye göre başka türlü adlandırılamayan duygudurum bozukluğu tanısı almıştır. Bu hipomanik tablo sırasında, DMT kullanımı ile klinik tablonun akut ve dramatik değişimi ile ailenin endişelenmesi üzerine psikiyatrik başvuruda bulunmuşlardır.
Literatürde hallüsinojenler, liserjik asit dietilamid (LSD) tipi serotonin agonisti ve ketamin tipi N-metil D-aspartat (NMDA) antagonisti olarak iki ayrı grupta incelenmektedir. DMT ve diğer indolalkilaminler LSD grubu hallüsinojen olarak kabul edilmektedirler. Bu sınıflama deneysel şizofreni modellemelerinde kullanılmaktadır. Örneğin Daumann ve arkadaşları (11), sağlıklı gönüllülerde intravenöz DMT ve ketamin uygulandıktan sonra, daha önceden taranmış ve önemsiz bulunmuş görsel alanlara dikkatin tekrar kaydırılmaması prensibini test eden “dönüş baskılanması” (inhibition of return) fenomenini test etmişlerdir. Çalışma sonucunda, sadece DMT etkisinde tepki sürelerinin uzadığı ve dönüş baskılanmasının bozulduğu saptanmıştır. Paranoid şizofreni hastalarında dönüş baskılanması fenomeni bozulmakta, fakat şizofreninin ayırt edilemeyen tipinde böyle bir etki görülmemektedir (12). Gouzoulis-Mayfrank ve arkadaşlarının (13) sağlıklı gönüllülerde DMT ve ketaminin etkilerini karşılaştırdıkları çalışmalarında, katılımcıların DMT etkisini görsel varsanı, sinestezi, paranoid düşünce ve düşünce akışı bozuklukları şeklinde tanımladıkları; klinisyen tarafından yapılan SAPS (the Scale for the Assessment of Positive Symptoms) ve SANS (the Scale for the Assessment of Negative Symptoms) değerlendirmelerinde ise DMT etkisinde pozitif belirtilerde, ketamin etkisinde ise negatif belirtilerde anlamlı artış olduğu saptanmıştır. Bu belirtiler, DMT’nin şizofreni nin paranoid tipi için, ketaminin ise şizofreninin ayırt edilmemiş veya katatonik tipleri için uygun modellemeler olduğu yönünde yorumlanmıştır.
Klozapinin seroto-nin üzerine, dopamine göre daha güçlü antagonistik etkilerinin bulunmasına rağmen güçlü antipsikotik etkinliğinin olması, bir serotonin agonisti olan DMT’nin şizofreni modellemesi için kullanılabilirliğini desteklemektedir (14).
DMT’nin oral alımda etkin olabilmesi için MAO inhibitörü ile birlikte kullanılması gerektiği bilinmekle birlikte, DMT, DSM-IV-TR’de de belirtildiği gibi, yapısı değiştirilmiş anlamında kullanılan “designer ilaç” grubunda bulunmaktadır (15). Dolayısıyla, olgumuzun DMT diye aldığını belirttiği maddenin de oral alımda etkin olabilecek bir modifiye işlemden geçtiği düşünülmektedir.
Doğal olarak DMT ve bir MAO-A inhibitörü olan β-karbolin içeren ayahuasca kullananların; çevrenin titreşiyormuş gibi ve daha parlak algılanması, gözlerin önünden hızlıca görüntüler geçmesi, zamanın akmıyor olması hissi ve “sonsuzluk” deneyimi yaşantıladıkları bildirilmiştir (2). Ayrıca DMT kullananlar başka alemleri ziyaret ettiklerini, yabancı/ uzaylı yaratıklarla konuştuklarını bildirmekte, varlık algısında derin değişikliklerden, korkunç ve zorlayıcı güçlerden söz etmektedirler (16).
Bildirdiğimiz olguda da, DMT kullanımını takiben klinik tablo belirgin biçimde değişmiştir. Olgumuzda DMT, literatürle uyumlu olarak, daha önce bulunmayan, hareketlerini başka bir güç yönlendiriyor hissi, havada müzik seslerini görme, uzaylı varlıklarla temasa geçme, kozmos ile ilgili aşırı zihinsel meşguliyet gibi belirtilere yol açmıştır. DSM-IV-TR’de hallüsinojen entoksikasyonunda sinesteziden (örn. seslerin görülmesinde olduğu gibi, duyumların karışması) söz edilmektedir (15). Olgumuzun da DMT kullandıktan sonra havada müzikleri görebildiğini söylemesi, bir hallüsinojen kullanımının olduğunu destekleyecek bulgu olarak göze çarpmaktadır.
DMT kullanımı ile midriyazis, hipertermi, taşikardi ve hipertansiyon gibi otonom etkiler ortaya çıkabilir, fakat gerek özgün bir antidotunun bulunmayışı gerekse belirtilerin kısa ömürlü oluşu nedeniyle, genellikle rutin gözlem dışında müdahale gereksinimi oluşmaz (17).
Olgumuzda da herhangi bir otonom bulgu gözlenmemiştir. İnsanda medyan letal doz, intravenöz kullanımda 1.6 mg/kg (70 kg ağırlığında bir insan için 112 mg), oral kullanımda ise 8 mg/kg (70 kg ağırlığında bir insan için 560 mg) olarak hesaplanmıştır; ortalama etkin doz ise oral 27 mg olarak bildirilmiştir (2).
Şizofreni modellemesinde kullanılan bir hallüsinojen olmasına rağmen, DMT’nin genel ruh sağlığı üzerine etkileri tartışmalıdır. Jacop ve Presti (18), DMT’nin düşük dozlarda anksiyolitik etkinlik gösterdiğini, fakat doğal olmayan biçimde artış gösterdiğinde (veya dışarıdan alındığında) hallüsinojen etkilerinin ortaya çıktığını ileri sürmüşlerdir. Geleneksel olarak ayahuasca kullanan topluluklarda yapılan incelemelerde, bu topluluklarda şizofreni insidansının %1’den küçük olduğu, genel psikiyatrik yakınmaların ayahuasca kullanımına başlama ile azaldığı, hatta sözel akıcılık, sözel bellek ve aritmetik yetenek gibi bilişsel yeteneklerin kontrollere göre hafif düzeyde daha iyi olduğu saptanmıştır (19).
Olgumuz DMT’yi Türkiye’den temin ettiği için, ileride başka DMT kullanımı olgularıyla da karşılaşabileceğimizi düşünmekteyiz. Bilgi edinme başvurumuz sonucunda Emniyet Genel Müdürlüğü’nden edindiğimiz bilgiye göre, DMT (dimetiltriptamin) ile ilgili herhangi bir istatistiksel bilginin bulunmadığı, bu maddenin yeni bir psikoaktif madde olduğu, 1971 Birleşmiş Milletler Sözleşmesine göre AB’de kontrol altına alındığı, kayıtlarında bu madde hakkında herhangi bir yakalama verisinin bulunmadığı anlaşılmıştır (20).
SONUÇ
Bu yazımız, öncelikle bildiğimiz kadarıyla, Türkiye’de DMT kullanımına ilişkin ilk bildirimi oluşturmaktadır. Bu olgu bildiriminin, psikoaktif maddelerin farklı psikojenik etkilerinin bulunabileceğine ve çoklu madde kullanım paterni içerisinde farklı maddelerin dikkatli biçimde sorgulanması gerekliliğine ilişkin hatırlatıcı olabileceğini umut etmekteyiz. DMT rutin toksikoloji panellerinde henüz bulunmamaktadır, ayrıca hızlı biçimde ortadan kaybolduğu için akut otonom etkileri psikiyatrik görüşme sırasında gözlemlenemeyebilir.
Bu yüzden, madde kullanımı ile ilgili anamnez sırasında, rutin dışı ya da daha önce gözlenmemiş belirtilerin dikkatlice sorgulanmasının klinik yaklaşıma önemli katkısının olabileceğini düşünmekteyiz.
|