Profil ayrıntılarını görüntüleyebilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız ve üye hesabınızla oturum açmanız gerekmektedir.
Nurullah Ataç - Eleştirmen, Çevirmen Nurullah Ataç - Eleştirmen, Çevirmen
İstanbul’da, 21 Ağustos 1898’de doğdu. Asıl adı Nurullah Ata’ydı. Hammer tarihini dilimize çevirmiş olan Ata Bey’in oğluydu. Bana yanıyla Karadenizli, ama yanıyla Maraşlı’ydı. Onbir yaşında annesini yitirdi. Ankara Radyosu’ndaki sohbet programları ve gazete yazılarıyla tanınan hekim ve milletvekili Galip Ataç, büyük kardeşiydi. Refik, adında bir kardeşi de Çanakkale Savaşı’nda şehit oldu. İlk yazılarını 1908 yılında henüz 10 yaşındayken yazdı. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi’ne başladı. (1909-1913). Dördüncü sınıftayken okuldan ayrıldı. Öğrenimini sürdürmek üzere İsviçre’nin Genevre kendine hitti. Babasının beklenmedik ölümü üzerine mütareke döneminde (1919) Türkiye’ye dönmek zorunda kaldı. Bir süre Darülfünun’da edebiyat derslerini izledi. Kendi çabasıyla Fransızca öğrendi. Ahmet Haşim’in “Göl Saatleri” üzerine yazdığı ilk yazısı “Dergah”ta yayımlandı. 1921-23 yılları Adana Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandı. Aynı lisede müdür yardımcılığı görevinde de bulundu. Ticaret Vekâletinde çevirmen olarak çalıştı. (1925-26) Ticaret vekâletindeki görevinden ayrılarak yeniden Maarif Vekâleti bünyesine döndü. Bir yıl Talim ve Terbiye Dairesi’nde çevirmenlik ve İlk Tedrisat Dairesi şube müdürlüğünü yaptı. 1927 yılında, R. Grousset’tin “Asya’nın Uyanması” yapıtını Türkçe’ye çevirdi. 1928- 1930 yılları arasında Ankara Orta Muallim Mektebi’nde Türkçe, Edebiyat, Sanat Tarihi, Fransızca dersleri verdi. 1930 yılında, A. Maurois’in “Genç Verter’in Istırapları” çevirisini yaptı. 1932 yılında, “Mitoloji” adlı Fransızca yayımlanmış bir çalışmayı dilimize kazandırdı. 1935 yılında, “Fransızca - Türkçe Resimli Büyük Dil Klavuzu” adlı iki ciltlik bir sözlüğü hazırlayanların arasındaydı. Reşat Nuri Güntekin, A.Ş Delibaş ve İsmail Hakkı Danişmen’in de içinde yer aldığı kurul içinde çalıştı.
İstanbul’da Pertevniyal Lisesi’nde, İ. Ü. Yabancı Diller Okulu’nda (1937-38), 1939 yılında ise, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kurduğu tercüme bürosunda çalıştı. Dünya edebiyatından klasik yapıtları Türkçe’ye kazandırdı. 1939 yılında, M. R Ballantyne’den “Mercan Adası” adlı ünlü klasiği çevirdi. Gazi Eğitim Enstitüsü’nde (1939-40) görev yaptı. 1940 yılında, Alain Fournier’den “Adsız Köşk”, H. De Balzac’dan “İki Yeni Gelinin Hatıraları”, L. Bertrand’dan, “İspanya Tarihi” (Galip K. Söylemezoğlu ile birlikte), Ch. Vildrac’dan “Dünya Gözüyle” adlı yapıtları dilimize kazandırdı. 1941 yılında, M. Ayme’den “Sarman’ın Masalları” (Kurt, Öküzler, Bodur Kara Horoz, Köpek, Fil, Kötü Kaz, Ördek ile Pars, Koç ile Doğan) dizisini, Dostoyevski’den “Kumarbaz”, Sophokles’den “Oidipos Kolonos’ta” , “Philoktetes”, Stendal’dan “Kırmızı ve Siyah”ı Türkçe’ye aktardı. 1941-1945 yılları arasında, Ankara Atatürk Lisesinde Fransızca öğretmeni olarak çalıştı. 1943 Plautus’un “Amphitryon”, “Çömlek”, M.Magre’nin “Granata Sefahati”, A.de Musset’tin “Andrea del Sarto”, “ Terentius’un Kardeşler” adlı yapıtlarını çevirdi. 1944 yılında, Choderlos de Laclos’un “Tehlikeli Alakalar” , “Lukianos’un Seçme Yazıları” (iki cilt) P. Merimee’nin “Fırsat” , “İnes Mendo”, Plautus’un “Çifte Bakhis”ler adlı kitaplarını Türkçe’leştirdi. 1945 yılında, Aisopos (Ezop)’dan “Masallar” , Plautus’dan “Urgan” yapıtlarını dilimize aktardı. 1945 yılından sonra Basın Yayın Umum Müdürlüğü’nde yayın şefliği görevini yürüttü. 1946 yılında, “Günlerin Getirdiği” kitabı yayımlandı. Gogol’dan “Taras Bulba”, Plautus’dan “Tecimen”, Terentius’dan “Andros Güzeli”, “Formio”, “Hadım” , “ Kaynana” , “Özünün Celladı” yapıtlarını Türkçe’leştirdi. 1947 yılında, Plautus’dan “Buğday Kurdu”, “Casina”, “Epidicus”, “Üç Akçelik Kişi” ve Terentius’dan “Hortlak”ı çevirdi. 1948 yılında Plautus’un “Kartacalı” adlı yapıtını Türkçe’ye aktardı. 1949 yılında, TDK’na üye oldu. Plautus’un “İkizler” ve “Lukianos’un Seçme Yazıları”nın üçüncü ciltini okuru ile buluşturdu. 1950 yılında, Apuleius’un “Altın Eşek” adlı yapıtını dilimize kazandırdı. 1951 yılında, kurumun yönetim kuruluna girerek, yayın kolu başkanı oldu ve ölümüne dek bu görevini sürdürdü. Aynı yıl cumhurbaşkanlığı çevirmenliğine atandı. Andersen’den “Masallar” adlı ünlü yapıtı Türkçe’ye çevirdi. 7 Şubat 1952’de otuz yıllık eylemli hizmetini doldurduğu için emekliye ayrıldı. Emekli olduktan sonra, yalnızca yazı yazdı ve çeviriler yaptı. “Türk Dili” dergisini yönetti. 1952 yılında, “Sözden Söze”, “Karalama Defteri” adlı yapıtları yayımlandı. 1953 yılında, G. Simenon’un “Kiralık Oda” adlı yapıtını çevirdi. 1954 yılında, “Ararken”, “Diyelim” adlı yapıtları çıktı. E. Larreta’ın “Don Ramiro” kitabını dilimize aktardı. 1955 yılında eşi Leman Ataç öldü. M.Ayme’in “İğreti Günlerin Getirdiği” , “Söz Arasında” adlı çalışmaları okuru ile buluştu. 8 Mayıs 1957 günü hastalanarak İşçi Sigortaları Hastanesi’ne yatırıldı. 17 Mayıs 1957’de Numune Hastanesi’nde üremiden öldü. 1958 yılında, “Okuruma Mektuplar Kitabı” ölümünden sonra okuruna ulaşabildi.
1958 yılında, kızı Meral Tolluoğlu tarafından, yılın en iyi eleştiri - deneme yazılarına verilmek üzere kurulan 500 lira tutarındaki “Ataç Armağanı” 1959 yılında, Mehmet Fuat’a, 1960 yılında, Sabahattin Eyüboğlu’na verildikten sonra kaldırıldı. 1960 yılında, “Günce”, G. Simenon’dan Türkçe’ye, kazandırdığı “Polis Müfettişi Kadavra”, “Yedi Kızlar” adlı yapıtları yayımlandı. 1961 yılında, “Presero” ile “Caliban” adlı denemeleri yayımlandı. 1962 yılında, yaşamını adadığı Türk Dil Kurumu onun anısına “Ataç” adlı bir derlemeyi yayımladı. 1967 yılında, ölümünün 10’uncu yılında Türk Dil Kurumu, onu özel bir törenle andı. Anmaya ilişkin bir kitap “Ataç’ı Anış” adıyla yayımladı. Yapıtlarında yazılarının bir bölümünde takma adlar kullandı. Sabiha Yağızlar (Milli Eğitim Bakanlığı Dünya Edebiyatından Tercümeler Serisi, Fransız Klasikleri çevirilerinde), Ahfeş (Tan gazetesindeki yazılarında) , Süha Kavafoğlu (Ulus gazetesinde) 2000 yılında, Yapı Kredi Yayınları “Bütün Yapıtları’nı yayımladı. Türk Dilinin Yorulmaz Savaşımcısı: 
Niçin yazıyorum? sorusuyla başlamıştı o günkü güncesine: “Dün bir delikanlı sordu bunu bana. Doğrusu ben de bilmiyorum niçin yazdığımı. Bırakamam yazmayı diyemem, biliyorum ki pekala bırakabilirim. Birtakım kimseler varmış, içlerinden bir şey zorlamış onları yazmaya, hiç bir karşılık beklemeden, sadece yazmak istemelerinin buyruğu ile oturur yazarlarmış. Ben onlardan daha olmadığımı biliyorum, bir yazımı yarına bırakabilsem sevinirim. Öyle sanıyorum ki çalışmadan geçinebilseydim hiç yazmazdım, belki okumazdım bile. Yazı yazmayı iş edindim, onun için yazıyorum. Doğru mu acaba bu dediğim? Şimdi yazı yazacağım bir iki yer var, bir iki gazete, bir iki dergi. Gazeteler, dergiler, yazımı almasalar: “İstemiyoruz biz senin yazılarını, artık yeter” deseler, o zaman ben, oturup da kendi kendime yazmaz mıyım? Yazı yazmak, o zaman bir ihtiyaç olmaz mı benim için de? Başka ihtiyaçlara bağlı olmayan, kendi kendine bir ihtiyaç, nasıl söyleyeyim? Katıksız yazı yazmak ihtiyacı. Bir zamanlar, kendim de farkına varmadan bu ihtiyacı duymamış olsaydım, yazı yazmaya elbette başlamazdım. Başka bir iş arardım kendime. Hayır doğru değil yukarıda söylediklerim, sadece iş edindiğim için yazmıyorum, var bir başka sebep, benim de bilmediğim sebep.”
Günün getirdiği bir konuyu kafasında tasarlıyor, yazı makinesinin başına oturuyor, birisiyle ya da kendisiyle konuşuyormuş gibi sözcükler kağıda dökülüyordu.
“Kanımı, kemiğimi, etimi koyacakmışım gibi yazıyorum. Bir gerçeği, bir hali başka bir gerçekle, başka bir halle söylemeye çalışıyorum, bazen bir masajdır tutturuyorum kendi kendime, onu anlatıyorum. Ama bütün bu yapmacıkların, bütün bu yalanların arasına kendimi, özümü koymak istiyorum” diyordu, yazdıkları ve yazacakları için “Hepsini de inanarak, bir doğruyu söylediğimi sanarak yazdım. Sonra o doğrular beni bırakıp kaçmış olabilirler. Niçin koşayım arkalarından? Onların yerine başka doğrular geldi. Yel alıp götürecek bu yaprakları. Hepsi de dağılıp çürümeden önce bir kişinin gözüne bir tanesine bir am takılırsa… İşte budur bir yazarın bütün beklediği.”
İlk yazısını yazdığında henüz on yaşındaydı. Annesi, bacıları sabaha kadar roman okuyan bir ocakta yetişmişti. Babası ünlü Hammer tarihini dilimize çeviren ve bir yazar olan Ata Bey’di. “Ağam Galip Ataç da bir yazardır” diyen Nurullah Ataç kitaplarla dolu bir ortamda büyüdü. “Okumamak bir yazar olmamak hiç aklımdan geçmedi, yani kendimi bildim bileli yazmaya özendim” diyen Ataç doğuştan bir yazardı adeta.
Sık sık pek okul görmediğini, kendi kendini elinden geldiğince yetiştirmiş bir yazar olduğunu vurguluyordu yazılarında. “Ben ders dinleyerek, bilgi edinmeye alışmadığımdan, okumadığım şeyi iyi anlamam” diyordu. Onun için okul kitap demekti. Onları anlamaya ayrı bir özen gösteriyordu ve şöyle diyordu: “Bir kere anlamamak insanın gücüne gidiyor. Ben, anlamadıkları şeyler karşısında dudak bükenlerden değilim. Öyle kimseler kendilerini pek beğenir, herşeyi yargılamaya haklı bulurlar. “Anlayamıyoruz” demeleri, “iyi değil bu, güzel değil!” demekle birdir. Anlamıyorlarsa bir uğraşsınlar anlamaya, kendilerini aşmaya çalışsınlar. Sanar eserleri de, bilim eserleri gibi, bir çaba ister kişiden, birdenbire açmazlar kendilerini. Ben çabuk anlayamadığım eserleri daha çok severim; bir yenilikleri, alışık olmadığım bir güzellikleri vardır da onun için.”
Galatasaray Lisesi’nin dördüncü sınıfından ayrılıp, ailesi tarafından Cenevre’ye eğitim için gönderilmesine karşın, düzenli bir eğitim görmedi. Babasının beklenmedik ölümü nedeniyle 1919 yılında Türkiye’ye dönmek zorunda kalmıştı. Bir süre Darülfünun’da edebiyat derslerini izledi. Edebiyata olan ilgisi gün geçtikçe artırıyordu. Yerli ve yabancı edebiyatı yakından izliyordu. Sınava girerek Fransızca öğretmeni oldu. Yaşamının çeşitli dönemlerinde uzun yollar öğretmenlik mesleğini sürdürdü.
Fransız edebiyatı hakkında engin birikimi vardı. Dil kurumunda uzun yıllar birlikte çalıştığı Ömer Asım Aksoy, Nurullah Ataç’ın Fransız edebiyatındaki yetkisini gösteren bir anısını anlatırken şunları söylüyordu: “Ölümünden birkaç yıl önce, şimdi o da rahmetli olan, ünlü Fransız dilcisi Jean Deny Türkiye’ye gelmiş, Türk grameri üzerine bir konferans vermişti. Konferanstan sonra Ataç, Jean Deny ile konuşmaya daldı. Fransız edebiyatının çeşitli sorunları ve ürünleri üzerine o kadar ilginç şeyler söylüyordu ki bir aralık Jean Deny kendisine şöyle dedi: “Fransız edebiyatı üzerine sizinki kadar bilgim olmasını isterdim.”
Türk kültür ve edebiyat dünyasında eşine az rastlanılan yazarlardan biri olan Nurullah Ataç, 1921 yılında başladığı yazı uğraşısını, ölümüne dek sürdürdü. Henüz dilimize çevrilmemiş Batı edebiyatından çeşitli yapıtları Fransızca’sı sayesinde sürekli okuyordu. Kendisi eski dil kültürü ile yetişmişti. Divan edebiyatını çok iyi biliyor ve seviyordu. Kolayca ezberleyebilen bir hafızası olduğu için, yeri geldiğinde, beyitleri, gazelleri konuşmalarında ve yazılarında kullanırdı. Ama onun aklı öz Türkçe’den yanaydı. Divan şiirini çok sevmesine karşın, artık ölmüş olduğunu savunuyordu. Ona göre divan şiirini artık hiç kimse anlamıyordu ve şöyle diyordu; “Severekten, yüreğimiz kanayaraktan kapatacağız divan şiirini. Onda bizim duygularımız vardır, ama bilelim ki insanı insan eden duyguları değil, düşünceleridir. Duygularımız karşısında düşüncelerimizi susturmaya değil, düşüncelerimiz karşısında duygularımızı susturmaya çalışalım.”
Nurullah Ataç’a göre asıl yeni zordu, yeninin anlamını bilmek, güzelliğini duymak zordu. Bunun için alışkanlıklarımızı aşmak, dikkatimizi işletmek gerekliydi. Yalnız eskiyi, örneğin Fuzuli’nin, Nedim’in şiirlerini beğenip de bugünkü şairlerden hoşlanmayanlar, yalnız kendilerine öğretilmişle yetinen, yeni bir zevkin kendini tattırmak için istediği emeği ağır bulup korkan kimselerdi. Yazılarını öz Türkçe ile yazmaya özen gösteriyordu. İlk kez farklı bir söz dizimi kullanarak, devrik cümlelerle yazdı yazılarını. Dilimizi zenginleştirmek, yabancı köklerden gelen sözcükleri karşılamak için yeni sözcükler yapmaktan da geri kalmadı. Dilbilgisi kurallarına uymadığı gerekçesi ile bir çok kesimden tepki alıyordu. Türk dilini özleştirmek ve zenginleştirmek üzere girişilen çalışmalarda seçkin bir yere sahip olduğu denli onu eleştirenler de vardı.
Ataç’a göre dil çok önemliydi, çünkü düşünceye verilmiş bir kılıktı. “Bir öz olmayınca ona bir kılık verebilir misiniz? Bir vücut olmayıncq ona hangi giysinin uyacağını, yaraşacağını kestirebilir misiniz?” diyordu, dil davasının önemini araştırırken. Bu konudaki düşüncelerini şöyle açıklıyordu:
“Barış davrasına mı katılmak istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın. Köylünün kalkınmasını mı istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın. Veremin kalkmasını mı istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın. Önce dil! Dil, düşüncenin aracıdır da onun. O sizin söylediğiniz davaların hepsi de düşünceye dayanır, sizin istediğiniz davalara “Avrupalılar bizden daha iyi çalışıyorlar. Neden? Yüzyıllardan beri kurulmuş bir dilleri var da onun için. O dille düşünebiliyorlar. O dilin yardımıyla düşündüklerini söyleyebiliyorlar da onun için. Onaltıncı yüzyılda Ronsard, Rabelais, Amyot, Montaigne gibi adamlar, Fransız dilini kurmasalardı, bir Descartes, Pascal yetişemezdi. Fransız devrimi olmazdı.”
Fotoğraf: Nurullah Ataç’ın, sınıfta ders verirken bir öğrencisi tarafından çizilen portresi. Bu düşünceler ışığında gidilmişti dil işine.
“Türkçe’ye özenişim de duygularımın etkisi ile değildir. Latince, Yunanca öğrenilmeyen bir ülkede tek doğru yolun, tek usul yolun öz dile gitmek olduğunu düşüncemle anladım da onun için o yolu tuttum.” Ömer Asım Aksoy, onun dil sorununa yaklaşımını şöyle anlatıyordu:
“Ataç da Atatürk gibi, dil eğitimi görmüş değildi. Ama onun gibi sağlam ve geniş kültürü, şaşmaz bir sağduyusu vardı. Ayrıca dilin çeşitli sorunları üzerine yazılmış yapıtları okuyarak, bilgisine güvendiği kimselerin düşüncelerini sorarak durmadan gerçeği arardı. Bütün bunlar, kendisini öz Türkçe akımına itmiş, bu yola gitmekten başka çare olmadığı kanısına ulaştırmıştı. İşte bundan sonra, edebi geçmişini ayaklar altına almaktan çekinmedi. İşe sıfırdan başladı. Ama çok geçmeden bu çabasının gözler kamaştıran parıltıları arasında yeni bir doruğa yükseldi ve oradan yalnız yaşadığı çağın değil, gelecek çağın da kuşaklarına yol gösterdi. “
Eski dil kültürünün etkisi altındaki yazın ortamında, yeniyi savunmak kolay değildi. Küflenmiş, kemikleşmiş, durağan bir yazı dilimin yerine akışkan, canlı, hareketli bir yazı dili getirmek istiyordu. Öz Türkçe’nin, halkın konuşmasının sesini araştırıyordu. Biz okur yazarlar konuşma Türkçe’sini unutmuşuz diyordu. Bizim yazılarımızın dili bir miydi konuşma diliyle? Çarşıda pazarda konuşulan, dille? “Şöyle devam ediyordu Ataç: “Ben biliyor muyum, bulabildim mi Türkçe’nin gerçek kurallarını? Öyle bir şey dediğim yok. Benim yazılarında da, benim gibi yazan birkaç kişi daha var, onların yazılarında da, Tam Türkçe’nin sesini bulamıyorum, daha çok çalışacağız onu elde edebilmek için. Ama bizim yazılarımız Türkçe’ye, gerçek Türkçe’ye bizden öncekilerin Türkçe’sinden daha yakın. Elbette öyle olacak biz arıyoruz, yazı diline konuşma dilinin sıcaklığını, sesini vermeye çalışıyoruz. Bizden öncekiler istemezlerdi bunu; yazılarında konuşma dilinin, canlı dilin bir yankısı olmasına özenmezlerdi.”
Ama bu uzun ve çetrefilli bir yoldu. Hemen bir çırpıda olacak bir iş değildi. Bu uğurda gönüllü olarak rahatını kaçırmıştı Ataç.
Umutlu olduğu gelecekten şöyle söz ediyordu: “Hele yüz yıl, elli yıl geçsin, bizim tuttuğumuz yol genişlesin, güzel eserler versin, dilbilgisi araştırıcıları Türkçe’nin imkanlarını işte o zaman anlayacaklar, gerçek kuralları o zaman bulup görecekler.”
Dilci kimliğinin yanında, eleştirmeci kimliği de giderek ön plana çıkan Ataç, edebiyat dünyasında bir otorite olmuştu. Yeni çıkan tüm edebiyat eserlerini okuyordu ve onlar üzerindeki düşüncelerini yetkili ve etkili bir dille yazıyordu. Anadolu’nun uzak köşelerinde çıkan dergilerdeki amatör yazıları izliyor, umutlu bulduğu gençleri azarlar bir üslupla eleştiriyordu. Tanınmış bir yazarın yeni çıkmış bir yapıtını beğenmemişse, en yakın bir arkadaşı bile olsa, acımasızca eleştiriyordu. Çünkü onun en sevmediği şeylerden birisi yalan söylemekti. Ömer Asım Aksoy “Onun işi, gücü sanki edebiyat dünyasının düzenini sağlamaktı” diye yorumlarken onun eleştirmenliği üzerine şöyle diyordu:
“Bütün yazarlar kendisinden çekinirler, kötü not almamak için yazılarına çok dikkat ederlerdi. Yargılarına herkesin saygı gösterdiği böyle bir eleştiricinin edebiyat dünyasına düzen vermekte ne büyük etken olduğu düşünülürse edebiyatımızın bugünkü başıboş gidişinde böyle bir kişiden yoksun bulunmamızın acısı daha derin olarak belirir.”
Nurullah Ataç “Bu konuda eleştirmesinin duygulardan, bütün duygulardan uzak olması gerekir, yoksa yargılama gücünü o duygular etliler, bozar. Ama öyle de insan olmaz. E! Ne yapmalı eleştirmeci? Duygularını yenmesini bilmeli, kendi düşüncelerinin, yargılarınım kaynaklarını da araştırmalı, hangilerinin duygular etkisinde olduğunu bulmasını bilmeli. Bu da kolay bir şey değildir. Bunun içindir ki iyi bir eleştirmeci zor yetişir” demektedir.
Roman, hikaye şiir alanında, varlık göstermeye çalışan birçok genç yazarın tanınmasını sağlıyordu. Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Yahya Kemal, Sabahattin Ali, Sait Faik gibi günümüz edebiyatının oluşmasında öncülük eden pek çok yazarın değerlerini, güzelliklerini ortaya çıkarıyordu.
“Yaşadığım çağ” Türk şairlerinin hepsini değilse de çoğunu okudum” diyen Nurullah Ataç şiiri sevdiği kadar hiçbir şeyi sevmediğini söylüyordu. Roman, hikaye okumaya, kendilerini edebiyatçılığa kaptırmayan kişilerin yazdıkları denemeleri okumaya da bayılıyordu. Ama şiir başkaydı. “Şiirde öz ile şekil birbirinden ayrılamayacağı içindir ki, odamıza astığımız bir resme yıllarca bakmaktan bıkmadığımız gibi sevdiğimiz şiirleri, mısraları da, boyunca söyleyebiliriz. Her söyleyişimizde de, bir dost yüzü gibi, bakmaya doyamayız” diye açıklıyordu şiirle ilgili düşüncelerini.
Şiirle kurduğu bu bağı, şairler de kurmuştu. Garip Grubu’nun şiirlerinin tanınmasında, büyük rolü vardı.
Nurullah Ataç, Orhan Veli’nin ve grubunun en büyük destekçisi oldu. Şöyle diyordu Nurullah Ataç: “Eleştirmeci de, herhangi bir kimse de ancak gerçekten değeri olan bir şiiri, bir eseri sevdirebilir, bütün yapabileceği şey o şiir, o eser üzerine dikkatli çekmektir. Orhan Veli iyi bir şairdi, övdüğüm için değil, gerçekten bir değeri olduğu için iyi bir şairdi.”
“Bugün Türk elinde en tam edebiyat adamı kimdir? diye sorarlarsa beni gösterebilirsiniz. Övünmek için söylemiyorum bunu, yazdıklarım iyidir, kötüdür, o başka, iyiyse de, kötüyse de inanarak yazarım, övmem de yermem de bir çıkar kaygısıyla, dostluk arkadaşlık düşüncesiyle değildir” diyordu ve düşüncelerini inanarak yazıyordu.
Ona göre gerçek aydının ödevi, toplumun düşünce bakımından, beğeni bakımından yükselmesine çalışmaktır.
O edebiyata adamıştı kendini. “Ben edebiyatı kendine dert edinmiş bir adamım. Gece gündüz edebiyat düşünürüm. Sevdiğim bir şiiri tanıdıklarıma okumadığım yahut bir edebiyat sorusu üzerine tartışmaya girişemediğim günler, yaşadığım saymam kendimi” diyordu. Tüm birikimlerini geleceğe aktarmak, uygarlaşma yolunda katkı sağlamak, onun tüm uğraşlarının temelini oluşturuyordu. Yunanca ve Latince’nin okullarda ders olarak konulmasını savunuyor, düşüncenin gelişmesi için gerekli görüyordu.
Ona göre Avrupa’nın bugünkü gelişmişlik düzeyine erişmesindeki en büyük etken edebiyattı. Bu düşünceden hareketle Batı edebiyatının önde gelen yapıtlarının Türkçe’ye kazandırılmasında öncülük etti. Yunan, Latin, Rus ve Fransız klasiklerinden elliye yakın yapıtı dilimize kazandırdı.
Yıllarca öğretmenlik yapmış bir yazar olarak, eğitim alanındaki deneyimlerini birikimlerini dile getiren, eğitim sorunlarına değinen pek çok yazı yazdı. Ona göre: “Okul medeniyet değildir, sadece bir araçtır. Okula gidip okuma öğrenmenin faydalarını gösterirseniz, okul ancak o zaman bir işe yarar. Dünyayı karanlıktan, sakat düşünceden, yavuzluktan kurtaran okul değildir, büyük düşünürlerin, bilginlerin, şairlerin yazdıkları kitaplardır”
Çocukların hayal güçlerinin gelişmesini savunurken şu görüşlere yer veriyordu:
“Çocukları, gençleri düşler kurmaktan vazgeçip yalnız doğru söylemeye, doğruyu aramasınlar, görmeye çalışmasınlar demiyorum, ancak hayallerini işletmezlerse, düşler kurmaya alışmazlarsa, gerçeği doğruları da sezemezler, göremezler. Düş gücünden yoksun bir us, kuruyuverir. Bunun içindir ki hikaye, roman okumayanları sevmem, beslemezler hayallerini, düş kurma güçlerini işletmez olurlar, giderek hiçbir şeyi, kendilerinden başka hiçbir insanı anlamaz olurlar. Başkalarını anlamayınca, kendilerini de anlamazlar. Kendilerini kiminle, ne ile karşılaştıracaklar da anlayacaklar?” Nurullah Ataç’ın öğrencisi olan Mehmed Kemal okulla ilgili anılarında öğretmenini şöyle anlatıyordu:
“Ataç lisede öğretmenimdi. Öğretmen olarak edebiyatının kurallarını öğretmez, onları siz okuyun der, daha çok edebiyat, şiir beğenisi verirdi. Beğendiği şiirleri makine ile yazar, sınıftakilere dağıtır, bunları güzel okuyanlara numara verirdi. Şiirler aruzdu. Bunun için de ezberlemesi kolaydı. Kendisi ezbere çok şiir bilir, bir şiiri de üç okumada ezberlerdi. “
O aşkın ve sevginin duyguları incelttiğine inanıyordu. Çocuklara aşk şiirlerinin okutulmamasını da eleştiriyordu. “Bence anlatılmalı sevginin, aşkın ne olduğu. Okulun ödevi çocuktaki doğal duyguları, ihtiyaçları köreltmek değildir, onları işlemek, inceltmektir.”
Fotoğraf: Nurullah Ataç, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğrencileriyle birlikte.
Nurullah Ataç edebiyatçı kimliğinin yanısıra, düşünürlüğüyle toplumsal birçok konuya ışık tuttu. Türk edebiyatında, modern anlamda deneme türünde ürün veren ilk yazar olarak kabul edilmektedir. Yazılarında ağırlıklı olarak edebiyat konusu olmakla birlikte, tiyatrodan resme, ahlak anlayışına, akla, insanlığı ilgilendiren birçok konuda düşüncelerini dile getiren pek çok deneme yazdı. Kadınlar sıkça işlediği konulardandı. Ona göre bir toplumun gelişmesinde rol oynayan en önemli etkenlerden birisiydi kadın. Edebiyattan yola çıkaran kadınlarla ilgili düşüncelerini şöyle dile getiriyordu: “Kadınları küçümsemiş, romanlarında, oyunlarında, ilginç birer kadın yüzü yaratamamış yazarlar arasında gerçekten büyük yazar denebilecek adam yoktur. Bakın Laclos’ya, Bazac’a, Stendhal’e, Tolstoy’a, Dostoyevski’ye… Hepsi de kadınları anlamış, anlamaya çalışmış, kadının gücünü, büyüklüğünü görmüşlerdir. Kadını küçümseyip de anlamaya çalışmayan, yazar, hayatın hiç olmazsa yarısını görmüyor, göremiyor demektir. Kadını önemsemeyen uygarlıkları da sevmem. Yalnız incelikten yoksun, kaskatı oldukları için değil, tamamlayamadıkları, bütünleşemedikleri için.”
Otuzaltı yıllık yazı çabası boyunca sekseni aşkın dergi ve gazetede 4000’den fazla yazı yayımlamış olan Nurullah Ataç, hep yeninin peşinde koşmuştu.
1953 yılından itibaren güncelerini yazmaya başladı. Çünkü kendini anlamak istiyordu. Belki de mutluluğu arayıştı bu. Çünkü mutluluğu şöyle tanımlıyordu:
“Ben mutluluğu anlamakta görenlerdenim, aldanmakta, avutmada değil. Kendimizi anlayalım, elimizden ne gelir, ne gelmez, bilelim onu, yeter mutlu olmamıza. Üzüldüğümüz de olurmuş. Olsun. Üzülmenin de mutluluğa yardımı vardır.”
Bir anlamda mutluluk yaşamaktı, gerçek olan tek zenginliğimiz yaşamak. Ölümü düşündükçe daha da sıkı tutunduğumuz yaşamak. Ama yaşam geçiciydi ve şöyle anlatıyordu:
“Atatürk’ün bir resmi vardır, görmüşsünüzdür elbette, Ankara’dan son ayrılışında çekilen resmi: Vagon penceresinde dayanmış, gözleri dalmış, bakıyor, yalnız hayranlıkla değil, onları hiç göremeyeceği günün yaklaştığını sezdiği için yüreği sızlayarak bakıyor. Veda ediyor, yalnız Ankara’ya, kendi kurduğu, şüphesiz çok sevdiği şehre değil, yaşamaya veda ediyor, içi burkularak veda ediyor. Çok severim Atatürk’ün o resmini, ne zaman görsem bağrım dolar. Doğrusunu isterseniz ben ona sadece bir büyük adamın resmi diye bakmam, hatta o resimdeki adamın Atatürk olduğunu, bir millet kurtaran, sonra da devrimler yoluna götüren yüce insan olduğunu unuturum, herhangi bir kişi diye bakarım ona, o dalgın üzüntülü bakışlarıyla insanoğlunun değişmez maceralarından birini, yaşamın geçiciliğini düşündükçe gönlümüzü kaplayıveren şifasız acıyı anlatan herhangi bir kişinin resmi diye bakarım. Hangimiz çekmeyiz o derdi?”
31 Aralık 1955 tarihli güncesinde yaşamın geçiciliği bir kez daha kendini göstermişti. “Yıl sonu bugün. Benim için çok kötü geçti. 1955 yılı, yüreğimden vurdu beni” diye yazdı güncesine. 19 Mayıs’a kadar her günümü korku içinde geçirdim. Sonra acı içinde.” Eşini kaybetmişti. Üzgündü, “Çok çok iki yıl yaşarım” dedi yakınlarına. İki yıl sonra, 11 Mayıs 1957’de son güncesini yazdı:
"Sayrılar evine düştüm. Bu kez önemliye benziyor. Öldürür mü? Öldürmez mi? Orasını bilemem ya, İstanbul’a gideceksem, sağınlar (hekimler) bırakmıyor. Bir süre yazı yazmayacağım. Ben de yazamayacağım, Kavafoğlu da yazamayacak. Ayrılamaz benim yanımdan. Kim bilir? Ola ki son yazdığım çizeklerdir bunlar. Öyleyse ne yapalım? Bunca yıl yaşadım yeter bana.”
Babam öldüğünde ben otuz yaşındaydım. Tabii ki otuz yıl içerisinde babamla çok anılarım oldu. Ama bunlar ev içi anılardır. Size bunları anlatmaya çalışacağım.
--- |