Yaşam Hikayeleri Yaşamla ilgili size ilham verebilecek hikayeler.


Konu Bilgileri
Konu Basligi
Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikâyeleri”ndeki Anlattığı Memleket
Konudaki Cevap Sayisi
0
Su an Bu Konuyu Goruntuleyenler
Bu bilgi üye girişi gerektirir.
Goruntulenme Sayisi
218
Konu Bilgileri : Yaşam Hikayeleri
Konu Basligi
Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikâyeleri”ndeki Anlattığı Memleket
Konudaki Cevap Sayisi
0
Su an Bu Konuyu Goruntuleyenler
Bu bilgi üye girişi gerektirir.
Goruntulenme Sayisi
218

Kullanıcı Etiket Listesi


  
 
LinkBack Seçenekler Görüntüleme stilleri
Alt 11 Temmuz 2025, 17:25  
Çevrimdışı
 
Krizantem kullanıcısının Avatarı
 
Profil ayrıntılarını görüntüleyebilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız ve üye hesabınızla oturum açmanız gerekmektedir.
Varsayılan Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikâyeleri”ndeki Anlattığı Memleket

Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikâyeleri”ndeki Anlattığı Memleket



R. H. Karay’ın “Memleket Hikayeleri” kitabıyla Anadolu insanı, Anadolu’daki yaşam ilk kez ve ustaca göz önüne serildi.

Refik Halit Karay’a İkinci Meşrutiyet’ten sonraki çalkantılı dönemde, “Kirpi” takma adıyla yayınladığı siyasal mizah yazıları ün kazandırmıştı. Yönetimdeki İttihat Terakki Fırkası’na ağır eleştiriler yönelten bu yazıları, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi üzerine İstanbul’dan sürülen sekiz yüz kişi arasında onun da yer almasına yol açtı. Yirmibeş yaşından otuz yaşına dek Sinop, Çorum, Ankara, Bilecik’te sürgün olarak yaşadı. “Memleket Hikâyeleri” (1919) kitabında birçoğu önüne sürgündeki gözlem ve değerlendirmelerinden beslenen öyküleri yer alır.

Kozyatağı’nda bir köşkte yaşayan, Galatasaray Sultanisi’ni bitirmiş İstanbullu bir yazarın sürgüne gittiği Anadolu’da “memleket”i keşfetmesi, bu çevreyi anlatması, burada kaynaşan sorunları dile getirmesi önemli bir gelişmeydi.

Ancak yine “Memleket Hikayeleri” kitabında yazarın sürgünden 3-4 yıl önce yazılmış, 1909-1910 tarihlerini taşıyan, kırsal kesimi canlandıran, buradaki insanları anlatan, onların sorunlarını ele alan öyküleri de vardır. Bu öyküler Aydın, İzmit, Bursa gibi kentlerde kırsal kesim insanları, onların sorunları konu edinmektedir.

Sürgün, öykücünün daha yaygın çevreyi, daha geniş sorunları gözleyip anlatmasını sağlamıştır. Bu öykülerin dili sade, anlatımı akıcı, kurguları sağlamdır.

Sürgündeki öykücü ezilen kadınları, çıkarcı din adamlarını, acımasız ağaları, sorumsuz yöneticileri anlatmaktadır. Ancak ele aldığı çevrelerde kaynaşan insanlara yaklaşımında Cumhuriyet döneminde köyden yetişmiş yazarların tutumundan oldukça ayrılır. Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların sıcak, sevecen, çevreyi ve kırsal kesim insanını sahiplenen hoşgörülü yaklaşımdan pek iz yoktur bu öykülerde:

“Bu kasaba gayet geri, gayet uyuşuk, şevksiz kalmıştı. Ne gençlerinde hayatın ilk taşlarını duymaktan gelen bir iştah, bir hararet; ne de ihtiyarlarında rahat bir yaşlılığın verdiği Çubuklu, hikayeyi bir keyif..

Kadınlar ise taş gibi hissiz, kütük kadar hararetsiz ve donuktular. (…) Uzun, bıktırıcı bir ömür sürüyorlardı. Lakin ne kadar heyecansız, ne derece uyuşuk bir ömür..

Bol bol evlenmekten ve sık sık doğurmaktan başka ömürlerinin tadı, acısı yoktu” (“Yatık Emine”)

Folklordan büyük ölçüde beslenen, halk sanatını yücelten gelecekteki kuşakların tutumuna da uzak durmaktadır öykücü:

Ağır, uyutucu bir havaya uydurulmuş yayık şiveli bir anlamsız türkü, kasabanın en seçme türküsü şimdi ahırın, tozlu bir eşya gibi oynatıldıkça insanın nefesini tıkayan kirli havasını sarsıyordu: Gesi bağlarında bir top gülüm var / Hey Allahtan korkmaz sana bana ölüm var” (“Sarı Bal”)

Öykücü Usta bir gözlemcidir; ancak çoğu kez elindeki gereci, kendi anlatacaklarına uygun saydığı biçimde kullanır. Bu yüzden gerçekliğe yan çizdiği de olur:

“Harman sonunda ambarlarını tahılla doldurup kilerlerine pastırmalarını, avlularına odunlarını istif eden halk, hükümet konağı altındaki sıra kahvelere toplanırlar, gevezelik ederek kışı tasasızca karşılarlardı. (…) İri saç sobaların nar gibi kızardığı kahvelerde toplaşarak, ocaklarında kütükler alevlenen yer odalarında hindi doldurup birbirlerine ziyafetler çekerek kendi alemlerinde kaygusuz yaşarlar, sınırlarından ötesini düşünmezlerdi” (“Yatır”)

Canlandırdığı halk adamlarının sıradan kişiler olmalarına karşın başkalarına uymayan, merak uyandıran yanları da vardır. Bu ayrılık örneğin “Küs Ömer” öyküsünde bir kişilik özelliğidir:

“Ömer herkese benzeyen bir adam değildi.”

Çocukluğunda güreşirken sırtı yere geldi diye bütün bir yaz kasabaya uğramadan kırlarda dolaşmış, arabacılık ederken başkasının atları da onunkileri geçti diye atları da arabayı da satmıştır. Karısının baba evinden getirdiği “pehlivan kaz”. Abbas’ın “Hödük”üne yenilince bunu kendine yediremeyen Ömer, kasabadan çekip gider. Kiraladığı hamamı odun kıtlığında kapatmaktan kurtarmak için, uydurduğu düşü Abdi Hoca’ya yorumlatan, böylece, içinde bir yatır bulunduğu için dokunulmayan çam ormanının yağmalanmasına yol açan “İlistir Nuri” ise oburuna düşkün "Küs Ömer”den alabildiğine farklı kurnaz, çıkarcı bir adamdır.

“Yatık Emine”, “Çiçek Emine”, “Sarı Bal" gibi kadınlar “uygunsuz takımından”dır. Bu kadınlardan bazıları - beklendiği gibi- olumsuz tiplerdir. “(Hacı Mustafa Ağa) Kasabanın en namlı kahpesini (…) Çiçek Emine’yi (…) köye getirmişti. Asıl karısı beşik, ocak başında, gübreler içinde, öküzler, mandalar arasında evin kaba işlerini görürken Çiçek Emine (…) köye getirmişti. Asıl karısı beşik, ocak başında, gübreler içinde, öküzler, mandalar arasında evin kaba işlerini görürken içinde, öküzler, mandalar arasında evin kaba işlerini görürken Çiçek Emine (…) gelin gibi yaşardı. “ (“Koca Öküz”) ; “Tahmisoğlu Feyzi ona sade altın zil değil, inci işlemeli, sim telli ne fistanlar yaptırmıştı. Zavallı delikanlı parayı yiyip bitirince Reji kolcusu yazılmış ve Çerkezlerle olan bir kavgada belkemiğinden vurularak tam yedi yıl kötürüm yaşamıştı, sonra verem imdadına yetişip kurtulmuştu. Sarı Bal kasabanın felaketiydi.” (“Sarı Bal”)

İl merkezinden sürgün gönderilen düşkün kadın Yatık Emine ise onlara hiç benzemez; çileli bir yaşam sürerek acı bir ölüme sürüklenir. Kasabalılar ona karşı acımasız, anlayışsız davranırlar: “Aç, çıplak, fırınlar, bakkallar önünde çarşıyı kovula, sövüle dolaşıyor, bazan da bostanlarda, kırlarda yatıp kalkıyordu. Ara sıra sataşanlar oluyordu: açlıktan gözleri kararan bu gücü tükenmiş, bitkin kadına sadaka vereceklerine laf atıp geçiyorlar, gülüşüyorlardı” Erkeklerin tutumunu kasabanın kadınları da paylaşmıştır: “Emine’nin bir bohça gibi dışarı fırlatıldığı görüldü. O hiç ses çıkarmıyor, elleriyle başını esirgemeye çalışarak yerde yatıyordu. Öbürleri, sanki bu sessiz, hareketsiz vücut onları ısırıyor, sokuyormuş gibi korka korka haykırışarak, durmaksızın nalınlı ayaklarıyla buruşturuyorlardı.”

Öykülerde sorumsuz, çıkarcı yöneticiler kendini gösterir. Abdülhamit döneminde aydınlara baskı uygulandığı anlatılır. Memurlar kendilerinden beklenen hizmeti vermezler: “Suya sabuna dokunan işlere karışmadıklarından yıllarca yerlerinde kalırlar. (…) Zaten çoğu eski dönemin hoş görmediği, mağdur ederek gönderdiği kimselerdi. Yükselme umudu da olmadıklarından resmi işlere önem vermezler, zevklerine bakarlardı.” (Şeftali Bahçeleri). Başlangıçta iyi işler yapmaya niyetlenenler de kendilerinden öncekilere ayak uydururlar: “Önergeler, kararlar çoktan ihmal edilmişti. Zaten çalışmaya, kendisini dinlemeye vakti kalmıyordum (…) Geçen günlerdeki hizmet, imar, ıslahat gibi fikirlerini hatırladıkça nargilesini gürleyerek gülümsüyor, arkadaşlarına kendini mazur göstermek için:

“Toyluk, ne yaparsın? diyordu” (“Şeftali Bahçeleri”)

Görevliler, ellerine düşenlere zorbaca davranır: “İki jandarmaya tutturup kılıcının kabzasıyla onu bir iyi döverken:

“Geldiğin gün sana uslu otur, yoksa kemiklerini kırarım dedimdi; al işte..” diye söyleniyordu. Her vuruşta biraz daha dinginleşiyor, yatamadığı bu kadını dövmekten sanki tad alıyordu. (…)

Bir jandarma geldi, kımıldamaya gücü olmayan Emine’yi ite, söve önüne kattı, şehrin dışındaki hapishaneye götürdü. Yolda iki defa düşmüş, fakat jandarmanın akıl almaz bir ahlaksızlıkla şurasına burasına attığı çizmelerin altında, kamçı zoruyla kalkan ağır hareketli bir at gibi burnundan korkunç sesler çıkarıp soluyarak kendini toplayabilmişti. (..)

Bir gün sabahtan akşama kadar polis komiserinin kapısında bekledi. Kapı aralığından, Yatık Emine’nin şekli gözüne iliştikçe herif içeriden:

“Kırk gün beklesen nafile” diye haykırıyordu.

Bir aralık polislerden biri, yeni kaydolmuş genç bir çocuk, merhamete geldi, çantasını açtı, bir kuruş çıkardı. Bir kuruş koca bir ekmek demekti. Lakin nasılsa bu sadaka hazırlığı çabuk komiserin gözüne ilişti; tutuşmuş gibi bir hamlede gözleri dönmüş, kendisini dışarı attı; “Verme, verme” diye bağırdı. Emine’nin uzattığı el boşta kaldı” (“Yatık Emine”)

Bilgisiz, ikiyüzlü, yalancı din adamlarıyla karşılaşılır. Camiikebir’in azametli, sofu imamı gece bir yosmanın evinde basılmıştır. (“Sarı Bal”) Müezzin minareye çıkmaksızın son cemaat yerinde ezanı aceleyle okur (“Küs Ömer”)

Boş inançların sözcülüğünü yapar, halkı kandırırlar. Abdi Hoca frengiye nefes eder, tütsü yapar: “Deprem gibi, kolera ve savaş gibi felaketleri önceden haber vermek kışın şiddetini yazdan, yazın kurağını kıştan anlamak gibi kerametimsi halleri onu yalnız köyde değil, kaza içinde bile etkili bir yere çıkarmıştı” (“Yatır”) Kabak Kadı, ölen bir yolcunun Hicaz’a vakfedip gönderilmesini istediği sekiz altınla boz eşeğin üstüne yatar. (“Boz Eşek”)

Hükümet görevlilerin çevresini çıkarcı ağalar sarmıştır. Bunlar görevlilere çıkar sağlayarak kendi işlerini yürütürler. Hacı Mustafa Ağa böyle biridir: “Vaktiyle İstanbul’da jandarmalık etmiş, bir süre emini yanında Hicaz’a gitmiş, hacı olmuş, gözü açık, hilekar bir adamdı. Mal müdürü, vergi katibi, evkaf memuru gibi her zaman işinin düşeceği nüfuzlu adamlarla senli benli konuşur, odalarına uğradıkça baş köşede ikram görürdü. Zira haftada bir, kasabanın pazarında bunlardan her birisinin kapısını çalar, içeriye “Fırını iyi olur, afiyetle yiyiniz!” diye bir yağlı oğlak, yahut “Küçük paşamızı eğlendirsin, maskara şeydir!” diyerek kuyruğu beyaz, vücudu kara bir kuzu bırakır, giderdi (…) Uğrayıp içeriye canlı cansız her hafta bir hediye bıraktığı kapıların hikayesiyle tarlalarını başkalarının zararına genişletmiş, su vakfına mütevelli olmuş, eski vergi borçlarını kapatmıştı. Mustafa’nın evine taksildar uğrayamaz, jandarma sokulamazdı.” (“Koca Öküz”) Külahçızade Hilmi Ağa çıkarcı eşraf tipinin başka bir örneğidir: “Memleketin o kadar eski, itibarlı bir ailesine mensuptu ki devri sabıkın bu ihtiyatlar hükümetinden daima yumuşak, geçiştirici muamele görür, fakat buna karşılık Hicaz demiryoluna para toplanmasında, eşkıya takibinde etkili yardımı olurdu; dayılarından biri de Yıldız’da bekçibaşı idi” (“Sarı Bal”)

Halka hizmet verecek kurumların durumu içler acısıdır: “Avlu biraz asitfenik, biraz aptesane ve çirkef kokuyordu; hava değişimine gelen askerlerden ölen çoktu; delik tıkandığından teneşirin sabunlu suları etrafa taşıyor, her zaman yenisi döküldüğünden batak bu kızgın güneş altında bile kuruluyordu. “ (“Yatık Emine”)

Refik Halit sürgün dönüşü daha evine doğru dürüst yerleşemeden kendisiyle “Diyorlar ki” kitabındaki konuşmayı yapan Ruşen Eşref’e sanat anlayışını şöyle açıklamıştır:

“Biz lisanı bulduk. Şimdi halkı öğreneceğiz ve adileşmeden kendimizi halka meşgul edeceğiz. Bize bir Rus edebiyatı lazım. Yani halkın acılarına iştirak eden, ihtiyaçlarını duyan, emellerine bir şekil veren edebiyat..”

“Memleket Hikayeleri” tam da bu doğrultuda kaleme alınmıştır.


 
  

İçeriği Sosyalleştir

Etiketler
anlattığı, halit, hikâyeleri”ndeki, karay’ın, memleket, refik, “memleket


Şu anda bu konuyu görüntüleyen etkin kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 konuk)
 

Gönderme Kuralları
Konu açma yetkiniz yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti ekleme yetkiniz yok
Mesaj düzenleme yetkiniz yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık





JRodix Logo
ForumKalbi.Com, JRodix.Com Sunucularında Barınmaktadır.

FK

ForumKalbi

ForumKalbi cebinde, tek dokunuş uzağında

1️⃣ Safari'de Paylaş ⬆️ butonuna basın
2️⃣ Ana Ekrana Ekle seçeneğini seçin
3️⃣ Sağ üstten Ekle deyin

Yükleniyor