
Mia Hansen-Løve’un Mubi’de gösterimde olan sekizinci filmi Un Beau Matin / Güzel Bir Sabah, yönetmenin izleyicide güven ve yakınlık hislerini artıran yalın ama etkileyici bir öyküye dayanıyor. Önceki filmi Bergman Adası kadar mesafeli olmasa da, bu yapımda duygular oldukça içten bir şekilde sunuluyor. Bir yandan da Gelecek Günler’de felsefe öğretmeni olarak izlediğimiz Nathalie’nin sonraki yaşamına tanık olur gibi oluyoruz; filmlerin dokusu ve sıcaklığı neredeyse aynı çizgide ilerliyor.
Isabelle Huppert’in canlandırdığı Nathalie, hayatını akışa bırakırken bir anda karşılaştığı kaosu ve aynı zamanda özgürlüğünü keşfetmenin heyecanını yaşıyor. Hikâyede, Sandra’nın babası Georg’un nörodejenaratif bir hastalık sonucu görme yetisini kaybetmesi işleniyor; Georg’un görme kaybı yaşamasıyla birlikte çevresindeki her şey daha görünür hâle geliyor. Film dramatik bir altyapıya sahip olmasına rağmen, Lea Seydoux’un performansıyla bütünleşen beklenmedik aşk anları, ironik ve eğlenceli bir boyut da kazandırıyor. Özellikle arkadaşlığın bir öpücükle aşka dönüşmesi ve bunun film boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkması dikkat çekiyor.

Sandra, vefat eden eşinin ardından küçük kızı Linn ile birlikte yaşayan, çevirmen olarak hayatını sürdüren ve hayata dair bağlarını gevşetmiş bir anne figürü. Babasının yaşadığı görme kaybı, Fransız sağlık sistemine dair eleştirilerle birleşiyor. Tek başına yaşamını sürdüremeyen babası için aranan bakımevleri ve özel-devlet kurumları arasındaki farklar cesurca yansıtılıyor. Her seferinde farklı bir odaya yerleştirilen babasının unutkanlığı ve yönünü kaybetmesi, Sandra’yı derinden etkiliyor. Lea Seydoux, Bond serisi ve Mavi En Sıcak Renktir’den sonra oyunculuk çıtasını yükseltmiş bir profil çiziyor; burada içine kapanık ve sessiz bir kadını, zamanla aşkla taçlanan bir yaşam biçimiyle harmanlıyor. Mevsim geçişlerinin hayatın dönüşümlerini yansıtması da tesadüf değil.
Sandra’nın bağımsızlığı, babasının giderek başkalarına bağımlı hâle gelmesiyle tezat oluşturuyor. Aynı zamanda, evli bir adam olan Clement ile yaşadığı ani aşk, duygusal bağımlılığı da beraberinde getiriyor. Seydoux ve Melvil Poupaud arasındaki kimya oldukça başarılı. Clement’in, sevgilisi ile ailesi arasında yaşadığı vicdan ikilemi, film boyunca tekrar tekrar izleyiciye aktarılıyor.
Sandra, tüm bu gelgitleri olgunlukla taşıyor; tıpkı babasının kaybolan görme ve hafıza yetilerini omuzladığı gibi. Clement ise bağlanmak ve ayrı kalmak arasında denge kuramadığı için hem kendisini hem çevresindekileri mutsuz ediyor.

Hansen-Løve, senaryolarında edebiyat ve kültürle iç içe bir yaklaşımı tercih ediyor. Karakterlerinin mesleklerinden konuşma biçimlerine kadar detaylı bir araştırma zemini yaratıyor. Georg’un kitapları ve bunların raflarda özenle yerleştirilmesi, bu özeni vurgulayan bir detay olarak öne çıkıyor. Sandra’nın kızına kitaplara sahip çıkmanın önemini anlatması ve onların renklerini kendi seçimleriyle belirlemesi, kütüphanelere verilen değeri gösteriyor. Filmde ayrıca mektuplaşmalar ve unutulmaya yüz tutmuş iletişim biçimleri, gelecek nesiller için nostaljik bir dokunuş sunuyor.
Güzel Bir Sabah, küçük ölçekli ve samimi bir yapım. Yaşlanma, hafıza, bağlar ve bu bağları kurup sürdürme üzerine hassas ve derin bir bakış sunuyor. Noel arifesi gelenekleri, annenin anlattığı iklim aktivizmi hikâyeleri ve en önemlisi, sevdiklerimizle birlikte olmanın önemi, film boyunca vurgulanan temalar arasında. Mia Hansen-Løve, ‘yanında olma’ temasını romantik ve özgün bir anlatımla işleyerek izleyiciye benzersiz bir deneyim sunuyor.
Yazar: Leydihan