Yeşilçam’ın parıltılı dünyasında "kapak yıldızı" olarak başladı ama o jön olmayı değil, halkın dertlerine ses olmayı seçti...
1949’da Adana’da doğdu. Sanat enstitüsünden çıkmış bir gençti. Hayalleri, şehirlerin betonundan daha büyüktü. Ankara’da mühendislik okuyordu ama yolu başka bir inşaatta şekillenecekti: Türk sineması…
1969’da bir gazetenin düzenlediği “şike kokulu” yarışmada ikinci oldu. Ama kader, bir başka sayfanın arasında onu bekliyordu. 1971’de Ses Dergisi'nin Kapak Yıldızı yarışmasında Tarık Akan’ın hemen arkasından ikinci seçilince, Yeşilçam’ın sokaklarında bir ışık yandı.
İhsan Yüce elinden tuttu. Yılmaz Güney sinemasının o tok ve sahici sesine ilk kez “Baba” filminde kulak verdik. Ve o günden sonra Aytaç Arman, bir karakter oyuncusundan çok daha fazlası oldu.
Sadece “film çeviren” biri değildi. Oynadığı her rolde, bu toprakların gerçeklerini sırtladı. “Bedrana”da Anadolu’nun acısını, “Kara Çarşaflı Gelin”de sessiz direnişi, “Düşman”da içimize çöken yalnızlığı canlandırdı.
1981’de SİYAD’dan, 1988’de Antalya Altın Portakal’dan gelen “En İyi Erkek Oyuncu” ödülleri, sadece oyunculuğun değil, vicdanın da ödülleriydi.
12 Eylül’den sonra 5 yıl suskun kaldı. Ama döndüğünde yine sustuklarımızı anlattı. “Adı Vasfiye” dedi, “Gece Yolculuğu”na çıktı. Hep seçti. Popüler olanı değil, anlamı olanı. Hep inat etti. Susturulmak istenen karakterleri dile getirdi.
Aytaç Arman, Türk sinemasının vicdan hanesine yazılmış bir isimdi. Oyunculuğu bir meslek olarak değil, bir duruş olarak gördü. Yılmaz Güney için “Bu toprakların bereketidir” demişti. Oysa kendisi de o bereketin en sahici meyvelerindendi.
26 Şubat 2019’da, 70 yaşında gözlerini kapattı.
Onunla beraber, bir dönem de kapandı gitti.
Ama biz onu, siyah-beyaz filmlerin kenarına sinmiş bir bakışta, karanlık bir fonun içinden usulca çıkan sesiyle hatırlıyoruz.