ForumKalbi.Com

ForumKalbi.Com (https://www.forumkalbi.com/index.php)
-   Maji | Vefk (https://www.forumkalbi.com/forumdisplay.php?f=349)
-   -   Eski Yunan Toplumunda Büyü (https://www.forumkalbi.com/showthread.php?t=38245)

Leydihan 15 Haziran 2025 00:33

Eski Yunan Toplumunda Büyü
 
ÖNSÖZ
Antik çağda büyü yapma teknikleri üzerine çok şey yazılıp çizilmiştir. Kötü güçleri kovmada kullanılan kurşun, papirüs veya çanak çömlek üzerine yazılan büyülerin nasıl yapıldığını, ne tür formüller kullanıldığını, tılsımlara hangi sembollerin işlendiğini ve ne çeşit aletlerin kullanıldığını anlamada günümüzde büyük bir yol katedilmiştir. Büyüye olan düşkünlükleri nedeniyle büyü bilgisi koleksiyonları yapan veya ilahi olanla birlik sağlamak ya da daha dünyevi bir amaç olan doğanın gidişatını değiştirmek için büyü ritüelleri yapan kişilerin varlığı ele geçen tabletlerde açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ele geçen buluntular ise; toplumların yapı dokusundaki çeşitliliği ve zenginliği yeniden yakalamaya çalışan türden sosyolojik ve toplumsal bir tarih niteliği taşımaktadır. Büyücüler ve büyü, çoğu eski toplulukların dokusunun bir parçası idi. Zengin, fakir birçok insanın ev yaşamının yanında siyasi, ticari ve rekabet vb. işlerinin yanı sıra duygusal anlamda olan aşk ve nefret tarzı duyguları içinde belirleyici olmuştur.

Bu çalışma ile, büyülerin varlığına dair arkeolojik anlamda ele geçen reel verilerle, doğaüstü olan kanıtlanmaya ve aynı zamanda büyünün kimliklerinin yanı sıra, toplum içindeki kullanım alanları hakkında da ayrıntılı bir şekilde bilgi verilmeye çalışılmıştır. Bu yapılır iken, M.Ö. 8. yüzyılda Yunan dünyası büyü uygulama ve lanet tabletleri yol gösterici olmuştur. Buluntu alanlarının yoğunluğu göz önüne alındığında, Yunan şehirleri ve Akdeniz kıyı bölgelerinde bulunan Yunan yerleşim yerlerinde ortaya çıkan tabletler örneklendirilerek açıklanmıştır. Yunanca μαγεία (sihir) ve μαγυς‚‚ (büyücü) olan kelimelerin kökenleri hakkında bilgi verilip, Antik Yunan dünyasında kullanılan büyüler hakkında detaylı bir şekilde araştırma yapılıp ortaya koyulmuştur.

Tezimin yazım sürecinden sonuna kadar bilgisini, ilgisini ve sabrını esirgemeyen çok kıymetli hocam ve tez danışmanım Dr. Öğretim Üyesi Murat Orhun’a, merak duygusunu akademik anlamda aşılayan, devam ettirmemi sağlayan, fikirlerini ve desteğini hiçbir zaman esirgemeyen çok değerli hocam Prof. Dr. Yusuf Kılıç’a yürekten teşekkür ederim. Tezimin yazım aşamasında her yazdığım paragrafı sabırla dinleyip, önerilerde bulunan çocuklarım Sevim Nisa Kösekli ve Kadir Kösekli’ye, bu süreçte sonuna kadar yanımda olan eşim Mehmet İlker Kösekli’ye çok teşekkür ederim.

Çalışmamızda Antik dönem büyülü papirüs ve lanet tabletleri ışığında ‘Eski Yunan Toplumunda Büyü’ konusu incelenmiştir. İki bölüme ayrılan çalışmanın birinci bölümünde büyünün ortaya çıkışı, tarihçesi, büyü çeşitleri, korunma yöntemleri, din ve bilim açısından önemi; ikinci bölümde ise Eski Yunan’da büyü ve büyücüler başlığı altında Yunan ve Akdeniz kıyı kesimlerinde yaşayan Yunan devletlerinde varlığını sürdürmüş olan büyü kelimesi ile ilgili kavramlar, büyü çeşitleri ve korunma yöntemleri hakkında bilgi verilerek büyünün sosyal anlamda kullanım alanlarına dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

Antik büyüyü özünden ziyade zıtlıklarla tanımlamak her zaman daha kolay olmuştur. Büyülü uygulamalarda kullanılan bağlamlar, lanetler, ayinler, dualar, heykelcikler veya oyuncak bebeklerin şekillendirilmesi vazgeçilmez diyebileceğimiz uygulamalardır. Etkileri için ilahi güçlerin yatıştırılması, zorlamasını kullanan formüller buna verilebilecek örneklerdir. Bu noktada Eski Yunan toplumunda kullanılan lanet tabletleri, erotik büyüler, voodoo bebekleri, kamusal anlamda ki büyüler ve sporcu büyüleri dediğimiz bir çok farklı büyü türü ortaya çıkmıştır.

Uygulayıcıların istediklerini elde etmek için hiçbir şeyden kaçınmadıkları ise gözle görülür niteliktedir

SİMGE VE KISALTMALAR DİZİNİ
(…) : Yazılı tabletlerin okunamayan bölümü
a.g.e. : Adı geçen eser
a.g.m. : Adı geçen makale
ANRW : Aufstieg und Niedergang der römischen Welt
Bkz. : Bakınız
C. : Cilt
Çev. : Çeviren
DTA : Defixionum Tabellae Atticae
DTCF : Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi
DT : Defixionum Tabellae
Ed. : Editör
LL : Latinae Liberae
M.Ö. : Milattan Önce
M.S. : Milattan Sonra
No : Numara
PDM : The Demotic Magical Papyri
PGM : Papyri Graecae Magicae
s. : Sayfa
SEG : Supplementum Epigraphicum Graecum
SM : Supplementum Magicum
TDV : Türkiye Diyanet Vakfı
v.b. : ve benzeri
Vol. : Cilt

GİRİŞ
Antik Greko-Romen dünyasındaki büyü uygulamaları, günümüzde araştırmacıların yeni yeni dikkatini çekmeye başlamıştır. Binlerce lanet, büyü ve büyü uygulamalarının kalıntıları, önemsiz göründükleri için geçmişte göz ardı edilmişlerdir.

Son yıllarda, tarihteki değişen metodolojiler, bilim adamlarının büyü ile ilgili kaynakları yeniden düşünmelerine sebep olmuştur. Lanetler ve büyüler, Akdeniz çevresinde bulunan eski toplumlardaki zihniyeti anlamak için büyük bir öneme sahiptir. Erken Yunan toplumundaki bireyler için sadece tanrılara olan inanç yeterli değildi. Büyünün çekiciliği, fiziksel amaca yönelik bir ritüel olarak kalıcı olduğu için kişinin arzularını, umutlarını, nefretini ve hatta uğursuzluğu kanalize etme yöntemi idi. Örneğin; çiftçiler topraklarını yağmurla kutsamak için büyü kullanarak zengin hasat sağlarken, diğerleri doğurganlığı arttırmak, bir sevgiliyi güvence altına almak, hastalıkları iyileştirmek veya evini toplumsal tehditlere karşı korumak için ayinler yapmışlardır. Antik Dünya’da insanlar ortak korkuları ve belirsizlikleri ortadan kaldırmak için servetlerini iyileşme amacı ile bu tür ritüellere harcamışlardır. Bu büyüler ve ritüeller koleksiyonu, M.Ö. 2. yüzyıldan M.S. 5. yüzyıla kadar uzanan kaynaklardan derlenmiştir. Tylor büyüyü, insan deneyimlerini açıklamanın yanı sıra gelecekteki olayları tahmin etmeyi amaçlayan sahte bir bilim biçimi olarak algılar. Frazer ise büyüyü; amacı doğa güçlerini büyüler yoluyla bükmek olan bir ilkel bilim biçimi olarak tanımlar. Daha sonra din ve büyü arasındaki ayrımın tartışmalı olarak kabul edilmesi ile Marett tarafından bu düşünceye karşı çıkılmıştır.

Küfür lanetlerine baktığımızda, Yunanlılar ‘bağlama büyüsü’ olarak bilinen benzersiz bir lanetleme biçimini kullanmışlardır. Kurşun tabletlere lanet yazma pratiği Sicilya, Attika ve Karadeniz kıyılarını kapsayan M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren geniş anlamda belgelenmişlerdir. Bu bağlayıcı ritüellerin umutsuz zamanlarda geleneksel bir kendi kendine yardım biçimi olarak mı yoksa daha yaygın olarak ayinleri gerçekleştirmek için profesyonel bir büyücü tarafından mı yapıldığı tartışmalıdır.

Profesyonel bir büyücü tarafından yazıldığı düşünülen en eski örnek ise; M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenen, her bebeğin bağlayıcı lanetlerle oyulmuş bir kurşun kutunun içinde bulunduğu iki farklı mezarda dört kolossoi’nin (küçük ya da büyük heykeller için kullanılan terim) keşfidir. Bu tür tabletler genellikle yeraltı tanrılarına hitap eden mektuplar olarak yazılmıştır, çünkü tanrıları ve tanrıçaları lanetler yolu ile çağırmak nadir değildir. Farklı kültür ve amaçları kapsamaktadır. Hermes ve Persephone yeraltı ile olan bağları nedeni ile çokça tabletlerde karşımıza çıkmaktadır.

Hermes’in haberci rolü, ölülerin ruhlarını yeraltına götürmesi bunu daha da önemli kılmıştır. Bu nedenle Yunanlılar, lanetlerinin gücünün, cesedin mezarlarına yerleştirilen tableti okuyabilme yeteneğine, buna göre hareket kararlarına ve kithonik (yeraltı) tanrılar tarafından verilen geçiş törenine bağlı olduğuna inanıyorlardı. Lanet tabletlerinin kullanımının ötesinde, muska ve takılar da hastalığa karşı koruma biçimi olarak, büyük bir servet elde etmek ve kullanıcıya yönelik olası lanetler için karşı-büyülü olarak kullanılmıştır.

Eski kültürlere baktığımızda, din ve büyüyü iç içe geçmiş iki kavram olarak algılamamız gayet normaldir. Büyünün dinden ayrılması, büyüye olan inancı daha uygun bir ışıkta sunan sonraki çalışmalarda bir sorun olarak kalmıştır.

Malinowski, büyünün bilimin bir ikamesi olmadığını, ondan farklı olsa da din gibi ayırt edici bir sosyal ve psikolojik fenomen olduğunu savunmuştur. İlk insanın, ‘bir amaca ulaşmak için bir araç olarak gerçekleştirilen tamamen pratik eylemler bütünü’ aracılığıyla öngörülemeyen ve muhtemelen tehdit edici olayları kontrol ederek kesinliğe ulaşma çabasıydı.

Evans-Pritchard, büyü inançlarının oluşumunda sosyal bağlamın öneminin altını çizerek, büyünün bir ‘ritüel kompleksin’ vazgeçilmez bir parçası olarak incelenmesi gerektiğini iddia ederek din ile yakın bir bağlantı olduğunu öne sürmüştür.

Durkheim ve Mauss, büyünün yaratılmasında sosyal unsurun önemini vurguladılar. Durkheim ve Mauss için büyü, tıpkı din gibi, kolektif eylemlerle ortaya çıkar, ancak yavaş yavaş ayrılır ve bireysel bir mesele haline gelir.

1930’larda Evans-Pritchard, Nijeryalı Azande gibi erken toplumlarda büyü ve büyü cadılığın toplumsal yorumlarını anlamak için Malinowski gibi büyünün de ayırt edici özellikleri olduğunu uyarlamaya çalışmıştır.

1960’larda ise Stanley Tambiah, Evans’ın düşüncesini reddetmiştir.

Büyü ve dinin tanımlanması zordur. Ancak birbirleriyle ne kadar yakın ilişkilidirler bunu anlamak için lanet tabletlerine bakılması, bunların ‘büyü’ kategorisine eklenip eklenemeyeceğinin belirlenmesi gerekir. Belirli türdeki, lanet tabletleri formüle edilme biçimi açısından ‘az ya da çok’ büyülü olarak görülebilirler, fakat amaçlarının ne olduğu daha önemlidir. Ele aldığımız konu çerçevesinde büyü için kullanılan en eski materyaller, tanımlamalar olarak da kullanılan lanet tahtalarıdır. Defixion’lar (lanet tahtaları) Mısır ve Roma İmparatorluğu sınırları içinde çok çeşitli yerlerde ele geçmiştir.

Antik Yunanistan’da büyü, son yıllarda yoğun bir şekilde incelenmeye alınmıştır. Öncüsü ise; 1987’de Yunanca yayınlanan ‘Greek Magical Papyri’dir. Karakteristik olarak, aşk nesnesi üzerinde yalnızca benmerkezci, fiziksel ve ruhsal eziyetler olarak tanımlanabilecek bir tarzda, o kişiyi mutlak bir güçten düşürme amacıyla, büyü yapanın arzusuna zorla boyun eğdirmek için başvurulmuştur.

Uygulayıcının yararına başkalarının eylemlerini, refahını bağlamak veya kösteklemek için doğaüstü araçlar içeren tanımların, lanet tabletleri yoluyla sonuca varmak üzerine kurulu olduğu bir gerçektir. Greko- Mısır büyülü papirüsü -lanet tabletleri ile birlikte Klasik sonrası Antik Çağ’da fiilen uygulandığı şekliyle en önemli bilgi kaynağımızdır. Antik büyü üzerine yapılan çalışmalar alanlarına göre ayrılabilir, bu alanlarda koruyucu büyü tartışmaları antropolojik tedavilerde kullanılabilmektedir. Frazer, büyünün temel tanımını, esasen yalvarma olduğunu anladığı dinden farklı, zorlayıcı bir eylem olarak yapmıştır. Frazer’ın yaklaşımının sonraki bilimler üzerindeki etkisi bu yüzden çok derin olmuştur. Wilamowitz-Moellendorff, Dieterich, Usener, Wünsch ve Priesendanz gibi bilim adamları tarafından 20. Yüzyılın başlarındaki Alman araştırmaları oldukça çeşitlenmiştir.10 Frazer’ın yaklaşımına karşılık ilk olarak 1960’larda, Brelich, Burkert ve Vernant gibi bilim adamlarının lanet tabletleri ve papirüslerde ayrıntılı olarak açıklanan türden büyü ayinlerine odaklanarak büyü ve din arasındaki geleneksel ayrımı kapatmaya çalıştıklarında görülmektedir. Çalışmaları büyü, ve din arasındaki ilişkiyle ilgili kritik soruları gündeme getirirken, ayinler basitçe dini ritüeller olarak yeniden sınıflandırılmıştır.

Her şeye rağmen Frazer’a göre; antik görüşte büyü, popüler dinin bir unsuruydu ve kullanım amaçlarına bağlı olarak hem olumlu hem de olumsuz çağrışımlara sebep olabilirdi.12 Graf’ın büyü/din ikiliğini yeniden araştırması, antik büyüye ait modern çalışmalara önemli bir katkı sunmuştur. Gager, eskilerin baskın mirası olumsuz ve aşağılayıcı olmasına rağmen, onu çelişkili şekillerde kullandıklarına dikkat çekerek, ‘büyü’ terimini antik anlamda ele almanın etkinliğini sorgulamıştır.

Bunun yerine büyü ve din arasındaki ayrımın tamamen terk edilmesini savunur. Diğer araştırmacılar, belirli kanıt kategorilerine odaklanarak eski büyü çalışmalarına Graf’ın yaklaşımını daha da uygulamışlardır. Örneğin; Faraone, aşk büyüsü ve bağlama büyüleri üzerine yaptığı çalışmalarla kadın bağlamlarında büyüyü araştırırken, Ogden, Yunanistan ve Roma’da lanet tabletleri ve büyücülükle ilgili daha geniş sosyal dinamikleri araştırmıştır.

Antik Yunan edebiyatında, koruma sözcüğüne, sırasıyla ‘bir kişiyi veya şeyleri savuşturmak’ ve ‘savunmak’ anlamına gelen ἀμύνω ve ἀλέξω terimleri ve bunların türevleri hakimdir. Christensen, bu iki kelimenin tarihlerinin Homeros destanlarına kadar uzanmış olabileceğini öne sürmüştür. Onun İlyada'daki ἀμύνω ve ἀλέξω kullanımlarına ilişkin analizi, ikna edici bir şekilde şunu göstermektedir ki, ἀλέξω, ilahi yardım veya insanüstü davranışlar için taleplerde daha sık kullanılırken, ἀμύνω ölümlü korumaları ifade etmek için tercih edilir.

Antik büyüde kullanılan büyü türüne göre bir sınıflandırma mevcuttur; Bunlar, büyülü belgenin türüne göre (edebiyat, lanet tableti, voodoo bebekleri, papirüs tarifleri), ve büyülü aktivitenin türüne göredir. (Ölüm büyüsü, küfür ve erotik çekicilik) Büyülü amaçlar için sömürüye en kolay teslim olanlar, vaktinden önce ölenler, şiddet sonucu ölenler, ölümden sonra defnedilenler ve huzursuz ölülerdir. Genç erkeklerin ruhları, büyüsel işlemler için çok değerli idi.

Yaşayan kişinin ruhunun varsayılan saflığı, ona hayaletler ve diğer güçlerle iletişim kurmada ayrıcalıklı bir konum vermiştir.

Hayaletlerin bir diğer kullanım alanı ise, bağlama büyüleridir. Ana temalarına baktığımızda ise; yasal lanetler, erotik lanetler ve biraz farklı olan ‘adalet için dualar’dır. Erotik büyü bu kategorinin dışında kalmaktadır.

BİRİNCİ BÖLÜM
KAVRAM OLARAK BÜYÜ
1.1. Büyü Nedir?
Araştırmamıza konu olan Eski Yunan Toplumunda Büyü konusuna geçmeden önce, büyü ve büyü yerine kullanılan kelimeler ve onların etimolojik anlamları hakkında bilgi vermek daha doğru olacaktır.

Şuan için dilimizde kullandığımız büyü ve büyücülükle ilgili olan kavramlar; tılsım, sihir, efsun ve fettanlık vb. kelimlerdir diyebiliriz. Anlam bakımından benzer olan bu kelimeler birbirleri yerine de çok sık bir şekilde kullanılabilmektedir.

Geçmiş dönem Türk lehçelerine baktığımızda aps, sihır, sehr, apsun, arbav, buyıv, siykır, arbö, azğırü ve ovsun17 olarak ifade edilen büyü kelimesinin, eski Türk dilinde ise din adamı ve sihirbaz dedikleri bügi ya da bügü kelimelerinden türediği öne sürülmüştür. Eski Farsça’da büyü kelimesinin karşılığı olarak magu kelimesi kullanılır iken Eski İran’da doğaüstü güçlerin varlığına inandığı bilinen ve bunları kullanabilen Med kabilesinde bulunan rahiplere de manguş adı verilmektedir. Batı toplumlarında İngilizce magi veya magic (ek olarak: spell, sorcey, incantation)

Almanca ve Fransızcada ise magie olarak kullanılmaktadır. Kelime kökenlerinde indiğimizde ise Grekçe magos olduğunu görürüz. İslami kaynaklara göre ise mecûs, mecûsî dediğimiz tabiatta var olan bazı olay ve görünmez varlıkları yönettiği, gaipten sesler dediğimiz varlıklar ile iletişim içinde olma dediğimiz ve büyücülükle işleri hallettiği düşünülen sınıf adına kullanılan kelimeler olarak söylenebilir.

Arapça olarak ise büyü; gözbağcılık ve efsunculuk olarak isimlendirilmiştir. Güzel söz söyleme ve şiir gibi kişiyi tutkun eden beceri ve sanatta büyü anlamında kullanılmıştır. Doğaüstü dediğimiz güçlerden yardım alınarak belirlenen amaca ulaşmak ya da olması istenileni yaratmak için kullanılıp uygulanabilen22 insan ve tabiatın bir arada uyumlu olduğu olayları, maddi dünya dediğimiz dünyanın ötesinde gizemli dış güçler yardımı ile birlikte etkileyip onlara bir şekilde yön verdiğine inanılan ve tören eşliğinde yapılan büyü ; Ünal’a göre; insan ile ilgili olan her fenomende olduğu gibi, doğaüstü de denilen büyünün de bir çıkış noktası olduğu aşikardır. İlk olarak büyü, homo sapiens’in içinde bulunduğu çevre ve bu çevre içinde cereyan eden olaylar ve bu durum ile ilgili olan ilişkiler sonucunda ortaya çıkmıştır; yani büyü insanın çevresi ile uyum sağlama ve hayatı ne şekilde olursa olsun, her türlü şartlar altında yaşamını idame ettirme karşısında vermiş olduğu çabaların bir yan ürünüdür. İlk bakışta ele aldığımızda batıl inanç, saçma gelmesine rağmen büyü; kendine özgü kuralları olan ve antropolojik açıdan ele aldığımızda ise insan hayatında önemli bir yere sahip olan yan bir bilim dalıdır.

Bryce’a göre ise büyü; Tanrıları ve farklı olan dediğimiz doğaüstü güçleri etkilemek amacı olan, öğrenilen ve öğretilebilen teknikler biçimidir. Malinowski’ye göre; büyü gücünün her yerde kabul gördüğü ve istediği her alanda yayılabilecek türde evrensel bir güç olmadığı aşikârdır. Ona göre büyünün, tekil, özel bir kudret; muadilleri içinde tek, insanın kendi içinde bulunan ve doğaüstü sanatı kullanabilme yeteneği ile ortaya çıkabilen, kendini sesi ile anlatıp, ifade edebilen ve ayinin uygulanması ile birlikte aktarılabilen bir güç olduğundan bahsetmekle beraber büyünün çok sert koşullara tabi tutularak; bir tılsımın en ince ayrıntılarına kadar ezberlenmesi, ayinin tam ve doğru şekilde eksiksiz bir biçimde yerine getirilmesi ve ayini yapan büyücüye karşı koyulmuş olan kurallara kesin olarak uyulması söz konusudur.

Evans’a göre ise büyü; varmak istenilen sonuca pratik olanaklar olmadığında, onun yerini alabilecek bir eylemdir. İnsanlara cesaret, dinginlik ve rahatlama sağlamasının yanında, yatıştırıcı ve teşvik edici bir işlevi yerine getirir.

En eskiden en yeniye düşündüğümüzde büyü, şiirle de ilişkilendirilmiştir. Buna verilebilecek en önemli örnek ise Bronislaw Malinowski’nin büyünün en etkin özelliğinin şiirde ortaya çıkmış olması ve sözcüklerin değerlerinin, insanı etkileme biçimi ile en uzun süre burada yaşadığını söylemesidir. Buna kanıt olarak ise; sihir, tılsım, büyü, efsunlamak ve büyülemek kelimelerinin şiirdeki gücünü ve sürdürülebilir olmasını öne sürmesidir.

James George Frazer ise: Altın Dal: Büyü ve Din Üzerine Bir Çalışma adlı yapıtında büyünün spekülatif bir kavram olduğundan şu şekilde bahsetmektedir. ‘Büyü yanıltıcı bir davranış klavuzu olduğu kadar sahte bir doğal yasa sistemidir; eksik bir sanat olduğu kadar sahte bir bilimdir.’

Büyünün doğması ve gelişmesi de sayısız şekilde münakaşalara neden olmuştur. Gerçek bilimden uzak doğaüstü olayların ele alındığı bu alanda ise kişilerin ortak bir noktada buluşması olağandışı görünmektedir. Büyüyü yapmaya yatkın olan insanın, gerçeklik dediğimiz somut kanıtlar eşliğinde çalışanın tersine, öznel ve içgüdüsel olarak psikolojik anlamda teknikler geliştirdiği görünmektedir. Buna istinaden büyünün dinin bir şekli olduğu öne sürülmüş olsa da inanılası bir durum değildir.

1.2. Büyünün Yapılış Amacı
Dünya üzerinde yaşayan insanlar ve tabiatta var olan hiçbir şey amaçsız değildir. Hal böyle olunca büyüde bu durumda işlevsel olarak kullanılmıştır ve insan ne olursa olsun amacına ulaşmak için büyünün hemen her alanını kullanmaya özen göstermiştir.

Carveth Read büyünün işlevsellik durumuna atıf yaparak: ‘heyecanların, arzuların, korkuların, öfke vb. nin bir ürünü olan büyü, insanların kaygılarını azaltacak işleve sahiptir’ demiştir.

Büyünün asıl amacına bakacak olursak ise çıkar sağlamaya yönelik olduğu hemen göze çarpmaktadır. Buradan yola çıkarak ise büyü; insanlara ve çevresindeki olaylara etki ederek bol ve çok fazla avlanma, balık tutma, hayvan yetiştirme, düşmanı bozguna uğratma, yenme veya öldürme, çocuk sayısı ve mal artışı isteme, bir kadını elde etme, hastalıktan kurtulma, birinden soğutma, bir insanı öldürme, bir kadının cinsel organını bağlama vb. istekler doğrultusunda insana her şekilde iyi veya kötü şekilde etki ederek olayları kendi lehine çevirme olanağı sağlaması günümüz doğasında da var olmaya devam etmesine olanak sağlamıştır.

Malinowski’ye göre; insanlar zamanla içinde bulundukları anlık öfke ve patlamalar sonucunda kendilerini yetersiz hissetmeyle beraber, çıkmaz bir yola sürüklenmiş, eksik bilgilerini ve yeteneklerinin sınırlarını inceleme ve kavramada yarı yolda bırakıldıklarını düşünmüş ve psikolojik olarak yeni arayışlara dönmüşlerdir.

Bunun sonucu olarak da tam olgunlaşmamış davranış biçimleri ve onu destekleyen inançlar üretilmeye başlanmıştır. Böylelikle büyünün işlevi, insanın iyimserliğini ayinleştirmek ve korkunun umuda dönmesine yardımcı olmasına olanak sağlamıştır.

Büyü yaşamın çöküşü karşısında, özellikle insanlar ölüm karşısında korktukları ve üzüldükleri zaman, dinsel ritlerin yerine getirilmesi ile az da olsa rahatlama sağlamışlardır.

İnsanlar yaşamları içindeki güçsüzlükleri aşmak için gerekli görülen bilgilere sahip değillerdir ve onun yerini alacak olan büyüye başvururlar. Buradan da anlaşıldığı gibi büyü insan hayatındaki güçsüzlüğün yol açtığı gerginliği yatıştırmaktadır. Büyü deneyimsel eylemle aynı öznel sonuçları ortaya koymakla beraber; insanlara güçsüzlüklerinin karşısında güven vermektedir ve kişilerin kendilerine uygun gördükleri yolda ilerlemelerine yardımcı olmaktadır.

Genel anlamda toplamak gerekirse büyünün amacı; ihtiyaç sahibi kişinin dünyadaki çıkarlarına yardımcı olmakla beraber öldükten sonraki dediğimiz yaşam için hiçbir faydası yoktur. Büyüye ihtiyaç duyan insan, din ve bilimin kendisine maddi ve manevi anlamda yardımcı olamadığını düşündüğü zaman hem pratik olması açısından hem de psikolojik olarak duygusal rahatlama için büyüye başvurmuştur. Çünkü insan yaşadığı korku, telaş ve çaresizliği bu şekilde telafi edebileceğini düşünmüş ve bu şekilde kişi kısa sürelide olsa rahatlamaya veya huzura kavuşmuştur. Kısacası büyünün amacı kısa ve netdir. İlkel insan ya da modern insan büyünün amacını hemen anlatabilmektedirler.

1.3. Büyünün konusu
İlkel insanla beraber ortaya çıkmış olan büyü, kişinin kendisi için kullanabildiği iyi veya kötü, bertaraf etmek istediği türdeki şeyler ve elde etmek istediği durumlar için her zaman ve her şekilde birçok alanda kişinin hayatında bulunmuştur.

Kişinin doğumundan ölümüne kadar olan süreçte hemen her alanda büyünün bir şekilde etki ettiği gözlenmekle beraber Orhan Acıpayamlı’ya göre ise; en önemli denilebilecek doğum, evlenme ve ölüm gibi kişinin bir olay örgüsü içinden diğerine geçişinde büyü sıklıkla kullanılmaktadır.

Görünen odur ki yeni doğanın takdim edilişinden, yetişkinliğe geçiş törenlerine, insanın en temel ihtiyacı dediğimiz çoğalma ve beslenmesine kadar inanç ve davranışla bağlantısı kanıtlanmış ve çoğu zamanda abartılmış olan büyü, bir şekilde bu konu ile ilgili kurallar ve geçmişten günümüze törelerle bağlantılı olmuştur. Buna istinaden doğumdan, ölüme, kötüden korunmaya, tehlikeli büyülerden kaçınmaya kadar bu konu ile bağlantılı çeşitli ritüeller ve arınma törenleri ortaya çıkmıştır.

İlkel insanlardan günümüze kadar bir şekilde kullanılmaya devam edilen büyü, günümüze kadar kullanılan ve kullanılmakta olan fiziksel parçalarını içinde barındırmasının yanı sıra, hangi büyünün ne işe yaradığı ya da ne tür malzemelerin kullanıldığı ve büyünün konusu için önem arz etmektedir. Frazer’e göre; yalancı bir bilim dalı olarak ele alınan büyü, içinde bulunulan durumu kendine göre ele almış ve bu şekilde sonuca gitmeye çalışmıştır.

Günümüzde ne kadar önemini yitirmiş olsa da ilkel insan için önem arz eden gece tırnak ve saç kesildikten sonra yere atılmaması, nazar değmemesi için ya da bir kötülüğü kovma amaçlı yere tükürme ilkel insanlar tarafından da yapılan fakat büyüselliğide içinde barındıran faaliyetlerdir.

Hemen hemen her bilim dalı ile bir şekilde bağlantısı olan büyü, belirli bir kuralı olmamasına rağmen her şeyi bir nedensellik içinde ele almış ve ona göre şekillenmiştir.

1.4. Büyünün Tarihçesi
Büyünün ortaya çıkış amacına bakıldığında ilk insanla birlikte varlığından söz etmek mümkündür. Büyüyü bir toplumun üyeleri arasındaki iktidar üzerine özel bir söylem türü olarak düşünürsek, onu, tanımı zamanın geçişine ve değişen koşullara göre değişebilecek bir dizi toplumsal değiş-tokuş olarak tasvir edebiliriz.

Gördüğümüz he mitoloji ve gelenekte büyü her şekilde insanların kullanımında olmuştur. Bundan sebeple büyü doğada var olan olaylar silsilesine bağlı olarak ortaya çıkmaz. İlkel insanlara bakıldığından büyü teslim alınarak var olmaya çalışmıştır.

İlk insanlar aletler icat ederek ve ateşi kullanarak çevreyi kontrol etmeyi öğrenmişler ve bu beceriler onlara sınırlı güç vermesi ile insanlığın kontrolü dışındaki güçlerin ne kadar büyük olduğunun farkına varmalarını sağlamıştır. Güneşin doğuşu ve batışı, doğum ve ölüm gibi gizemleri anlamak için ve kendilerine avantaj sağlama amaçlı olarak ruhsal güçlere yönlenmişlerdir. Bunları kullanma arzusu ise o zamandan bu zamana toplumların bir özelliği olmuştur.

Dünyada yaşayan birçok ruh ile iyi ilişkiler sürdürmek insanlar için hayati önem taşıyordu. Genellikle şaman olarak adlandırılan ritüel uzmanları, ruhlarla iletişim kurmak ve onları etkilemeye çalışmak için ortaya çıkmışlardır. İlahiler, davulların ritmik vuruşlarıyla ya da halüsinojenik otlar veya diğer psikotropik maddeleri içerek ya da yutarak elde edilen translarla kendilerini ruhlar alemine taşıyabilmişlerdir. Yorkshire’daki 11.000 yıllık Scarborough yakınlarında bulunan Star Carr yerleşkesinde ele geçen geyik boynuzlarından yapılmış bir başlığın iki tür işlevinin olduğu düşünülmüştür. (Resim 1)

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]



Resim 1 Star Carr

Kırmızı topraktan yapılmış delikli geyik kafatası ([Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]. 25.05.2021)


Birincisi avlanma esnasında geyiklere rahatlıkla yaklaşabilme amaçlı olarak, ikincisi ise bir şamanın ritüel kıyafetinin bir parçası olarak da kullanılabileceğini düşündürmüştür. Bu görüş neticesi sonunda ise şamanın, ruhlar dünyasına seyahat etmesine izin veren yaşam ve ölüm arasındaki askıya alınmış durumu temsil ettiği düşünülmektedir. Bu tür inançlar, Sibirya’daki yerli halklar arasında modern zamanlara kadar devam etmiştir. Büyüye dayanan eski inançlar 100.000 yıl öncesine dayanıyor olabilir ancak çoğu, bir şekilde çok yakın zamana kadar hayatta kalmayı başarmıştır.


Büyünün ilk çıkış kaynağına paleolitik devirde rastlanmaktadır. Mağara duvarlarına çizilen kargı saplı hayvan resimleri ise buna en güzel örnektir. Geniş olarak ele aldığımızda ise benzer nitelikte olduğu göze çarpmakla birlikte taklit büyüsü ortaya çıkmıştır.

Her ne kadar büyünün çıkış tarihi hakkında net bir bilgiye sahip olmasak da en eski somut kanıtlarına Avustralya Arunta kabilesinde, totemler söz konusu olduğunda hiçbir kısıtlama yoktur. Bu nedenle Arunta totemlerinin, diğer Avustralya kabileleri arasında var olarak tanımlananların tam eşdeğerleri olduğu konusunda belki de şüphe de olabilir. Her Arunta yerlisi, Alcheringa43 ‘daki (Arunta’nın efsanevi kahramanlık çağı veya muhteşem ataları döneme demektir) atasının hayvan veya bitkinin soyundan geldiğine ya da en azından adını totem olarak taşıdığı nesneyle doğrudan ilişkili olduğuna inanmıştır. Melanezya’da ise insanların yerin altında yaşadığı bir dönemden gelmiş ve bu devirde ilk insanlığın doğal bir bilgisi olmuştur.

Yaklaşık 17.000 yıl önce Fransa’daki Lascaux gibi zorlukla erişilebilen mağaralara geyik, at, bizon, sığır ve ayı gibi vahşi hayvanları avlayan insanların resimleri ile süslemişlerdir. (Resim 2)

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]



Resim 2 Lascaux Mağarası Duvar Resimleri


Orhan Bingöl, Arkeolojik mimari’de resim (İ.Ö 30.000-500), Bilgi Kültür Yayınları, 2015, s.14. Bu resimler, av gezilerini daha başarılı kılmak için ritüellerle bağlantılı olabileceği gibi hayvanların ruhlarını yatıştırmak için yapılmış olabileceği düşünülmektedir. Belki de o dönem insanları doğurganlıktan, avlanmaktan veya dünyanın gizemlerinden çok ölümden korkmuşlardı. M.Ö. 60.000’den kalma kırmızı aşı boyası ile boyanmış kemikler bulunmuştur. Bazı mezarlar ise ölen kişiye bir sonraki yaşamda eşlik edecek çiçekler ve kolyeler içermekle beraber İsrail’deki Kebara mağarası’nda neandertaller muhtemelen ölüm sonrası ayin olarak birkaç iskelet ve kafatası kemiği gömmüşlerdir.

Somerset’teki Gough mağarasında, yaklaşık 15.000 yıllık kemikler üzerinde kesikler görülmüş ve bunun yamyamlıkla alakalı olmasının yanında, ölülerin güçlerini elde etmek veya ruhlarının canlılara zarar vermesini engellemek olduğu düşünülmektedir.46 (Resim 3)

Leydihan 15 Haziran 2025 00:35

Yanıt: Eski Yunan Toplumunda Büyü
 
[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]

Resim 3 Somerset Cough Mağarasında bulunan ve üzerine zik zak desenler çizilmiş bir ön kol kemiği ([Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]g ough-magarasi-yamyamlari/ 25.05.2021)

Bunun yanı sıra büyünün ilk çıkış yeri olarak Eski Yakın Doğu olduğunu net bir biçimde söyleyebiliriz.

Öyle ki büyülü bir etkinliğin, genellikle aktarılan bilgiye dayanan bir uzman tarafından gerçekleştirilen ve yapılan etkinliğin nesnelliğinde ani bir değişim ve başkalaşım yani dönüşümü etkilemek için gerçekleştirilen sembolik jestlerden oluştuğunu geçici olarak kabul edebiliriz. Öyleyse üç bin yıllık Mezopotamya tarihinden günümüze ulaşan bir kamış kalemin eğimli kenarı olan yumuşak kil tabletlere basılmış bir yazı olan çivi yazısı ile yazılmıştır. Örneğin; ağlayan bir bebeği susturmak için yapılan bazı büyüler, Mezopotamya’nın kötülüğün gündelik hayata girmesiyle ilgili inançlarına ışık tutması bakımından ilginçtir, öyle ki insanların tehlikeli ve potansiyel olarak zararlı olduğunu düşündükleri ritüel biçimlerini de ele almıştır bu uygulamalardan bazıları yasalarca yasaklanmış, bazıları ise yazılı geleneğin bir parçası olmalarına rağmen zaman zaman belirsiz olarak kabul edilmişlerdir.

Günlük hayattan bir örnekle açıklamak gerekirse; bebeği sürekli ağlayan ebeveynler için, biri doğrudan çocuğa hitap eder ve ona neden ağladığını sorar ‘sen evin tanrısını uyandırdın’ denilirve bu nedenle ebeveynler, bu ilahiyi söyleyen ve uykunun ‘bir barın müdavimleri olan şarap içenler gibi’ gibi bebeğe de bir şeytan kovucudan (āšipu) yardım istemek zorunda kalırlar.

Buna göre ev tanrısını rahatsız etmek ciddi bir meseledir. Evin kem gözlere neden olan kuş benzeri bir yaratık olan Lamaštu gibi iblislere karşı hiçbir koruması yoktur. Bunu ise böyle bir iblisin verebileceği zararlardan bazılarını listeleyen benzer başka bir büyüden öğreniriz ‘Bebeklerin önünden geçti ve kapıyı açıp aralarında kargaşaya neden oldu. O kadınların kapısının önünden geçerek bebekleri boğdu. Kilere girdi ve mührü kırdı.’ Bu metinlerdeki ‘tanrı’ kelimesi ölüler içinde kullanılabilir ve bu nedenle Lamaštu bir dizi felakete neden olur: genç neslin ölümü, yetişkinlerin açlık çekmesi ve ataları koruyan ölen kişinin kovulması. Böyle bir bebeğin ağlaması yüzünden bütün bir aile mahvolur ve potansiyel olarak kötü etkilerini dağıtmak ve sadece yaşayanlara değil, yaşayan ve ölüler arasındaki uyum sürecini de yeniden düzenlemek için profesyonel bir büyücüye ihtiyaç duyulur.

Bunu, Sümer, Asur ve Babil halkları doğaüstü varlıklardan korunmak ve geleceği keşfetmek amacı ile şeytan çıkaranlar ve omenlerden yardım istemişlerdir. M.Ö. I. Binyılın standart Babil edebiyatında kanıtlandığı şekliyle Mezopotamya büyüsü hakkında birkaç şey söylemek gerekirse; metinlerin çoğu Mezopotamya harflerinin Sami dilinin kolu olan Akadca şeklindedir. Bu belgelerin önemli bir kısmı zengin ve karmaşık bir büyü ve tıp literatürünü oluşturmaktadır. Bu literatür semptomların tanımları, teşhisler, ritüel ve tıbbi reçeteler, büyüler ve dualar, çeşitli biçimsel olarak farklı metinsel türler şeklinde kaydedilmiştir. Bir tür zarar, kaza, korkutucu veya zararlı varlıklarla yüzleşme ve hastalığın kendisi pekâlâ bir ‘cadı’ (kaššapu, erkek; kaššaptu, kadın) yani zararlı büyüye hâkim biri tarafından yapılmış olabilir. Bir metinde ise şöyle icra edilmektedir: ‘Çünkü o, bana karşı kötülük yaptığı ve bana karşı asılsız suçlamalar uydurduğu için, ben yaşamaya devam ederken o ölsün.’ Bu cadıların yapabileceği zararların örnekleri çoktur. Sihirli heykelcikler, kötü niyetin yanı sıra şifa içinde kullanılabilir ve etkilerini yok etmek için MaqlÈ— olarak bilinen karmaşık bir ritüel kullanılırdı.

Burada cadının karşıt görüntüleri çok çeşitli malzemelerden yapılmış, tanrılara özellikle de Ateş Tanrısına sunulmuş ve ardından cadı tarafından gerçekleştirilen, bir fırında yok edilen kötü eylemlerin bir kataloğundan sonra, ritüelin her aşamasına uygun büyüler eşlik etmiştir.

Yaklaşık M.Ö. 700’lerden kalma olduğu bilinen Asurbanipal Kütüphanesinde K.2950 müze numaralı Maqlû serisinin (koruma-sağaltma büyüsü) çivi yazısı ile yazılmış ‘Burning’ adlı dokuz tabletten biri olan yedinci tableti neredeyse eksiksiz bir kopyadır ve tablette kurbanını lanetlemiş olabilecek cadıları kovma amaçlı olarak bir āšipu için ilahiler içermektedir.(Resim 4)

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]


Resim 4 Maqlu Tablet ‘Burning’ ([Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] 22.06.2021)

Bu tür uygulamalar, Eski Mezopotamya’daki insanların tehlikeli ve potansiyel olarak zararlı olduğunu düşündükleri ritüel biçimlerini inceler. Bu uygulamalardan bazıları yasalarca yasaklanmış, bazıları ise yazılı geleneğin bir parçası olmalarına rağmen zaman zaman muğlak olduğu gerekçesiyle hoş karşılanmamışlardır.

Tartışma ise, uygulayıcıların düzenli olarak gerçekleştirdiği ritüelleri ve ayrıca potansiyel bir hastalık ve talihsizlik olarak kötü ritüelin kültürel yapıları olarak var olan ayinleri de içermektedir. Öncelikle, āšipu mesleğine odaklanarak, Babil ve Asur’daki daha geniş ritüel betimlemelerini gözden geçirir. Daha sonra kötü niyetli ve tabu ritüel eylemler için Akad terimi olan kišpÅ« ile ilişkileri ve kavramları açıklar ve kišpÅ«’nun basmakalıp kadın failinin bir tartışmasını içerir.

Buda bizi Babil ve Asurluların Akadca āšipu ya da mašmaššÅ«tu (geleneksel olarak ‘şeytan çıkarma’ olarak tercüme edilir) adlı bir uzmanın yetki alanına girdiğini düşündükleri detaylı bir Sümer ve Akad metinleri grubuna götürmektedir.

Mezopotamya metinsel türleri içinde ikinci bir uygulayıcı olduğu da söylenebilir. Bu hekim anlamına gelen ašÈ— (doktor veya bitki uzmanı) geleneksel metinlerde5 semptomları tanımlayan, ilaçların hazırlanması ve uygulanmasına ilişkin talimatları takip eden kişidir. Hekim; iksirler, bandajlar, losyonlar, fitiller, lavmanlar vb. kullanırdı.

Asif'in işi pratik hekimin işidir. Yaklaşımı teorik değil pragmatiktir. Neyin işe yarayabileceğiyle ilgilenir ve etiyolojiyle çok daha az ilgilenir. Terapisi, akut ve acil semptomların giderilmesine yöneliktir. Sadece ara sıra büyülü sözler de kullanır; kullanımları ikincil ve rastgele olma eğilimindedir ve esas olarak takviye edici bir şifa verici önlem olarak hizmet ederlerdi. Burada dikkat çekilmesi gereken en önemli konu ise şeytan kovucu olarak ya da büyü rahibi de olarak adlandırılan āšipu doğaüstü güçlerle uğraşma konusunda uzmandır.

Etiyoloji ve teori ile ilgilenmenin yanında din adamları veya tapınak personelinin bir üyesi olarak da kabul edilmiştir. Metin incelemelerine bakıldığında ise; şeytan kovucusunun toplumun daha yüksek seviyedeki insanlarına hizmet ettiği anlaşılmaktadır. Kovucu hem sözlü hem de manuel olarak ayin gerçekleştirebilirdi. Bu ritüeller basit olmasının yanında kapsamlı bir şekilde ayrıntılı olarak da yapılabilirdi. Ritüel esnasında sadece şeytan kovucu ve hasta bulunur, eylem birkaç saat-gün ya da daha fazla devam edebilirdi. Ayin esnasında yağ; kutsallaştırılmış törensel içerik olarak ele alınmış, su veya ateş, (Ea ve Girra) doğal güçler olarak da ele alınabilirdi.


Doğaüstü dünyada tanrılar ve şeytanlar yaşar. Şeytan kovucu kendini tanrıların hizmetkarı olarak gördüğü için genellikle onların habercisi olarak bilinirdi. Kendini böyle tanımlama örneği ise Nineveh versiyonunun VI. tabletinin Uduh.ḫul şeytan çıkarma dizisinde görülür. Şeytan kovucu kendisi hakkında şunları söyler:

‘Ben şeytan kovucu (āšipu), Enki’nin ( Ea) baş tapınak yöneticisiyim, Lord Enki onu bana (hasta adama) gönderdi, Beni o, ona E’engurra’nın (Enki’nin Eridu’daki tapınağı) habercisi olarak gönderdi.’55
semptomları tanımlayan, ilaçların hazırlanması ve uygulanmasına ilişkin talimatları takip eden kişidir. Hekim; iksirler, bandajlar, losyonlar, fitiller, lavmanlar vb. kullanırdı.

Asif'in işi pratik hekimin işidir. Yaklaşımı teorik değil pragmatiktir. Neyin işe yarayabileceğiyle ilgilenir ve etiyolojiyle çok daha az ilgilenir. Terapisi, akut ve acil semptomların giderilmesine yöneliktir. Sadece ara sıra büyülü sözler de kullanır; kullanımları ikincil ve rastgele olma eğilimindedir ve esas olarak takviye edici bir şifa verici önlem olarak hizmet ederlerdi. Burada dikkat çekilmesi gereken en önemli konu ise şeytan kovucu olarak ya da büyü rahibi de olarak adlandırılan āšipu doğaüstü güçlerle uğraşma konusunda uzmandır.

Etiyoloji ve teori ile ilgilenmenin yanında din adamları veya tapınak personelinin bir üyesi olarak da kabul edilmiştir. Metin incelemelerine bakıldığında ise; şeytan kovucusunun toplumun daha yüksek seviyedeki insanlarına hizmet ettiği anlaşılmaktadır. Kovucu hem sözlü hem de manuel olarak ayin gerçekleştirebilirdi. Bu ritüeller basit olmasının yanında kapsamlı bir şekilde ayrıntılı olarak da yapılabilirdi. Ritüel esnasında sadece şeytan kovucu ve hasta bulunur, eylem birkaç saat-gün ya da daha fazla devam edebilirdi. Ayin esnasında yağ; kutsallaştırılmış törensel içerik olarak ele alınmış, su veya ateş, (Ea ve Girra) doğal güçler olarak da ele alınabilirdi.

Doğaüstü dünyada tanrılar ve şeytanlar yaşar. Şeytan kovucu kendini tanrıların hizmetkarı olarak gördüğü için genellikle onların habercisi olarak bilinirdi. Kendini böyle tanımlama örneği ise Nineveh versiyonunun VI. tabletinin Uduh.ḫul şeytan çıkarma dizisinde görülür. Şeytan kovucu kendisi hakkında şunları söyler:

‘Ben şeytan kovucu (āšipu), Enki’nin ( Ea) baş tapınak yöneticisiyim, Lord Enki onu bana (hasta adama) gönderdi, Beni o, ona E’engurra’nın (Enki’nin Eridu’daki tapınağı) habercisi olarak gönderdi.’

Mezopotamya’da büyücü kadınlara miUÅœ. ZU dua yardımı ile ruhları kovan, cinci kadınlara aŝiptum, bilici/kâhin kadınlara ŝā’iltum denmiştir.


Klasik biçimlerdeki Sümer büyüleri, iyi tanımlanmış bir dizi türü takip etmiştir. Bazıları doğrudan kötülüğün güçlerine hizmet eder ve şeytan kovucuyu Enki’nin yetkilendirdiği şekilde sunar. En yaygın olan büyü türüne baktığımızda ise, önce şer dediğimiz kötü güçleri ve sebep oldukları belayı genel hatlarıyla anlatır, ardından hasta olan kişiye saldırma şekilleri anlatılır ve Enki’nin hastayı nasıl iyileştireceğine dair Asalluhi’ye tavsiyeyle sona erer. Tamamı šiptu olarak adlandırılan Akadca kıratlar içermektedir. Bunlar; bir tanrıya veya bir grup tanrıya yapılan dualar, ritüelde kullanılan-sıklıkla tanrısallaştırılan bir maddeyi çağıran büyüler, konuşmacı tarafından gerçekleştirilen ritüel eylemlere odaklanmış büyüler ve doğrudan kötülüğün güçlerine hitap eden büyüler olarak ayrılmışlardır. Özellikle sonuncu büyü türü, genellikle mitolojik bir görüntü ya da kısa bir anlatı bölümü tarafından tanıtılırdı. İster Sümerce ister Akadca olsun, çoğu alıntı hedeflerinde, hastanın arındırılması, kötülüğün kovulması, istek olarak analojik büyülerle atıfta bulunulmuştur. Örneğin;

Kendimi onun üzerinde yıkadım (cadıyı temsil eden bir heykelcik) onun üzerinde su ile yıkanıyorum. Kiri ona geri veriyorum, onu almasına izin ver! Tıpkı suyun vücudumdan aktığı gibi ve onun üzerinden aktığı gibi, vücudumda, etimde (ve) damarlarımda bulunan herhangi bir kötülüğün vücudumdan su gibi kaçmasına ve vücudumdan ayrılmasına izin verin. İyilik için vücut!

Yanı sıra bazı günler belirli ritüel türleri için uğurlu sayılıyordu örneğin; büyücülük karşıtı için yeni ay günü. Ä€šipÅ«tu ritüelleri sırasında gerçekleştirilen sembolik eylemler, birkaç cümle ile anlatılamayacak kadar çeşitli ve sayısızdır. Tanrıya hitap, ilahi ve dua şeklinde bile olabilirdi. Törenin kendisi arınma, tanrılara yiyecek ve içecek sunma, tütsü yakma, önemli nesnelere veya sembollere yönelik merkezi bir işlem (örneğin; figürinlerin yok edilmesi) düğümlerin atılması ve çözülmesi, yıkanması, koruyucu muskaların yapılması ve takılması vb. içerebilirdi.

Önemli unsurlar ise şunları
i çermektedir: portatif bir sunak, üzerinde ve çevresinde belirli tanrılar için sunulan adaklar, yıkama gibi arınma ayinleri için temiz giysiler, kirlilik transferini simgeleyen ayinler ve kalıcı olarak ortadan kaldırılabilecek maddelere kirlilik ve kötülüğün aktarılmasını sağlayan ayinler ve muskalar, apotropaik figürler, fümigasyonlar (tütsüleme) ve ilaç torbaları62 gibi önleyici tedbirlerdir.

Asur dönemi büyü ve cadılara bakıldığında ise çok korkunç ve çok güçlü olduklarından bahsedilir. Kötü olan cinlerden korunmak için ise fazlası ile muskaların kullanıldığı görülmüştür. Ele geçen bir Asur yazıtında; ‘Evren onun dünyasıdır, her dağda gezinir, tüm sokakları dolaşır, evlere sızar, kalelere girer, dört yol ağızlarında bulunur. Cadı, tanrıların ağzını kapatır ve tanrıçaların dizlerini zincirler...’

Tüm bunların yanı sıra büyücülük veya cadılık, Eski Mezopotamya’da gündelik yaşamın bir parçası durumundadır ve cadılık kanunlar nezdinde de büyü yapan kişiler cezalandırılmış, büyü yaptığı kanıtlanan kadın ve erkek ise ölüm cezasına çarptırılmıştır. Öyle ki Ur-Nammu Kanunları’nın 10. Maddesine istinaden kişi eğer büyücülükle suçlanıyorsa Nehir Tanrısı’nın hakimliğine başvurulmaktadır.

Madde 10: ‘Eğer bir adam, bir adamı büyücülükle itham ederse nehir tanrısına (onun adaletine) götürülür. (Nehre atılır) Eğer nehir tanrısı temize çıkarırsa götüren (itham eden) 3 şegel gümüş tartacaktır’ denilmektedir.

Leydihan 15 Haziran 2025 00:51

Hammurabi Kanunları’nda ise;
 
Hammurabi Kanunları’nda ise;

Madde 2: ‘Eğer bir adam, bir adam hakkında (onun) büyü (yaptığını) iddia ederse ve onu ispat etmezse (edemezse), üzerine büyücülük iddiası atılan adam, nehre gidecek, (nehre dalacaktır). Eğer nehir onu çekerse (zaptederse) iftira eden onun evini (mülkünü) alacak (sahiplenecektir). Eğer o adamı nehir temize ve selamete çıkarırsa
i ftira eden adam öldürülecektir. Nehrin selamete çıkardığı (adam) iftiracının malına ve mülküne sahip olacaktır’ denilmektedir.

Bugüne kadar yapılan büyü çalışmalarında büyünün sosyal ve psikolojik boyutlarına dönülerek toplumda sihrin ortaya çıktığı ana işaret edilmeye çalışılmıştır.

Michael Perrin, büyünün toplumda ne zaman ortaya çıktığını sosyolojik bir bakış açısıyla bulmaya çalışmış ve büyücülüğün bir gruba sızmasının ve yayılmasının genellikle yeni sosyal bölünmelerin ortaya çıkmasıyla aynı zamana denk geldiğini belirtmiştir. Çünkü büyücülük genellikle başkalarına karşı güvensizliğin hissedilebildiği bir evrende yayılmıştır ve her insan kıskançlık ve imrenerek bir başkasına uzaktan ve gizlice zarar vermek istemi sonucu yayılım göstermiştir demiştir.

1.5. Büyü Çeşitleri

Büyünün dayanağını düşünce ilkeleri bağlamında analiz edersek, muhtemelen bunların ikiye ayrıldığını görürüz.

Birincisi; benzerin benzerini üretmesi veya bir sonucun sebebine benzemesi, ikincisi ise; bir zamanlar birbirleriyle temas halinde olan şeylerin, fiziksel olarak temas kesildikten sonra da birbirlerine uzaktan etki etmeye devam etmeleridir. İlk ilke Benzerlik Yasası, ikincisi ise; Temas veya Bulaşma Yasası olarak adlandırılır. Bu ilkelerin ilkinden, yani Benzerlik Yasasından büyücü, yalnızca taklit ederek arzu ettiği herhangi bir etkiyi yaratabileceği sonucunu çıkarırken, Temas veya Bulaşma Yasası dediğimiz ikincisinde ise; maddi bir nesneye ne yaparsa yapsın bu o kişinin vücudunun bir parçası olsun ya da olmasın, aynı şekilde etkilemeye devam edeceği çıkarımına varılabilir. Bu ilkelere göre ilk büyüler sempatik adı altında benzerlik (homeopatik) ve temas-bulaşma büyüleri olmak üzere ikiye ayrılmaktadır diyebiliriz.


1.5.1. Sempatik Büyü
1.5.1.1. Homeopatik ve Temas - Bulaşma Büyüleri

Büyülü düşünmenin bu iki biçimi ideal olarak görülmektedir ve Frazer, pratikte bunların çoğu zaman birleştirildiğini kabul etmektedir. Örneğin; kilden bir heykelcik yapmak ve onu iğneler ile delmek, eğer kurbanımın iğneleri batırdığım noktalarında yaralanmasına sebep oluyorsa, homeopatik bir sihirdir. Kurbanın saçının, tırnaklarının
v eya giysisinin bir kısmını heykelciğe dahil edersek ise, bulaşıcı büyü kullanmış oluruz der. Birçok kültürde bir heykelciği şekillendirirken her iki işlemi aynı anda yapmak çok yaygın olduğu için, onu sempatik ilkeye de uygun olacak şekilde analiz etmeye özen gösterilmelidir.

Hem homeopatik hem de bulaşıcı büyü, daha yakından analiz edilebilecek bir sempati kavramını temsil etmektedir.

Örnek olarak, gerçekleştirilen büyülü bir durum genellikle istenen sonuçları taklit etmektedir. Kişinin konuşma ve hareket etmesini engellemek için eğer bir kurşun tableti delersek ve tablete uygulanan eylemi bir bağlayıcı olarak kullanırsak onun hedeflenen şeye aktarılmasını bekleriz.

Bunun sonucunda sempatik davranmış oluruz. Bu aslında homeopatik büyünün arkasındaki fikirdir. Bununla birlikte, büyü eylemi ile onun amaçlanan etkisi arasındaki sempatik ilişki, etkilerin uzayda farklı bir noktada ve zamanın daha sonraki bir noktasında kurbana aktarılması veya iletilmesi gerektiğini ima eder. Bu aktarımlar kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Örneğin; Azande, aktarımı büyü ve büyücülüğün ‘mbisimo’ ya da ‘ruhu’ olarak adlandırdıkları şeye atfetmişlerdir.

Büyüsel işlemin kendisi kurbanın eşyalarına veya vücut parçalarına yöneliktir. Örneğin bir Yunan büyücü, erotik duygu ateşini kişiye aktarmak istiyorsa, kurbanın saçını ve giysilerini yakar. Bruhl, bulaşıcı sihri, bir kişi ile eşyaları arasında özel bir bağlantı olduğu zaman mistik ilişkiler fikri ortaya çıkar demiştir. İnsanın kullandığı şeyler, giydiği elbiseler, silahları, süsleri onun bir parçasıdır yani kişinin kendisidir. Yani hiçbir şekilde bu nesneler kişinin kendisinden ayrılamaz.

Daha temelde bulaşıcı büyünün varlığı, genişletilmiş bir ‘kişilik’ kavramını ima etmektedir. Bir kişinin sahip olduğu eşyaların ya da vücut parçalarının dağıtılabileceği ve bir anlamda bu donanımların ve parçaların kişiyi kopyaladığı düşünülebilir. Büyü, dağıtılmış parçalar üzerinde hareket etmenin bütünü etkilemeye devam edeceği inancından yaralanır. Sempatik ilişki, üzerinde etkide bulunulan kişinin parçasının sihirli bir şekilde onun tümünü temsil ettiğini ve bu bağlantının zaman ve mekânda belli bir mesafede ona etki etmeye devam ettiğini garanti eder. Bir kültürün, kişiliğin diğer sosyal veya kurumsal şahsiyet biçimlerine uyabilen veya uymayan büyülü davranışların
21 özel olarak gösterildiği gibi kişiliği nasıl kavradığını da düşünmek en önemli meselelerden biridir.

1.5.2. Ak Büyü ve Kara Büyü
Ak büyü, umumi anlamda insanlar ve toplumun esenliği için yapılan bir uygulama türüdür. İyileştirme ve arındırma ritüelleri; hastalığa yakalanmış bir insanı, kuraklık, bir kaza sonucu yaralanma, maddi hasarı önleme, doğum sonrası yeni doğanları ve kadınları kötücül durumlardan koruma ve iyileştirme, ülkeyi kirleten kötü güçlerden arındırma gücüne sahip olan iyi büyüyü yani ak büyüyü içermektedir.

Din ile karıştırılmış büyüler sergilemesinin yanında, tabiatın sıradanlığı, gizli ama gerçek ve sağlam bir inanç temeli oturtulmuştur.

Ak büyü genel anlamda bakıldığında, dinden ve dinin kutsal bildiği temellerden faydalanır. Din adamlarının büyüye katkısı fazlasıyla görülmekte ve duaların yanında kurbana da ihtiyaç duyulmaktadır. Bu büyü, kişilerin gözleri ile görülebilen ‘güçleri’, ve tabiat habitatını kendi yanına çekmeye çalışır.

Kullanılan formüller ve amaçları doğrultusunda kara büyüden çok farklı olduğu söylenebilir. Ak büyüde ateş, altın, fasulye, fildişi, gümüş, horoz, incir, sarımsak, su, süt, sirke, tavuk, zeytinyağı, tuz, inci, ayçiçeği, elma, elmas, kurşun, kuşkonmaz, portakal kullanılmaktadır. Kara büyüye baktığımızda ise; ölen şeylerden parçalar, idrar, kan, karga, kara kedi, kurbağa, kurt kanı, timsah dişleri, mezarlık toprağı, kara tüy, yarasa gözü ve kanı kullanılmaktadır.

Kara büyü, ak büyünün aksine insan yaşamı, sağlığı, malı ve oturduğu konutuna zarar vermek, sevenleri ve evlileri ayırmak, düşmanı hasta etmek, sakatlamak, öldürmek gibi eylemler için kullanılan büyü türüdür. Amacı iyilikten ziyade kötülüktür ve ak büyü ile tam bir çelişki içindedir. Ak büyünün aksine dinden ve dinsel yönden kudretli objelerden yararlanma amacı olumsuz yöndedir. Dine küfür niteliğinde görüldüğü için kara büyü ile uğraşan kişilere günahkâr olarak bakılmaktadır.

Malinowski ise; kara büyü ile bayanları zinanın sonuçlarından korumak, hukuk kurallarından kaçmanın en etkili yöntem olduğunu savunmanın yanında, kötücül
22 dediğimiz, mahsullerin tahribi, balıkçılıkla uğraşanların çalışmalarını engelleme, domuzları ormana çekmek, muz, ceviz ve palmiye ağaçlarının ölümüne de sebep olabilen çok geniş bir çeşitlilikten bahsetmiştir.

1.6. Büyü ile Alakalı Temel Kavramlar
1.6.1. Tılsım

Arapça bir kelime olan tılsım muhtemelen kökeni Yunanca’ya dayanan ve kutsanmak anlamına gelen Telesma’dan (τελεσμα) türemiştir. Tam olarak büyülü güçlere verilen teslimiyet eylemidir. İngilizce’deki tılsımlar ve nazarlıklar için kullanılan diğer kelimeler arasında yine kökeni Yunanca periapt (περίαπτ) phylakteria (ϕúλακτήρία) kelimeleri de bulunur. Tılsım her zaman bir nedenle hazırlanmıştır.

Gizemli bir güç taşıdığına inanılan şey; kimse anlamına da gelen aynı zamanda iyiliği çekmek, kötülüğü önlemek manasında da kullanılmıştır.

Bununla birlikte, Orta çağ araştırmalarında uzmanlar, genellikle amaç ve kullanım bakımından muskalara benzese de, bunları ayrı ayrı ele almışlardır. Tılsımların ayırt edici özellikleri ise; üzerlerinde yazılı kelimeler veya en azından harfler bulunmasıdır. Bu tür yazıtların gücü en az bitkiler ve hayvanlar kadar büyüktür.

Ünlü Altın Şafak Tarikatı’na göre; bir tılsım güç ile yüklü sihirli bir figürdür. Tılsım yapımında çok fazla özen gösterilmelidir.

Mümkün olduğu kadar evrensel güçleri (tezahürlerine bağlı olarak, genellikle ruhlar, melekler ve doğaüstü olarak adlandırılan gezegensel veya temel kuvvetler) temsil edecek şekilde yapmak ve çekmek istediğimiz kişilerle tam bir uyum içinde olması önemlidir.

Kuvvetlerin uygun şekilde yönlendirilmesine ve kullanılmasına yardımcı olmak için ise, onlara belirli semboller, renkler, sayılar ve mühürler atfedilmiştir. (Resim 5)


[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]
Tablo 1. Tılsımlar için gezegensel özellikler
The Complete Book of Amulets and Talisman, Migene Gonzalez-Wippler, 1991, s. 205. Örneğin; Venüs, aşkı ve zevkleri kontrol eder. Jüpiter, onur ve zenginlik verir vb. mühürler ve tılsımlarda kullanılan çeşitli gezegen ruhları da bu bölümde bahsedilmiştir

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]


Resim 5. Ay ile ilişkili olan gümüş için önerilen üç simya sembolü

The Complete Book of Amulets and Talisman, Migene Gonzalez-Wippler, 1991, s. 64.

Bunlara sayı verilmesinin sebebi ise; gezegen tılsımlarının çoğu Kabalistik tılsımların karşılığına gelen geometrik şekillerden yapılmış olmasıdır. Örneğin; sayısı yedi olan Venüs tılsımı yedigen şeklinde yapılmıştır. Sayısı beş olan Mars tılsımı beşgen şeklinde olmuş ve bu böyle devam etmiştir. Bazen büyücü gezegensel güçler yerine temel güçleri kullanmayı uygun görür ve aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi renkleri ve geometrik şekilleri de kullanabilir. (Resim 6)


Leydihan 15 Haziran 2025 00:54

Elementlerin Geometrik Şekilleri
 
[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]

Resim 6 Elementlerin Geometrik Şekilleri
The Complete Book of Amulets and Talisman, Migene Gonzalez-Wippler, 1991, s. 205.


[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]

Tablo 2. Tılsım İçin Elementlerin Özniteliği
The Complete Book of Amulets and Talisman, Migene Gonzalez-Wippler, 1991, s. 206. Bazen büyücüler gezegensel yerine elemental kuvvetleri kullanmaya karar verir.

Bu durumda tablo 2’de gösterildiği gibi tılsımın hazırlanması için renkler ve geometrik formlar kullanılır.

Tattwa elementleri her birine verilen Sanskritçe isimdir ve insani kaygıları kontrol eder. Toprak; iş, para, istihdam.


Hava; sağlık, hastalık, sıkıntılar, tartışmalar, anlaşmazlıklar.

Ateş; güç, hakimiyet, otorite, prestij.

Su; aşk, evlilik, zevkler, mutluluk, sanat, doğurganlık.

Eter; tüm manevi konular.

Aşağıdaki tabloda tılsımların hazırlanmasında kullanılabilen temel kuvvetler ve ruhların isimleri görülmektedir. Tanrı’nın ilahi isimleri, baş melekler, melekler, hükümdarlar ve krallar ile geleneksel olarak ilişkilendirilen her şey tılsım hazırlanmasında kullanılabilir.

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]
[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]



Tablo 3. Elemantel Kuvvetler ve İlahi Özellikler

The Complete Book of Amulets and Talisman, Migene Gonzalez-Wippler, 1991, s. 206.


Tüm bu sembol denilen şeyler, yapan kişi tarafından dikkate alınmıştır. İdeal olarak tılsımlar, etkisi istenen gezegene atfedilen metalden yapılmalıdır fakat bu mümkün olmadığında metalin yerini gezegensel veya temel renkler alacak şekilde parşömen kullanılmıştır. (Resim 7) Başka bir deyişle, parşömen gezegenin veya kullanılan elementin rengiyle boyanmış ve tüm o çeşitli yazılar, temel kuvvetlerin kullanılmasına bağlı olarak siyah veya tamamlayıcı gezegen ve element renginde boyanmıştır.

Ether/Ruh Eheieh and
Ahla
EXARP
HCOMA
NANTA
BITOM
ELEXARPEH
COMANANU Yeheshuah
TABITOM and
ˉ Yehovashah

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]


Tablo 3. Elemantel Kuvvetler ve İlahi Özellikler

The Complete Book of Amulets and Talisman, Migene Gonzalez-Wippler, 1991, s. 206.

Tüm bu sembol denilen şeyler, yapan kişi tarafından dikkate alınmıştır. İdeal olarak tılsımlar, etkisi istenen gezegene atfedilen metalden yapılmalıdır fakat bu mümkün olmadığında metalin yerini gezegensel veya temel renkler alacak şekilde parşömen kullanılmıştır. (Resim 7)

Başka bir deyişle, parşömen gezegenin veya kullanılan elementin rengiyle boyanmış ve tüm o çeşitli yazılar, temel kuvvetlerin kullanılmasına bağlı olarak siyah veya tamamlayıcı gezegen ve element renginde boyanmıştır.

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]

Resim 7 Seals of Talisman of the Sun, Venüs and Mercury. The Complete Book of Amulets and Talisman, Migene Gonzalez-Wippler, 1991, s, 204.

Büyülerde bulunan büyüsel etkinliklere inancı olan ilkel insanlar tarafından gerçekleştirilen büyüsel eylemlerin metinleri ve formülleri incelenirken determinantta üç temel unsur bir araya getirilmiştir.


İlk madde; rüzgar, gök gürültüsü, dalga ve çeşitli hayvan sesleri gibi doğal sesleri taklit eden seslerdir. Bu seslerin belirli fenomenleri simgelediğine ve onları sihirli bir şekilde ortaya çıkardığına inanılıyordu. Öte yandan, bu tür sesler, sihirle ulaşılan amaç için arzu edilen ve uygun olan bazı duygusal durumları ifade etmiştir.

İlkel insanın muska anlayışındaki ikinci temel unsur, ihtiyaç duyulan şeyleri çağıran, organize eden veya düzenleyen kelimelerin kullanılmasıdır. Büyücü bu muskaları kullanarak ya çağırdığı hastalığın tüm semptomlarını anacak ya da ölüm getirecek bir şey söyleyerek kurbanın akıbetini anlatacaktır. Benzer şekilde, sihirbazlar şifa büyüleri yaparken, sağlığı ve fiziksel gücü göstermek için muska kullanırlar. Bütün bunların dışında sihirbaz, tılsımın baskısı altında büyü yaparken hissettiği heyecanı ve bu heyecana anlam veren eylemleri anlatmak için kelime ve cümleler kullanmıştır. Kötü büyüde büyücü, kurbanın vücudunun iç organlarını ve çeşitli kısımlarını kızgın bir tonda göstererek ‘kırıyorum-burkuyorum yakıyorum-parçalıyorum’ gibi kelimeleri tekrarlar.

Bu bize neredeyse tüm tılsımların ritüellerin biçimlerine göre düzenlendiğini ve sözcük seçiminin sihirli öğelerle aynı olduğunu göstermiştir. İlkel halkların muskasındaki üçüncü temel unsur ise; mitolojik ifadelerdir ve hemen hemen tüm tılsım ve ritüellerde bunların yerini alabilecek başka bir unsur yoktur. Burada, ilgili kültürün büyüsünü efsaneden miras alan atalara ve kahramanlara atıfta bulunulmaktadır.

Tılsımların başka bir boyutundan bahseden Mircae Eliade, insanların yanlarında taşıdıkları tılsımlar aracılığı ile temsil edilen kutsal bölgenin kapsamı içerisinde yer aldıklarını söyler.

Örneğin tüm ay muskaları ve takımyıldızları (yeni ay, yarım ay, dolunay vb.) ay ile ilişkilerini etkiler. Bu nedenle ay tılsımını taşıyan kişi, ayın kutsallığına sahip olur ve rünün içerdiği büyü sayesinde ay ile bütünleşir.

Benzer şekilde Hristiyanlığın sembollerinden biri olan haç da Hristiyanlar tarafından muska olarak kabul edilir.


Onlara göre haç, Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinin bir simgesidir, Hz. İsa ile bütün olmayı ifade etmiştir. Bu nedenden dolayı Hristiyan, kendisini İsa'nın çarmıhta çektiği acıların ortağı olarak görür.88

Günümüzde ülkemizde kullanılan, nesilden nesile aktarılan pek çok tılsım çeşidi bulunmaktadır. Bunlar dilek dilemek, hastalıkları iyileştirmek, insanlar arasında sevgiyi oluşturmak, insanları birbirinden ayırmak için kullanılmaktadır.

1.6.2. Mana
Mana kelimesi Polinezya kökenli olup, mistik ve majik güç’den gelmektedir. Bazı insanlarda, hayvanlarda, bitkilerde ve tabiat unsurlarında bulunan olağandışı belirti ve işlevlerle kendini belli eden mistik ve büyülü güçtür.

Tanrıların ve doğaüstü güçlerin mana ile yüklü olduğuna inanılır; bu güç onlardan liderlere geçer. Liderler; toplumdaki yerlerini göz önünde bulundurarak bunu kabilelerinin üyelerine aktarır. Çeşitli uygulama ve süreçlerle elde edilen mana, olumlu yönüyle insanlara zarar verebilen, olumsuz yönleriyle ise insanlara fayda sağlayabilen değerli bir güçtür. Bu bağlamda mana dolu bir kişiden veya şeyden kaçınmak gerekir. Büyünün paradoksal alanı, mana inancı ile beslenir ve geliştirilir. Tabu’nun kökeninde de aynı inanç sistemi bulunmaktadır.

Mana kelimesi ilk olarak 1889’da antropolog R. H. Codrington tarafından tanıtılmıştır. İnanç şekline baktığımızda ise çeşitli adlar adı altında farlı toplumlarda görülür. Örneğin; Irakular’da ‘orenda’, Algonkinler’de ‘manitu’ ya da ‘manito’, İtiru Pigmelerinde ‘megbe’, Kongolular’da ‘elima’, Eskimolar’da ise ‘sila’ adı ile anılmaktadır.

Bir takım insanlarda, hayvanlarda, bitkilerde ve tabiat olaylarında bazı olağandışı işaret ve işlevlerle kendini belli eden doğaüstü gücün Melanezya’daki karşılığı ‘mana’ dır.

Belirli olabilecek nesnelere kuvvet kazandıran ve kelimenin gerçek anlamıyla nesneleri gerçek kılan bu çeşit bir gücü Melanezya halkı da başka topluluklardan tanımaktadırlar. Siular’da mana ‘wakan’ şeklinde ifade edilmiştir.


Burada en önemli olan nokta ise yalnızca tanrılar, kahramanlar, ölülerin ruhları veya kutsal sayılabilecek şeylerle ilişkiye girmiş olan insan ve nesneler yani büyücüler, fetişler, putlar vb. mana’ya sahip olabilmektedirler. Bu büyüsel-dinsel çeşitliliği benzetme yapan ve ilkel haklardan bahseden en son etnologlardan biri Schebesta’dır.

Ona göre; ‘megbe’ her yerdedir, ama güç ne aynı yoğunlukta ne de benzer görünüşlüdür. Schebesta’ya göre megbe, bazı hayvanlarda çok zengin, yetenekli ve başarılı olarak görülen insanlarda çok fazla iken, kimi kişilerde yok denecek kadar azdır. Schebesta’ya göre bu güç, totemde değişime uğrayarak başka bir insana geçse bile, bir gölge ruha bağlı gözükmekte olduğu için, taşıyan asıl kişi öte dünyaya göçtükten sonra kaybolduğu düşünülmektedir.

İlk incelemeler sırasında (mana, wahan, orenda vb) arasında çok önemli farklar olabileceği de gözden kaçmamalıdır. Örneğin; P. Radin, William Jones, Fletcher ve J. N. B. Hewitt’in ‘wahanda’ ve ‘manitu’ terimleri ile ilgili yapmış oldukları incelemelerde elde edilen sonuçlar neticesinde bu kelimelerin ‘muhteşem, kutsal, güçlü, yabancı, önemli, olağanüstü’ anlamlarını da taşıdıkları ve ‘içkin güç’ denilen kelimeden çok uzak oldukları sonucuna varılmıştır. Radi’den aktarım ile Boas; bireyin dini yaşamını ilgilendiren temel kavram, insan yaşamını etkileyebilecek ve dolayısıyla kişinin faaliyetlerinden etkilenebilecek olan büyü gücünün varlığına inançtır.

Bu anlamda mana’nın gücü insanın özelliklerinden üstün olan harika nitelikler olarak anlaşılmalıdır. Hint zihninde ise; ‘sihirli güçlerin varlığına olan inanç çok güçlü olduğu için, tüm eylemleri kendisine dost olanların iyi niyetini koruma ve düşman olanları kontrol etme arzusu tarafından düzenlenir’.


1.6.3. Nazar
Kökeni Arapça olan nazar kelimesi, Türkçe de genel anlamda göz değme anlamında kullanılmaktadır. Osmanlıca ise isâbet-i ayn (göz değme)’dir.

İngilizce anlamına baktığımız da ise; evil eye (kem göz, nazar)’dır. Bazı insanlarda bulunabileceğine inanılan; özellikle çocuklara, evcil hayvanlara, evlere, mülklere ve hatta cansız nesnelere olmak üzere insanlara, gözlerden uzaklara ateş edebilen ve zarar verebilen inanılmaz ve ölümcül bir güçtür. Kıskançlık, kötü niyet ve psikolojik duygulara dayanan bu çarpıcı gücün, ruhun açılış noktasından yani gözlerden fışkırdığı ve kurbanı vurduğuna inanılır. Gözün işaret ettiği bu vurucu kuvveti engellemenin ve zarardan korumanın ilk yolu ‘göze göz’ dür. Bu karşıt bir fikirdir. Bu nedenle renk ve göze benzer bir şekle sahip her nesne, olduğu gibi veya bazı ek unsurlarla, nazardan korunmak için bir savunma aracı olarak, başka bir deyişle tılsım olarak kullanılmıştır.

Babil halkı, muskayı nazara karşı kullanmasının yanında, Eski Mısır'da ‘Osiris'in Gözü’ veya ‘Horus'un Gözü’ olarak bilinen muskalar çok ünlüdür. Başka bir benzerliği nedeniyle sıklıkla kullanılan bir diğer nesne ise deniz kabuğudur. Birçok kültürde nazara karşı muska olarak kullanılmışlardır. Nazar’a karşı nazar inanışları günümüzde hemen hemen tüm İslam ülkelerinde oldukça yaygındır.

Günümüzde hâlâ Avrupa’nın belirli yerleşimlerinde, İtalya ve Balkanlar’da nazar inancı çok yaygındır. Yunanlılar için ‘mati (μάτι) ya da matiasma (μάτιασμα)’, Araplar için ‘el ayn ya da isabet-i ayn’, İranlılarda ‘bed nezer’, Hintlilerde ‘sıkr’ olarak geçen ve çok çarpıcı olduğu düşünülen bu kuvvetin ise Türkiye’deki adı ‘göz değmesi, göze gelme, pis göz, kem göz veya kötü göz’ olarak geçmektedir.


Birçok kültür, Tanrı'nın gözü olduğuna inanılan göz imgesini nazara karşı bir muska olarak benimsemiştir.

Örneğin: Modern Meksika'da Huichol Kızılderilileri, insanları, evleri ve tarlaları nazardan koruduğuna inanılan Ojo de Dios veya Tanrı'nın Gözü dedikleri bir göz tılsımı hazırlarlar. Nazarlık, çubuklardan ve renkli ipliklerden hazırlanır, her renk özel bir koruma türünü gösterir. Aynı tür muska, Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatı kesimindeki Amerikan Kızılderilileri tarafından hazırlanır.

Porselen gözler ayrıca nazardan caydırıcı olarak iğnelere veya bileziklere takılır. Bunlar Latin Amerika'da çok popülerdir ve genellikle küçük çocukları komşuların ve kötü niyetli kişilerin kıskançlığından korumak için kullanılır.


Nazarın kötücül güçlerine inanç birçok kültürde geçerli ve muhtemelen prehistorik dönemlerden kalmadır. M.Ö. 3000 yıllarından kalma Sümer ve Babil çivi yazılı metinlerinde nazar kelimesinin ilk kayıtları bulunmaktadır.

Sümerce IGI-ḪUL kelimesi tam anlamıyla ‘göz nazarı’ anlamına gelmektedir. Sümerler kendilerini kötü düşmanlardan ve yaşamış oldukları kaygılı hayattan kendilerini korumak için tılsımlar, sihirler kullanmışlar ve nazardan korunmak ve evlerini korumak içinde hem yazılı hem de yazısız çeşitli muskalar taşımışlardır. Evlerini korumak için kil içinde temellere ve duvarların içine gömmüşlerdir.

British Museum’daki tılsım ve nazarlıklar M.Ö. 2500’den önce yapılmıştır. Bunlar arasında dikkat çekenler hayvanlar, kuşlar, balıklar v.b’dir. (Resim 8)

Leydihan 15 Haziran 2025 01:02

Babil ve Asur Tılsımları
 

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]


Resim 8
Babil ve Asur Tılsımları British Museum Amulets and Superstitions, Ernest Alfred Wallis Bugge, 1930, s. 84.

Görselde de görüldüğü üzere;

1)
İki hayvanın baş kısmı birleştirilmiş (boğa ya da aslan?), sembolik olarak iki kat gücü temsil etmektedir. Bütün hayvanlara bu şekilde muamele edilmiş ve bu çağlar boyunca varlığını sürdürmüştür.

2) Mısır’da olduğu gibi sırlı kilde, doğurganlığın sembolü olan kurbağa.

3) İki balık, yan yana, doğurganlığın simgesi. Bunlar burçlar kuşağından balık burcunu temsil eder ve yıldızlara ait bir öneme sahiptir.

4) Boğa, gücün ve erkekliğin sembolü. Mısır Kraliyet ünvanı olan ‘güçlü boğa’ ile karşılaştırın.

5) Domuz? Muhtemelen doğurganlığın simgesi.

6)
Erkekliğin simgesi olan koç.

7) Yırtıcı bir kuş mu? Anlamı bilinmiyor.

8) Kutsal bir boğa. Bazı zamanlar alnında bir üçgenle işaretlenir. Herodot şöyle der: Apis Boğasının alnında beyaz bir üçgen olduğunu ve Apis’in bronz figürlerinde veya kutsal Memphis Boğasında bu beyaz alevin alnına işlenmiş üçgen bir gümüş parçasıyla temsil edildiğini söyler. Bu figür mumyalanmış bir Apis Boğası şeklindedir. Kesin anlamı bilinmemektedir.

9) Bir aslanın başı, gücü sembolize eder.

10) Bir at. Sembollerle ifadesi bilinmiyor. Bu muskanın en eski örneği altından yapılmıştır ve Chaldees ‘in Ur şehrinde bulunmuştur. Muhtemelen erkekliği ve doğurganlığı sembolize etmektedir.

Keçi ve buzağının muska figürleri oldukça yaygındır ve Kaptan Spencer Churchill’in elindeki bir mühür üzerinde misk kedisi yontusu görülmektedir


Bu döneme ait çivi yazılı tabletlerden birinde metin şöyle geçmektedir:
. . . LAL2-LAL2 . . . -tum ka-sa-a-tu¹ a-a-lu-u ša
ameli i-kat-tam :
GIGAL-LU MULU BA(?)-DUL
. . . . dal-ḫa-a-tum ka-sa-[a]-tu :
GAR-LAL-A-AN
. . . . . ka-ba-a-ti ša ma-a-tu :
KALAM-MA-GE
. . . . GIG-GA [:] mu-şam-ri-sa a-tu¹ ša ni-ši :
NAM-MULU-GIŠGAL-LU-GE
5. [IGI - GAR - ḪU]L - GIM - MA [:] i - ni li - mut - tum
mut - tal - lik - tum :
PAP - ḪAL - LA - GE
[UB-KU AB]-ŠI-IN-BAR [:]
a-na tub-ḳa ip-pal² -lis-ma
tub-ḳi u-ri-iḳ :
UB IM-SU
[DA-KU AB]-ŠI-IN-BAR [:] ana ša-ḫat ip-pal² -lis-ma
³ ša-ḫat u-ri-iḳ :
DA IM-SU
[DAGAL KALAM-MA] AB-ŠI-IN-BAR :
ana⁴ maš-tak
ma-a-tu¹ ip-pal-lis² -ma maš-tak ma-a-tu u-ri-iḳ :
DAGAL KALAM-MA IM-SU
[MULU-GIŠGAL-LU]-PAP-ḪAL-LA-KU AB-ŠI-IN-BAR
GIŠ-KUD-KUD-DA-GIM TIG-KI-A IM-MI-IN-GAM
10. ana a-me-lu mut-tal-li-ku ip-pal²-lis-ma ki-ma iṣ-ṣi
nak-su še-ıb-ri ki-šad-su ur-da-du-ud

DINGIR-EN-KI MULU-BI :
ͥ ᶩ ͧ Ea ameli MU⁴-a-tim
i-mur-ma :
ŠI-U-NE-IN-GAB
Büyük Sümer Tanrısı Ea, genellikle dişi iblis Tiama şeklinde kişileştirilen nazar ile sürekli savaş halindeydi. Ancak çoğu eski yazılarda, nazarı tasvir etmenin en yaygın yolu göz şeklinde idi. (Resim 9)


[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]



Resim 9 Nazara karşı kullanılan çok yaygın bir tılsım.

The Complete Book of Amulets and Talisman, Miracle Gonzalet Wippler, 1991, s. 167.

Tarihimizin çok erken dönemlerine ait birçok büyülü eserde de ‘gözün içindeki küçük adam’ dan söz edilir fakat bu elbette ki kişinin birinin gözlerine baktığında kendisini gördüğü yansımasıdır. Bu ‘küçük adamın’ çok güçlü olduğuna ve birçok durumda nazarın arkasındaki uğursuz güç olduğuna inanılıyordu.

Kuran'da nazar olayına da dikkat çekilmiştir. Kalem Suresi 68/51'de, zikri inkar edenlerin zikri (K. Kerim) duyduklarında adeta gözlerini üzerinize çevirecekleri söylenmekte ve nazarın insanlar üzerindeki etkisinden de bahsedilmektedir. Tüm toplumlarda yaygın olarak kabul edilen nazar inancı, Yahudilerin kutsal kitaplarında da yer almaktadır. Çünkü Yahudi kutsal yazılarında nazar ölümle ilişkilendirilir ve Babil Yahudilerinin Talmud'unda da şu anlayış vardır: Yüz kişiden sadece birinin ölümü doğaldır ve diğerleri her zaman nazarın kurbanıdır şeklinde açıklanmaktadır.


Eski İbraniler, büyü uygulamalarına karşı şiddetli yasaklara rağmen, bazılarını koruma olarak kullanmayı başarmışlardır. Çocuklarını gizlice mübarek Sabbath103 mumlarının dumanından geçirerek nazardan korumaya çalışmışlar ve Davut Yıldızı'nın nazara karşı güçlü bir kalkan olduğuna inanmışlardır. Dua şallarındaki püsküller ile rahibin cübbesine takılan çanlar, muhtemelen, özünde muskaydı. Saçaklar ve çanlar, eski çağlardan beri kötülüğe karşı tılsım olarak kullanılmıştır. Mısırlılar, Babilliler ve Asurlular, kötü ruhları kovmak için çanları kullanmışlardır.

Komşularının büyüsünden derinden etkilenen İbranilerin, onların büyüsel inançlarından bazılarını kopyalamış olmaları çok olasıdır.

Sonuç olarak baktığımızda ise bu inanç kompleksi, gözün zarar verebilen, soldurabilen veya yok edebilen enerjiyi yansıtan aktif bir organ olduğu fikrini destekler niteliktedir.

Kalpte ortaya çıkan duyguların veya eğilimlerin taşıyıcısı olarak göz, özellikle başkalarının iyi talihini görmenin uyandırdığı ve hayatın tüm iyiliğinin kıt ve sınırlı olduğu fikriyle beslenen haset eğilimi ön plana çıkmaktadır.

Nazar’ın gönüllü olduğu kadar istem dışı çalışması, güç ve canlılığın sembolleri olarak gözlerin cinsel organlarla ilişkisi, rakiplerin itibarını sarmak için nazar suçlamalarına başvurmak, nazarın var olan en tehlikeli ve ölümcül kötülük güçleri arasında olduğu ve bu nedenle çok korkulması ve karşı korunma gerektiren bir güç olduğu fikri ise tüm toplumlar tarafından kabul görmüştür.


1.6.4. Nazarlık
Arapça anlam karşılığı ‘temaim’106, İngilizce de anlam karşılığı ise ‘charm’107 ya da ‘amulet’108 olarak ifade edilen, nazarı kişiden koruduğuna ve ondan uzaklaştırdığına inanılan muska çeşididir. Muskanın nazarı yok ettiğine ve etkisiz hale getirdiğine inanılır. Çeşitli şekillerdeki nazarlıklar, giysinin görünür kısmında taşınabildiği gibi görünmeyen kısmına dikilmiş çeşitli nesnelerden de (mavi kumaş, mavi boncuklar, çimen, sarımsak, leylek gübresi, deniz kabukları, yumurta kabukları, eski para, kurşun, yazı kâğıdı vb.) oluşur.

Nazarlıklar ayrıca evleri, hayvanları, tarlaları ve bahçeleri tehlikelerden korumak içinde kullanılmaktadır. İnsanları, özellikle çocukları korumak için en yaygın kullanılan nazarlık göz şeklinde olandır.

Dünyada kullanılan pek çok tılsım çeşidi olduğu iyi bilinse de en yaygın tılsımların düğüm şeklinde olduğu bilinmektedir.

Dünyanın hemen her yerinde nazarlık yerine düğüm taşındığını söyleyen Eliade, bu tür nazarlıkların genellikle evlilikleri ve genç evli çiftleri koruma amacı üzerine iplik ve düğüm şeklinde kullanıldığını söylemiştir.

Günümüzde Müslümanların evlerinde astıkları Ayetel Kürsi duaları bir nevi muskadır. Çünkü insanlar kem gözlerin kendilerine dokunamayacağına ve dua okunan eve kötülüğün giremeyeceğine inanılır. Nazar için yazılan bir diğer dua ise Yusuf Suresi'nin 12/67 ayetleridir.

Nazarın insanlar üzerindeki etkisi konusunda farklı görüşler olsa da, genel olarak konuşursak, nazar değen kişiler hastalandıklarında esneme, gerilme ve gözlerinden yaş gelme sıklıkla görülebilir. Bunun yanında ise baş ağrısından kişi kafasını yukarı kaldıramayacak kadar güçten düştüğüne inanır.

1.6.5. Muska
Arapça anlamı ‘hırz’ olan kelime; koruma veya sığınak anlamına gelmektedir. Bunun yanında muska kelimesi göz değmesi denilen nazar için kullandığımız nazar boncuğu olarak da kullanılmaktadır. Tılsım anlamına geldiği de söylenebilir. 113 Ayrıca; koruma, penah, maaz ve melce kelimelerinin yerine de kullanılmasının yanında iltica, sığınılacak yer anlamına da geldiği söylenebilir.

Sahibini tehlikeli dış etkenlerde ve çeşitli zararlardan koruyabilen, büyülü ve dini güçler içerdiği kabul edilen doğal veya insan yapımı bir nesnedir. Dinanizmin dünya görüşüne bakıldığında ise, nesnelerin pozitif veya negatif güç taşıdığı inancı, muskaların ortaya çıkmasında her zaman ana etken olmuştur. Doğada bulunan canlı ve cansız nesnelerin parlaklığı, zenginliği, gücü ve tükenmezliği insanı bazen öz ve biçim gibi göze çarpan özellikler karşısında şaşırtmanın yanında, bazen de kendi felaketlerinin ve mutluluğunun bu nesnelerde saklı olduğunu düşünerek korkması ve bunları kendi hizmetlerinde kullanmak istemesine sebep olmaktadır.

Nehir çakılları yaygın nesneler olmasının yanında, doğal olarak erkek cinsel organlarına veya hamile kadına benzeyen örneklerde doğurganlık muskaları olarak kullanılmışlardır.115 Garip şekilli taşlar, hayvan kemikleri, boynuzlar, pençeler, dişler, ahşap ve metalden yapılmış figürler, kağıt üzerine yazılmış dualar, deri ve kumaş parçaları, büyülü metinler, çizilmiş şekiller vb. muska olarak kullanılmaktadır.

Ortaçağ uzmanları büyülü sebeplerle giyilen ya da taşınan nesneleri yazıtsız ise muska olarak adlandırmışlardır.

Örneğin; M.S. 20. yüzyıl başlarında Mısır köyü hakkında yazı yazan Winfrid Blackman, hamile bir kadını korumak için giyilen bir muska çantasını anlatmıştır. Bunlar; bir ibibik başı, bir yılan dişi, bir eşeğin dudak ve kulaklarının parçaları, bir deve dişi, kuru bir bukalemun, yedi ipek iplik ve yazılı bir tılsım içermektedir. Muskalar işlevlerine göre ikiye ayrılmaktadır: Zararlı dış etkileri saf dışı bırakanlar (hastalık, sihir, nazar vb.) ve güzellik-iyilik getirenler.

Muskalar ayrıca evleri, hayvanları, bahçeleri ve tarlaları zararlı dış etkilerden korumak içinde kullanılmışlardır.

Muskanın en temel ülkesi diyebileceğimiz yer ise Eski Mısır’dır. Bazen muska ve tılsım arasında bir ayrım yapılır.

Bir muskanın amacı korumaktır, tılsımın amacı ise kullanıcıda bir kaliteyi arttırmak veya başarıyı teşvik etmektir. Mısır dilindeki SA (bir grup nesneyi, bunların gerildiği ipi veya onları içeren çantayı ve onları ‘etkinleştirmek’ için gereken kelime ve harfleri ifade edebilir. SA kelimesini yazmak için kullanılan hiyeroglif işaretlerden biri ise, ilmekli bir ipi; göstermektedir.) ve MKT sözcükleri esas olarak koruyucu muskalara özgü görünmektedir, ancak muska için başka bir Mısır terimi wedjat-hem kullanıcıyı koruyan hem de sağlık ve canlılık gibi arzu edilen nitelikleri veren nesneler için kullanılır.118 Mevcut örneklemlerde ise en popüler bok böceği türü, Horus’un gözü (Wedjat gözü) betimlemek için sırtı oyulmuş veya boyanmış bok böceği türüdür. Wedjat gözlerinin ‘arketipsel muska’ olduğunu ve hatta Eski Mısır’da kullanılan muska için kullanılan kelimenin bile ondan türediği belirtilmiştir. Wedjat göz tılsımları Eski Krallık’ın sonundan itibaren kullanılmış, Yeni Kralık’tan itibaren hem Mısır hem de Filistin’de en popüler nesne haline gelmiştir. Wedjat göz ilk olarak Mısır’da I. Ara Dönem’de görülmüş, ancak Filistin bağlamında Yeni Krallık ile eş zamanlı olarak Geç Tunç Çağı’na kadar örülmemiştir.119 (Resim 10)
terimi-wedjat-hem kullanıcıyı koruyan hem de sağlık ve canlılık gibi arzu edilen nitelikleri veren nesneler için kullanılır.

Mevcut örneklemlerde ise en popüler bok böceği türü, Horus’un gözü (Wedjat gözü) betimlemek için sırtı oyulmuş veya boyanmış bok böceği türüdür. Wedjat gözlerinin ‘arketipsel muska’ olduğunu ve hatta Eski Mısır’da kullanılan muska için kullanılan kelimenin bile ondan türediği belirtilmiştir. Wedjat göz tılsımları Eski Krallık’ın sonundan itibaren kullanılmış, Yeni Kralık’tan itibaren hem Mısır hem de Filistin’de en popüler nesne haline gelmiştir.

Wedjat göz ilk olarak Mısır’da I. Ara Dönem’de görülmüş, ancak Filistin bağlamında Yeni Krallık ile eş zamanlı olarak Geç Tunç Çağı’na kadar görülmemiştir.119 (Resim 10)

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]

Resim 10 Wedjat Eye Scaraboids. Kabartma olarak oyulmuş özelliklere sahiptir.

Kama gözünün oval bir kaide üzerine kabartma olarak oyulduğu tiptir, aynı zamanda sır rengi, oyma stili ve derinlik
bakımından da birbirlerine çok benzemektedirler. Hiyerogliflerin düzeni, farklı konumlarda ‘mrj’ işaretiyle ikisi arasındaki farkı göstermektedir. Hiyerogliflerin yerlerinin değiştirilmesi, farklı bir zanaatkar tarafından yapıldığı anlamına gelmemekle birlikte, zanaatkarın birinin üzerindeki işaret için yeterli alan bırakmayı ihmal ettiği ve bu nedenle onu sıkıştırmak zorunda kaldığı düşünülebilir.

Mısır’da avlanan hayvanların dişleri, kemikleri ve pençeleri bir küçük bez parçası içinde taşınabildiği gibi, ayak bağlarının üstüne de muskalar iliştirilebilirdi. Muska türleri ise; tanrı, cin, hayvan figürleri, düğüm ve özellikle el-göz amuletleri olarak göze çarpmaktadır. (Resim 11)


Leydihan 15 Haziran 2025 01:04

Wedjat Göz muskalar
 

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]

Resim 11 Wedjat Göz muskalar

A)
Sırlı kompozisyon ‘wedjat’ göz tılsımı: bu ajur kompozit ‘wedjat’ göz tılsımı, takılabilmesi için merkezden yan yana delinir. Soluk turkuaz mavisi sırlı kompozisyondan yapılmış olup, detayları sarı ve siyah sırlı olup, altı düzdür. Temel
tasarımı, kuş formunun benimsendiği Lanner Falcon’un (Lanner Şahin) orta büyüklükte gözü ve kaşıdır. Sağ ve sol gözleri sırasıyla güneş ve ay olan göksel yaratıcı tanrı Horus’dur. Bununla birlikte, gözü karakterize eden ve alt kenarın altında görünmesi gereken damla ve kıvrılma işaretleri, ayaklı şahin bacağına ve şahin kanadına dönüştürülmüştür. Kuşun bacağının önündeki alan, güneş diski takmış, yukarı doğru kaldırılmış bir kobra tarafından doldurulmuş ve kıvrımlı gövdesi, şişirilmiş kaputun arkasına doğru kavislidir. Kanadın arkasında tomurcuklarla çevrili papirüs bulunur; kanat ve bacak arasında bir insan gözü vardır. Tasarımın tamamı bir kamış hasır üzerine oturtulmuş ve ciltleri dikkatlice çizilmiştir.

Yükseklik 6-7 cm’dir.

B)
Alt tarafı düz, detaysız, iki tonlu, camlı göz. C) Mavi-yeşil ve siyah sırlı, çift taraflı göz, bir sepetin üzerine iki sıra halinde başları üzerine oturtulmuş maymun figürü. D) Yaprak yeşili sırlı kompozisyon göz. Üst taraf dış bükey, arasında rozet ve lotus başları bulunan dörtlü bir wedjat’a sahiptir. Alt düz kısmında çentik görülmektedir. E) Sarı sırlı düz desteğe sahip kompozisyon göz. F) Son derece dış bükey bir üst yüzeye sahip iki tonlu camlı kompozit göz. G) Feldispat (bir mineral grubu adı bknz. [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] ) gözü, her iki yüzü dış bükey. H) Son derece dış bükey bir üst yüzeye sahip iki tonlu cam bileşimli çift taraflı göz. İ) Arkası jasper, düz-oyuk detaylı delikli göz. 18. Hanedan’dan önde disk takan yukarı doğru kaldırılmış bir kobra. J) İki tonlu camlı, ajur çift taraflı göz. Aralıklarında, başları patileri üzerinde olacak şekilde oturmuş Wedjat’lar ve profilden maymunlar görülmektedir.


Bunun yanı sıra Eski Mısır’da Fallüs ve Yürek123 biçimli muskalara da rastlanmıştır. (Resim 12)

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]


Resim 12 Kalp Muskaları

A)
18. Hanedan olan Kraliyet katibi Nakhtamun için her iki tarafta da ölülerin yılana benzeyen konteks yüzlü ölü kalbi.

B) Kırmızı cam Düz sırtlı Kalp.

C)Düzleştirilmiş yüzleri olan obsidyen kalp, üst tarafı orijinal olarak işlemeli bir scarab (bok böceği), alt tarafı Amun Shed-Khonsu malikanesinin rahip ve katibi için Ölüler Kitabı sarı dolgulu 30B bölümüne aittir.

D) 19. Haneden, Abydos’tan turkuaz mavisi, siyah üçlü peruk, eller ön kısımda birleştirilmiş, sırlı kompozisyon.

E) Bazalt, dışbükey yüzlü insan başlı kalp, başın üstünde bir lotus ile ayrıntılı üçlü bir peruk takılı, Kanatlı uzanmış BA (Bereket Tanrısı ya da erkeklikle ilişkili bir koç tanrısı, insan başlı kuş vücutlu) muhtemel orijinalde kakma idi. Alt taraftaki isim Paser Ramasside.

F) Turkuaz yeşili düz bir plakaya tutturulmuş dışbükey üst yüzeye sahip, polikrom, sırlı kompozisyon insan başlı kalp muskası. Baş kısım ayrı olarak kakma biçimde yapılmıştır.

Göğsünde Benu kuşu tasvir edilmiştir. 18. İle 19. Hanedanlar arasında Ölüler Kitabı siyah bakışlı 30B bölümüne aittir.

Tapınma olarak baktığımızda ise tüm Mısır tanrıları ellerinde bir Ankh tutar biçimde tasvir edilmişlerdir. Ankh yaşamın bir simgesidir ve Eski Mısırlılar tarafından çok güçlü bir muska olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda, başlangıçta erkek ve dişi genital organlarını temsil ettiği için eski bir doğurganlık sembolü de olduğuna inanılıyordu.(Resim 13)

Mezar lanetleri, izinsiz girenleri bir ankh'ın bir kuşunki gibi boynunu bükeceği konusunda uyarır. Ani ölüme yol açabilen boğulma nöbetleri bu inancın kaynağı olabilir.

Günlük sihirle ilgili değerlendirme listeleri genellikle bir muskanın boyuna uygulanacağını belirtir. Bazı muska dizileri bir bebeğin boynuna bile sığmayacak kadar küçüktür. Bilezik olabilirler, ancak orijinal olarak keten veya deri muska çantalarına konmaları ve boyuna takılmaları da aynı derecede mümkündür.

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]


Resim 13 Altın ve Gümüş Bileklik

M.Ö. 2000/1800

([Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]
11.10.2021)

Koruyucu semboller, wedjat gözler, djed sütunları ve ankh işaretleri içermektedir. Ayrıca; bir kaplumbağa, yılanlar, babunlar, şahinler, tavşanlar ve Tanrı Bat’ın botnuzlu maskesi de gösterilmektedir.

Günümüzde de göz biçiminde sıklıkla kullanılan muska; Eski Mısır’da, Fenikelilerde, Kartacalılarda, Yunanlılarda, Etrüsk ve Romalılarda da sıklıkla kullanılmıştır. Günümüz Türkiyesi’nde Fatma Ana’nın eli ve göz şeklindeki (Resim 14) muskalara genellikle nazarlık denmektedir.127 İlkel insanlar kendilerini kötü güçlerden korumak ve geleceği tahmin etmek için muska kullanmaya başlamıştır.

Doğurganlığı arttırma, güç kazanma, düşmanları yenme, aile ve mülkü koruma ve en önemlisi nazarın tehlikelerini yenmek için kullanılmasının yanında baktığımızda ilk muskaların gücü animistik’tir.


Koruyucu semboller, wedjat gözler, djed sütunları ve ankh işaretleri içermektedir. Ayrıca; bir kaplumbağa, yılanlar, babunlar, şahinler, tavşanlar ve Tanrı Bat’ın botnuzlu maskesi de gösterilmektedir.

Günümüzde de göz biçiminde sıklıkla kullanılan muska; Eski Mısır’da, Fenikelilerde, Kartacalılarda, Yunanlılarda, Etrüsk ve Romalılarda da sıklıkla kullanılmıştır. Günümüz Türkiyesi’nde Fatma Ana’nın eli ve göz şeklindeki (Resim 14) muskalara genellikle nazarlık denmektedir.127 İlkel insanlar kendilerini kötü güçlerden korumak ve geleceği tahmin etmek için muska kullanmaya başlamıştır.

Doğurganlığı arttırma, güç kazanma, düşmanları yenme, aile ve mülkü koruma ve en önemlisi nazarın tehlikelerini yenmek için kullanılmasının yanında baktığımızda ilk muskaların gücü animistik’tir.

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]

Resim 14 Fatma Ana’nın Eli
([Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] 28.10.2021

Animizm (Fetişizm) veya ruhani varlıklara inanç, sonunda ilk çok tanrılı dinlere dönüşmüştür. İlkel insan, birçok tanrısını, genellikle tılsımlarda ve diğer büyülü sembollerde yoğunlaşan müthiş büyülü güçlerin sahipleri olarak tasarlamışlardır.

Sabiilikte insanların yanlarında kolay bir şekilde taşıyabileceği muskalara ‘zraztia’ denmiştir. İnce ve uzun şeritler halinde yazılıp altın ve gümüş koruyucular içinde muhafaza edilmişlerdir. Bu muskalar yapılan kötü büyüleri bozma, kötü ruh ve kötücül güçleri kovma, uğursuzluk, hastalık ve türlü belalardan korunmak amacı ile kullanılmışlardır.

1.6.6. Fetiş
Kelimenin aslı Portekizce feitiçio (büyü, etkileyici güç ve bu amaçla yapılan eşya)’dan, Latince ise; Facticius’tan gelmektedir. Büyü gücüne sahip bu perili nesne, Portekizli denizciler, fetişizmden değil fetişlerden söz etmişlerdir. Zencilerin dinsel eşyası ile büyücülük aletlerini anlatmak için kullanmışlardır. Kutsallaştırılmış nesnelerin listeleri veya ayinleri ile kategorik bir birliğin ve tekil olarak temsil edilebilecek kavramsal bir tutarlılığın öne sürülmesi arasındaki hareket burada ‘fetişin mantığını’ belirtmektedir.

Fetiş (Fetişizm) ilk önceleri Animizm yerine kullanılan bir kelime olmuştur. Bu söz ise dinler tarihine ilk kez XVIII. yüzyılda, 1760’ da De Brosses (1709-1777)’in yayımlanmış olan eseri ‘Fetiş Tanrıların Dini Üzerine’ adlı eserinde literatüre geçip, bahsedilmiştir. De Brosses’un fikrine baktığımızda ise; bunu hemen hemen bütün dinlerle ilişkilendirmiştir. Fetiş ve Fetişlere tapma-ilahlaştırmanın dinlerin kökeninde yattığından bahsetmiştir. De Brosses’un eleştirel yaklaşımı ile fetiş tapınma maddeye ilkel bir bağlılık belirtisi demiştir.

Fetiş kelimesi içinde büyü olduğu için; belirli bir cinin içinde yaşadığına inanılan taş, boynuz, pençe, post, deri, bez parçası, heykel vb. gibi nesnelerden fayda beklemek, onlara korku ile karışık dini ve büyüsel bir saygı duymak anlamına gelmekte olarak tanımlanmıştır. Söz konusu nesnelere ise kişileri kötü yan etkilerden koruyabilecek cisimler gözü ile bakılmış, büyüsel pratik yapma amaçlı olarak kullanılmalarının yanında, muska ve uğurluk olarak da kullanımına devam edilmiştir.

Fetişlerin etki alanları ise değişik niteliktedir: Örneğin; Afrika’da Mogango fetişleri hastalanan kişileri iyileştirme için yardım etmişler, Mbula-figürleri ise köyde bulunan en önemli dediğimiz kişi şefi korumuşlar, buna rağmen kötülük getirdiğine inanılan bir diğer fetişler ise; Khonde ve Mpezo’lardır. En ünlü fetişler dediğimiz şeyler ise çivi fetişleridir. Balmumu heykelcik ile yapılmış olan figürün her bir yerine çivi çakma işlemi yapılır. Bunların üzerine çakılan çivilerin farklı anlamları vardır. Kişinin ağrıyan yeri neresi ise; fetişin o kısmına çivi çakma işlemi uygulanır.

Çiviler yardımı ile fetişi güzelleştirme işlemi de yapılabildiği gibi unutulmamalıdır ki bu işlemleri yapan kişi bir büyücüdür. Büyücüden istenilen şey tamamlandıktan sonra ise çiviler fetişten çıkarılır. Buradan da anlaşılacağı üzere fetişizm dini bir karakterden ziyade büyülü bir karaktere sahiptir diyebiliriz.

Leydihan 15 Haziran 2025 01:10

Büyü, Bilim ve Din İlişkisi
 
1.7. Büyü, Bilim ve Din İlişkisi
Büyü ve din tartışmasında ele alınan en önemli farklılık, bunların özel veya genel bağlamda tek bir büyüde yapılıp yapılmadığıdır. Buradaki sorun, ayrımların sosyal sınırları ve normatif kuralları kurmak ve korumak için nasıl tanımlandığı değil, sosyal bilimcilerin sosyolojik bir tez sunmak için onları nasıl tanımladıklarıdır. Zaman zaman büyü, din ve bilim tanımlarına ilişkin tartışmaları, herhangi bir sosyolojik veya tarihsel soruya açık bir referans olmaksızın kuru tartışmalar haline gelmesinin yanı sıra, çoğu zaman antropologlar ve sosyologlar bu terimleri şu şekilde tanımlamışlardır;

Düşünce biçimleri ve sosyal pratikler hakkında karşılaştırmalı ve tarihsel sorular sormalarına yardımcı olacak şekilde tanımlamayı önermişlerdir.

Genellikle daha büyük bir sayıya sahip olan din takipçileri, daha büyük bir topluma, bir devlete ve sakinlerine hizmet etmeyi amaçlar: ritüeller, kurbanlar ve dualar, kişinin tanrılarla arasının iyi olması için görevini yerine getirmesidir ve halka açık bir alanda gerçekleşir İlkel insanlar doğanın ruhlarına boyun eğdirmek ve kendi istekleri doğrultusunda kullanmak için büyüsel ritüelleri denemişlerdir. Bu şekilde hayatlarının ve yaşamlarının kontrolünü ellerinde tutmaya çalışmanın yanında ibadet ve kurban ritüelleri ile tanrıları yatıştırmaya çalışmışlardır.

Hem büyüde, hem de dinde inançlarımızın ilkelerine hizmet etmek için kendimizde zorunluluk hissederiz. Bu zorlayıcı davranış ise; gerçek dini deneyimin merkezinde yer alır ve insan topluluklarının kültürlerinin önemli bir parçası dediğimiz çeşitli din ve büyüsel uygulamalara yol açmaktadır.

Doğal ve doğaüstü güçleri kontrol etme girişimleri, kehanet, kurban, tabular, dualar, ritüeller ve tabi ki muska ve tılsımlar bu uygulamaların bazılarına dahil edilebilir.

Organize din, büyüsel uygulamalara kaşlarını çatmasına rağmen, kendi ritüellerinde, özellikle koruyucu amaçlar için muskalar ve büyüsel sembollerin kullanımında, fazlası ile büyüden faydalandığı görülmektedir.

Büyünün bilim ile ilişkisine baktığımız zaman ise modern bilim ve teknolojiyi beklemiş olması göze çarpan en önemli unsurdur. İnsanlar bin yıl boyunca gerçekleştirilemeyecek şeylerin hayalini kurmuştur.

Sihirle havada uçma hayali makineler ile gerçekleşmiş, hastalığı iyileştirme ya da uzatma için yapılan büyülü ritüeller yerini farmakoloji ve modern kimyaya bırakmıştır.

Antik büyü ve modern bilim aynı amaçlara sahiptir. O dönem insanlar yasaları formüle etmelerine rağmen, büyü söz konusu olduğunda ise büyük ölçüde yanlış olduğunu düşünmüş olmalarına rağmen bizim bakış açımızdan bilim durumunda doğru olandır. Temelde baktığımızda ise; hemb üyü hem de bilimsel teknoloji vaadi biz bireylerin sahip olmadığı güçleri vermek içindir. Günümüzde giderek karmaşıklaşan teknolojiyi kullanmanın yanında, nasıl ve neden çalıştığını bilmeden elden çıkarma, kırıldığında tamir için bir uzman çağırmanın yanında, teknolojinin her zaman bizim için çalışacağını düşünmemizin yanında, eski insanlarda büyü ile atalarına çalışmışlardır.

Büyü, bilim ve din genel anlamda baktığımızda tüm toplumlarda geçmişten günümüze varlığını hala sürdürmekte olan ayrılmaz bir üçlü olup, birbirleri ile sürekli bir ilişki içinde olduğu yadırganamaz bir gerçekliktir. Mucize ve sihir arasındaki farkın, din tarihinde aşina olduğumuz kabul edilen tanımı, bilim ve sihir arasında ayrım yapmamızı da sağlar. Geleneksel anlamda bakıldığında ise; bu üçlünün koruduğu ortak nokta, gelenekseldir. Zaman zaman sosyal bilimcilerin büyü, din ve bilim tanımlarına ilişkin tartışmaları, herhangibir sosyolojik veya tarihsel soruya açık bir referans olmaksızın kuru tartışmalar haline gelmiştir. Ancak çoğuzaman antropologlar ve sosyologlar bu terimleri tanımlama için; düşünce biçimleri ve sosyal pratikler hakkında karşılaştırmalı ve tarihsel sorular sormuşlardır.

Sosyal bilimcilerin tanımları, çalıştıkları popülasyonların tanımlarından farklı olmasının yanında, tanımlamanın eşru veya uygun olup olmadığı sorusu önemli olmuştur. Büyü, in ve bilim üçlemesini, tarihsel süreçler içinde nasıl ele ldıkları önemlidir. O halde bilimin ilerlemesinin, hem büyüh em de dinde bir düşüşe neden olduğu ayrımı yapılabilir.

.7.1. Büyü - Din İlişkisi
Antik büyünün dini, Tanrının oğlu İsa’yı bulan ve ziyaret edenler bile; din, bilim ve felsefenin bir bileşimi; insan eden, zihin ve ruhun tümü ile ilgili olan ve insanı üç katlı bir varlık olarak tanıyan bir eğitim sistemidir. Bu üçlü birlik mükemmel bir şekilde geliştiğinde, insanı Tanrı ile bir yapar ve ona Magi’nin gücünü verir. İnsan bilimleri içindeki antropolojik ve dini çalışmalar söylemini sıklıkla kategorize eden (ve incelediklerini iddia ettikleri bu halkların düşüncesini çok nadiren inceleyen) ‘mantık öncesi’ düşünce tarzlarında, dışlanmış ortamın yasası oktan beri vardır. Evrimsel bir hiyerarşi kullanarak, bir (sihir), karşıtlarından biri (din veya bilim) tarafından kuşatılır. Büyü her zaman daha eski, din ve bilim daha yeni olarak etiketlenmektedir.

Entelektüalist yaklaşımın en önemli iki Viktorian dönemi savunucusu Edward Burnuett Tylor ve James George Brazer'dı. Her ikisi de ilkel toplumlarda büyü ve dini, dünyayı rasyonel olarak yorumlamaya ve dünyevi hedeflere ulaşmaya çalışan inançlar ve uygulamalar olarak gördüler.

İlkel inançlar, dünyanın gözlemlerinden türetilmesine ve rasyonel düşünce süreçlerini içermesine rağmen, gözlemler hatalı, eksik ve çıkarımlar hatalıydı. Entelektüel gelişim, ilerlemenin özü ve itici gücüydü.

Zamanla gözlemler geliştirildi ve bildiğimiz kadarıyla bilim elde edilene kadar kesintiler düzeltildi. Hem Tylor hem de Frazer, kişisel olmayan güçlere inanç (sihir) ve din arasında ayrım yapmıştır. Tyler, büyünün ya da ‘gizli bilimin’ en düşük uygarlık düzeyine ait olduğuna inanmış ve temel hatalı varsayımın, düşüncedeki bir birlikteliğin gerçekte benzer bir birlikteliği gerektirdiği; öznel ya da ideal bir bağlantının nesnel ya da gerçek bir bağlantıyla karıştırıldığı olduğunu yazmıştır.


Frazer, büyü ve bilimin değişmez kanunundaki temel varsayımı dinin paylaşmadığını varsayarak, din ve bilimin bir arada var olabileceği ihtimalini ortaya atmıştır. Frazer Altın Dal adlı eserinin son baskısında ise; insanın herhangi bir dine ne sahip olduğu ne de istediği, uzak bölgenini çine doğru bile nüfuz etti demiştir.

İnsanların büyü, pratik hedefleri gerçekleştireceğine veya gerçekleştirmeye yardımcı olacağına inandıkları için yaptıklarına dair argümanları, büyüyü soyut kavramların ve sosyal değerlerin simgesi olarak analiz eden İngiliz Antropologların daha çok tercih edilen yorumlarıyla karşılaşılmıştır. Jarvie ve Agassi, sembolik yorumların tamamen keyfi olduğu ve insanların sembolizasyonlarının farkında olmadıkları için, bunların neden sihir yaptıklarını açıklayamayacağını savunurlar.

Modern toplumda dinin özellikleri, entellektüelci bakış açısıyla pek belirtilmez, ancak din, açıklayıcı ve pratik kaygılarını yitirdiği ölçüde, bir sekülerleşme sürecinin meydana geldiği varsayılır. Jarvie ve Agassi örneğinde olduğu gibi, büyü ve din arasında bir ayrım yapıldığında, bunun anlamı bilimin büyünün yerini aldığı, dinin yerini almadığıdır. Büyünün azalmasına rağmen dinin bilimden ayrı işlevleri olduğu için devam ettiğini vurgulayan işlevselci yazarlar tarafından çok daha açık bir şekilde sunulmuştur. Emile Durkheim'ın din üzerine yazıları, işlevselci okul üzerinde önemli bir etki olmuştur, ancak işlevselci analizin ‘Dini Yaşamın Temel Formları’145 adlı kitabında yalnızca bir kol olduğu belirtilmelidir. Durkheim, doğaüstü referanslara dayanan din tanımlarını reddetti ve bunun yerine dinin kutsalı, ayrı ve yasaklanmış şeyleri, kutsal olmayandan ayıran bir inanç ve uygulamalar sistemi olarak tanımlanmasını önermiştir.

Hem din hem de büyü arasındaki fark Durkheim’a göre; büyüsel inançların yaygın olmasına ve ortak olarak kabul edilmesine rağmen, bu çeşitliliğin üyelerini ahlaki bir toplulukta birleştirdiğini öne sürmüştür.

Büyünün organizasyonu; büyücüler ve yaptıran kişiler arasındaki ilişkilere dayanır. İkisi arasındaki temas tesadüfi ya da geçicide olabilir. Durkheim, konferanslarında birinde ise; Frazer’ın sihir anlayışını sahte bir bilim olarak değerlendirmiş ve reddetmiştir. Yazılarına bakıldığında ise hem büyü ve din tanımları, hem de din ve bilim ilişkisi hakkında çıkarımlarda bulunmak mümkündür.


Dinin ifade ve dayanışma işlevlerinin evrensel ve vazgeçilmez olduğunu yazmıştır:

Birliğini ve kişiliğini oluşturan ortak duygu ve düşünceleri düzenli aralıklarla sürdürme ve güçlendirme ihtiyacı duymayan hiçbir toplum olamaz demiştir. Durkheim, din ve bilimin ortak sosyal kökenleri olduğunu yazmış ve Bruhl’un aksine bunların zıt düşünce sistemleri olmadığını savunmuştur. Bilimin üzerine inşa edilen temel kategoriler( zaman, mekan, tür ve nedensellik) dini bağlamda gelişmiş ancak bilim dinden farklılaştıktan sonra iki sistem (sınırlı alan ve olayların doğası) birbiriyle çatışmıştır.

Büyü, bilimin ilkelerinden farklı psensiplere dayanmasına rağmen, önemi ilkel bilimin sınırlamalarıyla ilgilidir. Malinowski, ilkel insanların ampirik bilgi ile büyüyü açıkça ayırt ettiğini, ancak büyü ritüelinin amacının, gerçekleştirilemeyecek pratik amaçlara ulaşmak olduğunu vurgulamıştır. Büyü gibi duygular, dini ritüelin aksinep ratik amaçlara sahip olmamasına rağmen daha anlamlı ve karmaşık demiştir.

Din ve büyü arasındaki en yeni ve en gelişmiş sunum ise Rodney Stark ve William Sims Bainbridge’in The Future of Religion adlı kitabıdır. Çoğu sihrin doğaüstü varsayımlar içermesine rağmen, durumun her zaman böyle olmadığını ve sihir tanımlarının amacının sihir ile bilim arasında ayrım yapmak olduğunu ve büyünün yanlış bilimden, geçerliliği veya yanlışlığı gösterme konusundaki ihmali ile ayırt edilebilir demişlerdir.

Stark ve Bainbridge, çoğu kültün yalnızca sınırlı başarıya ulaştığını kabul etmelerinin yanında, bir dizi güçlü dini geleneğin bir arada var olabileceği bir geleceğin olduğunu savunmuşlardır. Bu geleceğin ise; büyülü değil, dinin olacağını vurgulamışlardır. Bilim gibi diğer kültler bilimsel bir görünüm benimsemiş olmalarına rağmen, gerçekten sihir oldukları için deneye dayalı değerlendirmeye açıktırlar ve Transandantal Meditasyon1 gibi bazı durumlarda sonuç ise; dinin yanlışlanamayan telafi edicilerinin benimsenmesi olmuştur. Geleceğe uygun inançlarda sihir olmayacak, sadece din olacak demişlerdir.

Din-büyü ilişkisini doğal ve doğaüstü anlayış perspektifinden ele alan R.R. Marett ve R. Lowie ve A. Goldenweiser gibi bilim adamları büyü ve din arasındaki farkın doğadan çok doğaüstü ayrımı temsil ettiğini söylemişlerdir.

Sembolist yaklaşımı destekleyen yazarlar, büyünün bilişsel ve araçsal bileşenlerinin, ifade edici yönüyle karşılaştırıldığında önemsiz olduğunu savunmuşlardır.

Bundan sonra ise; sihir ve bilim arasındaki benzerliklerin önemsiz olduğu ve bilimin büyüye mutlaka dine zarar verebileceğinden daha fazla zarar vermesi gerekmediği sonucuna varılmıştır. Örneğin; hastalıkların yorumlanması ve tedavisi sembolikçilere göre, doğaüstü inançlar ve kurtuluşa odaklanan eylemler arasında ayrım yapmaktır.

Bu ayrımlar genellikle büyü ve din açısından kategorize edilmiş ve bir dizi çalışmada faydalı bir şekilde uygulanmıştır.

Robin Horton, ‘büyülü-dinsel’ inançların, büyü ve dinin ayrı bileşenlerine yararlı bir şekilde ayrıştırılamayacağını ileri sürer. Ancak modern Batı Hristiyanlığın, dünyevi olayların tahmini ve kontrolü kendine özgüdür der.

Geleneksel dini ve modern bilimsel düşüncenin sürekliliğine vurgu yapan Horton, geleneksel- modern din arasındaki radikal bir süreklisizliği işaret etmekle birlikte, birtakım sorunları da gündeme getirmiştir. Bu ise Horton’un geleneksel toplumlardaki ‘halk’ düşüncesini batı toplumlarındaki bilimsel Bilişsel ve kişisel işlevler hem büyü hem de bilimde önemli bileşenler olarak kabul edilse de, dinin toplumsal alanda etkinliğinin azalmasının hızlı bir eleştirisi sonucu, bilimin büyünün yerini almasıyla sonuçlandığı söyleminin önemli şekillerde farklı olup olmadığı sorusu ele alınmalıdır. Bunun yanı sıra Thomas Kuhn kuşkusuz bunu inkâr etse de, onun bilim tasviri, din ve büyü arasındaki ayrımı Karl Popper’inkinden çok daha sorunlu hale getiriyor gibi görünmektedir. Fakat bazı sosyologlar Thomas Kuhn’un bilim tasvirinin gerçeğe daha yakın olduğunu savunmuştur.

Sihirle paralellik, belirli büyüsel açıklamaların veya eylemlerin sahtesini yapma olarak kabul edilebilmesine rağmen, temel varsayımların sorgulanmasına gerek olmamasıdır. Sihir pratiği ile Kuhn’un ‘normal bilim’ dediğiş eyin pratiği-yani geniş kavramsal ve metodolojik önermeler ve ‘standart örnekler’ sağlayan kabul edilmiş bilim pratiği arasında benzerlikler kaydedilebileceğini söylemesidir.

Max Weber’in, Ortadoğu ve Batı dini gelenekleri içinde dünyanın büyüsünün bozulmasına ilişkin analizi, bilimsel rasyonalizasyonun sonuçlarından birinin, nesnel olarak anlamlı bir dünya keşfedebilmeye yönelik dini iddianın reddedilmesi olduğu yönünde demiş ve bu tezi savunmuştur. Doğal nedensellik kozmosu ve etik, telafi edici olarak sadece farklı değil, zıtlık içinde demiş ve dini bilginin bilimsel bilgiden farklı bir alanda hareket ettiği şeklindeki savunmaya, bilimin tek mantıklı dünya görüşü olduğu iddiasıyla karşı çıkmıştır.

Bilimin büyü üzerindeki etkilerine odaklanan kısmi savunucular, doğaüstü inançlar ve uygulamalar üzerindeki etkilerini değerlendirirken çok ileri gitmişler ve ilimin ilerlemesinin zorunlu olarak büyünün ortadan kalmasına yol açtığını düşünmüşlerdir.

Sonuç olarak bilim, büyünün sonu anlamına gelmediği gibi, dinin de sonu anlamına gelmez, ancak Batı dini bilime önemli ölçüde uyum sağlasa da, aradaki gerilim devam etmekle beraber, insanların yaşamlarında dini referans olarak görmemeye başlaması hakkında da söylenecek çok şey olabilir.

Leydihan 15 Haziran 2025 01:20

Büyü - Din Benzer ve Farklılıkları
 
1.7.1.1. Büyü - Din Benzer ve Farklılıkları

Tıbbi papirüslere bakıldığında kelime dağarcığının tercüme edilmesi son derece zordur, bu nedenle birçok hastalığın ve tedavinin kesin doğası belirsizliğini korumaktadır. M.Ö. 6. Yüzyıldan itibaren, Yunan tıpbına bakıldığında ise kökeninin Mısır’a borçlu olduğu kayıtlar altına alınmıştır.

Terminolojik açıdan ise Mısır’dan çok Yunanca göze çarpmaktadır. M.Ö. 3. Binyılda bilimsel gerçeklik altın çağını yaşamış, ancak daha sonra giderek büyü tarafından kirlendiği teorisi göze çarpmaktadır. M.Ö. 3. yüzyılda ise bazı Yunan düşünürler ‘akılcı tıp’ ile batıl inançlara veya doğaüstü müdahaleye dayalı tedaviler arasındaki ayrımları formüle etmeye başlamışlardır.

Rastgele seçilen bir papirüste ise herhangi bir dönemde hangi tıbbi metinlerin dolaşımda olduğundan emin olmak mümkün görülmediğinden, Mısır tarihinde tıp ve büyünün bir hekimin becerilerinin tamamlayıcı parçaları olup olmadığı hala şüphelidir. Ele geçen yaklaşık on adet papirüsün çoğu, tıbbi ve büyülü ilaçların bir karışımını içermektedir.

İlk çevirmenler; büyülü kısımları göz ardı etmiş ve orijinal metinlere bağlı kalmamışlar ve tedavi yöntemlerinden çok şikâyet türüne göre gruplamaya gitmişlerdir. Tüm şifa büyülerini ise mantıksız olarak damgalamak yararsızdır.

Çoğu yorumcuya göre; ‘akılcı tıp’ ile kastedilen, nesnel olarak doğru olduğuna inandığımız bilimsel dünya görüşüne uygun tedavilerdir diyebiliriz. Bununla birlikte ise; bizlere tuhaf ve mantıksız gibi görünen birçok eski uygulama, vücudun işleyişi veya maddelerin sınıflandırılması hakkında ayrıntılı teorilere dayandırılmıştır. Benzerlik ve isim olarak benzer olmalarına rağmen, gerçekten zararlı olan tedaviler ortaya çıkmış ve bu Mısırlılar için bile başarısızlık nedeninin bulunmasını zorlaştırmıştır. Günümüzde bile; zararlı tıbbi uygulamaların ortaya çıkması sıklıkla uzun yıllar almaktadır.


Büyü ve din; doğaüstü aleme ritüeller ve inançlar yoluyla girmenin yanı sıra, ampirik çözümler sunamayan bu durumlardan ve kısıtlanmalardan kurtulabilmeyi olanak kılmasının yanında, dini alemde var olduğu düşünülen ruhlar ve hayaletlere; yani kaderin ve gelecek nesillerin habercilerine, gardiyanlarına inanmak dahildir. Büyüde ise buna; büyünün kendi içinde olduğu doğaüstü güç ve tesiri girer.

Geçmiş dönemlerde de ele alınan büyü- din benzerliğine bakıldığında, pek çok tıbbi prosedür, hekimin sözlüveya yazılı gelenek yolu ile bildiği formüllerle eşlik edilmiş olabilir. Bazı papirüslerde, bir büyünün sözleri uzun uzadıya verilirken, pratik tedaviler ise kısa bir değerlendirme tablosuna indirgenebilirdi. Örneğin; M.Ö 2. Binyılda boğazına kemik sıkışmış birine yardım etmek için yapılan büyülerde, kemiğe hareket etmesi için belirsiz bir büyü dili kullanılmıştır.

‘Aşağı inen yiyeceklerin geçişi, gece güneşinin yeraltı dünyasından geçişi ile tamamlanmış görünüyor. Sonra gökyüzü tanrıçası tarafından yutulmuştu. Bir değerlendirme listesi, bu büyülerin hastanın yutması gereken bir küspe üzerinde söyleneceğini belirtir’.

Büyünün diğerlerinden daha belirgin olduğu bazı tıp alanları da mevcuttur. Böyle bir ayrım Mısırlıların Edwin Smith Cerrahi Papirüsünde162 erişilmiştir. İyi korunmuş bu ‘vücudun korunması’ büyüsünün günümüze ulaşan kopyası M.Ö. 1700 civarında yazılmış olsa da, bazı bölümler M.Ö. 3. Binyıla kadar uzanmaktadır. Bu papirüste tehlikeye karşı korunmak için ritüel olarak bir keten şerit yapılması önerilir.

Şerit burada büyü ile yazılmamalı ve şekillerle çizilmelidir. Bu durumda muska sadece okunarak ve içine iki düğüm atılarak yüklenir. Cerrah geleneklere göre, yaralanmanın fiziksel manipülasyonuna ilişkin talimatlarının muayeneye dahil etmiştir. Takip eden tedavide, cerrah çıkık çene kemiğini uygun yerine oturttuktan sonra gergin kasları ve tahriş olmuş dokuları yatıştırmaya yönelmiştir. (Resim 14)
yardım etmek için yapılan büyülerde, kemiğe hareket etmesi için belirsiz bir büyü dilikullanılmıştır.

‘Aşağı inen yiyeceklerin geçişi, gece güneşinin yeraltı dünyasından geçişi ile tamamlanmış görünüyor. Sonra gökyüzü tanrıçası tarafından yutulmuştu. Bir değerlendirme listesi, bu büyülerin hastanın yutması gereken bir küspe üzerinde söyleneceğini belirtir’.

Büyünün diğerlerinden daha belirgin olduğu bazı tıp alanları da mevcuttur. Böyle bir ayrım Mısırlıların Edwin Smith Cerrahi Papirüsünde erişilmiştir. İyi korunmuş bu ‘vücudun korunması’ büyüsünün günümüze ulaşan kopyası M.Ö. 1700 civarında yazılmış olsa da, bazı bölümler M.Ö. 3. Binyıla kadar uzanmaktadır. Bu papirüste tehlikeye karşı korunmak için ritüel olarak bir keten şerit yapılması önerilir.

Şerit burada büyü ile yazılmamalı ve şekillerle çizilmelidir. Bu durumda muska sadece okunarak ve içine iki düğüm atılarak yüklenir.

Cerrah geleneklere göre, yaralanmanın fiziksel manipülasyonuna ilişkin talimatlarının muayeneye dahil etmiştir. Takip eden tedavide, cerrah çıkık çene kemiğini uygun yerine oturttuktan sonra gergin kasları ve tahriş olmuş dokuları yatıştırmaya yönelmiştir. (Resim 14)

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]


Resim 14 A Discolation of the Mandible (Alt çene mandibula çıkığı)

Altçenesinde çıkık olan bir adamı muayene ettiğinizde ağzının açık olduğunu ve ağzının onun için kapanmadığını görürseniz, parmağınızı [? Başparmak] çenesinin iki kolunun arkasında ağzının içinde, iki pençenizi [parmak gruplarınızı] çenesinin altında, onları [yani iki çeneyi] düşünerek [doğru] yerlerine yatsınlar! O zaman onun hakkında
iki çenesinin çıkığı olan birinin, tedavi edeceğim bir hastalık olduğunu söyleyeceksin.

İyileşene kadar her gün bal ve bal ile bağlamanız gerekir.

Görüldüğü üzere ise dünya genelinde insanlığın var oluşundan itibaren büyü ile din arasındaki benzerlikler toplumların ruhani yaşantıları sonucu ortaya çıkmış olabileceğini destekler niteliktedir. Büyü her dönem ve zamanda, insani meyillerle, gereksinim ve faaliyetlerle sımsıkı bağlantılı ve belirli bir amacı olması sebebiyle
bilimle de akrabadır. Büyü pratik gerektiren bir amacı gerçekleştirmek için vardır.

Tılsımlar, ayin ve büyü malzemelerini anladığımızda ise büyü ve bilimin belli bir teknik geliştirdiğini saptamış olduk. Her ikisi de heyecan ve gerilim sonucunda ortaya çıkmış ve bu durumlardan etkilenmişlerdir. İnsan oğlunun yaşamındaki olumsuzluklar, önemli görünen yapıtaşlarındaki gerilemeler, yaşamın son bulması, mutlu olunamayan aşk ve geçmek bilmeyen nefret. Dinde bu alanlar için ruhani varlıklara inanmak önemli iken, büyü de işin içine sihrin doğal gücü ve etkileri girer.165 Din ve büyü uygulayıcıları açısından bakıldığı zaman ise; büyücü; kendi mesleğini icra etme, kazanç elde etme, büyü geleneğini devam ettirip bu pratik bilgilerini geleceğe aktarma gibi amaçlar güder.

Din adamı da kendi mensubu olduğu topluluktaki insanlara vaaz vererek inanışları kendinden sonra gelen nesillere aktarılması ve dinin toplumsal sürekliliğinin sağlanması için uğraşır ve ona göre davranır.166 Hem büyü hem de din kesinlikle mitolojik geleneğe dayanır ve her ikisi de mucizevi bir atmosferde, harikalar yaratan güçlerinin sürekli ifşasında bulunurlar. Her ikisi de eylemlerini din dışı dünyanın eylemlerinden ayıran tabular ve gözlemlerle çevrilidir.

Büyü ve din arasındaki farklılıklar neler olabilir diye baktığımızda ise; kutsalın alanı içinde olan büyü, bir amaca ulaşmak için yalnızca araç olan eylemlerden oluşan bir sanat türüdür. Din, amaçların gerçekleşmesinin kendi kendine yeten eylemler bütünü olduğunu savunur. Pratik büyü sanatının sınırlandırılmış tekniği vardır: büyü, ayin ve icranın durumu her zaman onun basmakalıp üç tekniğini oluşturur. Karmaşık yönleri ve amaçları ile dinin böyle basit bir tekniği yoktur ve onun birliği ne eylemlerinin biçiminde ne de konusunun tekdüzeliğinde görülebilir, daha çok yerine getirdiği işlevde inancının ve ritüelinin değerinde görülebilir. Kesin bir büyü ve ayinle belirli kesin etkilere neden olmak her zaman insanın gücünün teyididir. Öte yandan, dinde doğaüstü bir inanç dünyamız vardır: ruh ve iblis pantheonları, totemlerin cömert güçleri, koruyucu ruhlar, gelecekteki yaşamın vizyonu, ilk insan için ikinci bir doğaüstü gerçeklik yaratmıştır.

Büyü, insan mülkiyetine geçtikten sonra, nesilden nesile doğrudan bir soy bağı ile devredilmesi gerekmiştir.

Büyücülük, sadece fiziksel bir özellik değil, aynı zamanda kalıtsaldır. Ebeveynden çocuğa tek çizgili iniş ile bulaşır.

Erkek büyücünün oğulları kendisi gibi iken, kızları değildir. Kadın büyücünün tam tersidir.169 Bu nedenle, uzmanların elinde ilk zamanlardan kalmadır ve insanlığın ilk mesleği bir büyücü veya cadının mesleğidir diyebiliriz. Din ise; ilkel koşullarda herkesin aktif bir şekilde rol aldığı bir inanç sistemidir. İkisi arasındaki diğer bir fark ise; büyücülükte siyah ve beyazın rolünü oynamasıdır, böylece sihir; ilkel insan topluluklarında insana her önemli arayışta veya kritik durumlarda, tehlikeli boşluklar arasında köprü kurmaya hizmet eden kesin bir zihinsel ve pratik bir teknikle, bir dizi hazır ritüel eylem ve inanç sağlar, oysa din ilkel aşamalarında iyi ve kötü niyetli güçler arasındaki karşıtlığın çok azına sahip olması ile birlikte ise; geleneğe saygı, çevreyle uyum, zorluklarla mücadelede ve ölüm ihtimaline karşı cesaret ve güven gibi tüm değerli zihinsel tutumları oluşturmasının yanında, düzeltmiş ve geliştirmeye çalışmıştır.

Kült ve törenler ile somutlaştırılan ve sürdürülen bu inanç, muazzam bir biyolojik değere sahiptir ve böylece ilkel insanı kelimenin tam anlamı ile pragmatik bir şekilde ifşa etmiştir.


Büyünün kültürel işlevine baktığımızda ise; tüm iç güdüler, duygular, pratik faaliyetler, insanın bilgisindeki boşlukların, erken gözlem ve akıl gücünün sınırlarının kritik bir anda ona ihanet ettiği ve bir anda onu açmaza götürdüğü göze çarpmaktadır.

Kötülüğün güçlerine saldırırken, büyücünün yalnızca kendi gücüne güvenmesinin hiçbir faydası yoktu ve bu savaşında kendisini desteklemek için ilahi bir otoriteyi yardımına çağırması gerekmektedir.

Her şeyden önce, büyü katı koşullarla çevrilidir: bir büyünün tam olarak hatırlanması, ayinin kusursuz performansı, büyücüyü zincirleyen tabulara ve törenlere sarsılmaz bir şekilde bağlıdır. Eğer bunlardan herhangi biri ihmal edilirse, büyünün başarısızlığı ortaya çıkar ve sonra en mükemmel şekilde yapılan ayinin, etkileri geri alınabilir.

Bunun sebebi ise; her büyüye karşı, bir karşı büyü olmasıdır. Bazı büyü türlerine bakıldığında ise; örneğin sağlık ve hastalıkta olduğu gibi, formüller çiftler halindedir.

Kesin hastalığa neden olan bir büyü öğrenen büyücü, aynı zamanda kötü büyüsünün etkilerini tamamen ortadan kaldırabilecek formülü ve ayini de öğrenmek zorundadır.


Büyü ve bilim arasındaki ilişki ve farklılıkları ana hatlarıyla belirtmeye çalışmakla beraber, büyü her zaman insan iç güdüleri, ihtiyaçları ve arayışları ile yakından ilişkili olması bakımından bilime benzerlik gösterebilir. Büyü sanatı, pratik amaçlara ulaşmaya yöneliktir. Birbirleri ile belirli benzerlikler göstermelerinin yanında, bilim, vahşi insanın ilkel bilgisi tarafından temsil edilse bile, gündelik yaşamın normal evrensel deneyimine, insanın varlığını sürdürmesi ve güvenliği için doğa ile olan mücadelesini kazanması, tecrübe ve gözleme dayalı olması yanında, kişilerin ve hür toplumların akıl iradelerine dayanır.

Leydihan 15 Haziran 2025 01:22

Büyü - Bilim İlişkis
 
1.7.1.2. Büyü - Bilim İlişkisi
Bilimden ne anladığımız insanlık için en önemli teorilerden biridir. Bilim ‘organize sağduyu’ dur. Amacı mantıklı ve düzenli bilgi edinmektir. Doğrulanmış gerçeklerden oluşan bir koleksiyonla sunulan, bilimin bir parçası, onları düzene indirgemek ve onun bilinen şeyler teorisine göre; varlıkları ve evrende yer alan mevcudiyet, beden, varoluş, vücut vb. kelimelerini açıklamaktır. Eğer gerçekler teoriye uydurulamıyorsa, teori genişletilmeli veya bilime göre değiştirilmelidir. Çünkü gerçekler doğrulanırsa, teoride değişim ve genişlemeye ihtiyaç olduğu kabul edilebilir.

Buna göre hipotezlerimiz, doğa ve gerçek insan doğası hakkındaki gerçek bilgilerimizle tutarlı olmalı ve varsayılan nedenlerimiz, sonuçların üretimi için yeterli olmalıdır.

Böylece bilimi yavaş yavaş yeni bilgi alanları edinir ve kendini ona göre düzenler.

Bilim ve büyü ilişkisi, din ve büyü ilişkisi kadar birbirine yakın olmamakla birlikte ziyadesi ile yöntem benzerliğinden kaynaklanan bir ilişki söz konusudur. İlkel insan toplulukları dinden önce büyüye sahip oldukları ve sadece büyünün işe yaramadığını gördükleri için tanrıları icat etmişlerdir. Daha sonra, hayali değil gerçek deneyimi kullanarak, yalnızca meşru hipotezler ile büyü olan bilimi ortaya atmışlardır.174 Büyü ve bilim ilişkisini detaylı bir şekilde ele alan en önemli yazar James George Frazer’dır. J. G. Frazer, bu büyüsel inançların dayandığı düşünce ilkelerini analiz eder. Altın Dal adlı eserinin her iki cildinde de baştan sona ilkel insanların büyü, din ve bilim ilişki ve anlayışını ele almıştır. Bilim ve sihir arasındaki yakın bağı vurgulayan Frazer; büyünün bir tür ilkel bilim olduğu, bilimin doğuşuna kaynaklık ettiği, büyü mekanizmalarının ve eylemlerinin aynı şekilde çalıştığı, benzer sonuçları ürettiğini iddia etmiş ve dayandığı ilkelerin modern bilim gibi aynı olduğunu söylemiştir. Frazer’ın söylemine göre; büyücü, aynı deneylerin, aynı sonuçlara yol açtığına inanmıştır.

Ona göre insanlar ilk olarak, büyü evresini ardından ise din evresini yaşamışlardır. İnsanlar zamanla doğal afetlere karşı tanrıların yetersiz kaldıklarını düşündükleri için, büyü evresini bırakıp, din evresine geçiş yapmışlardır.

Birinci benzer benzeri üretir veya bir etki nedenini kuşatır; ikincisi ise, bir zamanlar birbirleri ile temas halinde olan şeyler, fiziksel temas kesildikten sonra birbirlerine uzaktan etki etmeye devam ederler. Büyücü, Frazer’ın benzerlik yasası olarak adlandırdığı ilk analizi kullanır ve bu etkiyi taklit ederek istenen etkiyi üretmeye çalışır.

İkincisi ise; bulaşma yöntemini kullanarak, büyücü kişiye ait olan bir şey ile kişinin kendisine ne yapmak isterse yapabilir. Buna göre ise büyücü, ne kadar uzakta olursa olsun kişinin acı çekmesine neden olur. Bunu da; kişinin bir tutam saçı veya tırnak parçasını ekleyerek, ikinci dediğimiz benzerlik ve bulaşıcılığı birleştirerek daha büyük bir sihir gücüne kavuşur ve ismi ile hitap edildikten sonra etki daha da güçlenir.

Bütün bunlara rağmen sonuç olarak Frazer’e göre insanlar bunlardan zamanla kurtulmuş ve bilime yönelmiş, bilimin gerçekliliğinin önemini anlamışlardır.

Benzer fikirlerin hatalı bir şekilde birleştirilmesi, homeopatik (bitkilerle yapılan doğal bir tedavi yöntemi) veya taklit sihir üretir: bitişik fikirlerin yanlış bir şekilde birleştirilmesi ise bulaşıcı sihir üretir. Çağrışım ilkeleri kendi içlerinde mükemmeldir ve gerçekten de insan zihninin çalışması için kesinlikle gerekli olmasının yanında, meşru olarak uygulandıklarında bilimi verirler; gayrimeşru olarak uygulama ise aktif olarak uygulanan kardeşi büyüyü verirler. Bu nedenle, büyünün zorunlu olarak yanlış ve kısır bir döngüye sahip olduğunu söylemek, herkesin bildiği bir totolojidir çünkü gerçek ve verimli olsa idi sihir değil bilim olurdu. Din, ilk olarak dünyayı yöneten insanüstü varlıklara dair bir inancı nitelerken, ikinci olarak, onların beğenisini kazanma girişimini içermiştir. Açıkça, doğanın akışının bir dereceye kadar esnek veya değişken olduğunu ve bizim onu ikna edip değiştirebileceğimizi varsaymaktadır. İlk zamanlardan beri insan, doğal fenomenlerin düzenin kendi yararına çevirecek genel kurallar arayışı içinde olmuştur ve uzun araştırmalarda, gerçek ya da altın kurallar dediğimiz uygulamalı bilimin temellerini oluşturmuştur.179 Sempatik büyünün saf katkısız biçimde gerçekleştiği her yerde, doğada bir olayın herhangi bir ruhsal ya da kişisel aracının müdahalesi olmaksızın, zorunlu ve değişmez bir şekilde diğerini izlediğini varsayar. Bu nedenle temel anlayış modern bilimle aynıdır. Büyünün ve bilimin benzer şekilde insan zihni üzerinde uyguladığı güçlü çekim buradan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle her ikisi de bilgi arayışında güçlü uyaranlara sahiptir. Büyü bilime bu şekilde yakınsa yine de dinle arasında bulunan ilişkinin nasıl olduğunu araştırmamız ilk önce yapılması gereken şeydir. Ancak bu benzerlik hakkında alacak olduğumuz görüş, dinin doğası hakkında oluşturduğumuz fikir tarafından zorunlu olarak biçimlenecektir. Bu yüzden, bir yazar öncelikle dinin büyüyle olan ilişkisini araştırmaya başlamadan önce kendi din anlayışını makul bir şekilde tanımlamalıdır.

Diğer bir deyişle büyü ve din ikilisini uzlaştırma için çalışan kişiler, davranışlarının bir ölçüde belirsiz olduğunu, çıkarlarına, iştahlarına veya isteklerine makul bir çağrı ile onları istenen yönde değiştirmeye de çalışabilirler. Böylece din, dünyanın ikna yoluyla amaçlarından döndürülebilecek bilinçli yapıdaki kişiler tarafından yönetildiği sürece, her ikisi de doğanın gidişatını kabul eden bilim kadar büyüye de temel bir düşmanlık içindedir.

Malinowski’ye göre büyü; her zaman insan iç güdüleri, ihtiyaçları ve arayışları ile yakından ilişkili ve belli bir amacı olması nedeni ile bilime benzer. Hem bilim, hem de büyü özel bir teknik geliştirir ve büyüde, diğer sanatlarda olduğu gibi insan yaptığı şeyi geri alabilir ve verdiği zararı onarabilir demiştir. Bilim, vahşi insanın ilkel bilgisi tarafından temsil edilse bile, günlük yaşamın normal evrensel deneyimine, insanın varlığını sürdürmesi ve güvenliği için doğayla mücadelesinde kazandığı deneyime gözleme dayanır ve akıl tarafına sabitlenir.

Büyü ve bilimin birlikte var olduğundan bahseden bir diğer yazar Keith Thomas’ın ‘Religion and the Decline of Magic’183 isimli klasik kitabı din ve büyü arasındaki sınırlamaya yardımcı olmuş ve büyü bilgisi ile bilimsel bakış açısının birlikte var olabileceğine vurgu yapmıştır.

İkisinin birlikte var olması birbirlerini beslenmelere sebep olmuştur.

1.7.1.3. Büyü - Bilim Benzer ve Farklılıkları
Bilim organize sağduyudur. Amacı mantıklı ve düzenli bilgi edinmektir. Doğrulanmış gerçeklerden oluşan bir koleksiyon sunulan, onları bir düzene indirgemek ve varlıkların onu bilinen şeyler teorisine göre açıklamak bilimin bir parçasıdır. Bilimde eğer gerçekler teoriye uydurulamıyorsa, teori genişletilip değiştirilebilir. Çünkü gerçekler doğrulanırsa, teoride değişim ve genişlemeye ihtiyaç olduğunu kabul eder.

Olguların ‘bir araya getirilmesi’ hipotezler gerektirir ve bunlar oluşturdukları anda doğrulanabilir olmayabilir.

Büyünün de bilim gibi kendi hipotezleri vardır o da deneyimlerden akıl yürütür. Genellikle fantastiktir, gerçek dışıdır ya da gerçekse bile, batıl inançların ifade ettiği dışındaki nedenlerle açıklanabilir.

İnsan vücudundaki rahatsızlıkların fiziksel nedenlerden başka uğrayabileceği inancı tıp biliminden daha eskidir ve onunla yan yana varlığını sürdürmüştür. Eski kayıtlara baktığımızda ise, tüm halklar hastalıkları ve hatta bunların nedenlerini gözlemlerinden kaçan sıradan acıları bile büyü ve şeytanların işleri olarak görmüşlerdir.

Hence’e göre hasta olduğunu düşünen kişi, genellikle kabilesinin bir büyücüsünün yardımıyla, şeytanı kovmak ve geri dönüşünü önlemek için araçlar alarak rahatlamak istemişlerdir. Bu nedenle, tılsımların ortak işlevi, kullanıcıyı hastalığa karşı korumak ve kişiyi tedavi etmektir.

Tylor ilginç bir şekilde büyüyü bilim ile karşılaştırmasına rağmen, ilkel kültürde büyüyü doğrudan din ile karşılaştırmaya çalışmamıştır. Tylor büyü sanatlarının ‘sözde bilimler’ olduğunu iddia etmiş ve aynı zamanda, ‘doğal dinin’, ruhları evren üzerinden hareket eden gerçek varlıklar olarak yorumladığı için, kişisel nedenlerin bir teorisi olduğunu da ileri sürmüştür.

Tylor ve Frazer, kişisel olmayan güçlere olan bir inanç ile kişisel doğaüstü varlıklara olan bir inanç ve din arasında ayrım yapmıştır. Tyler, büyünün toplumun en alt düzeyine ait olduğuna inanıyordu ve hatalı varsayımının, düşüncedeki bir birlikteliğin gerçekte benzer bir çağrışım gerektirdiğini yazmıştı.

Modern eğitimli kişiler böyle bir düşünceden vazgeçmişler, ancak büyü cahil kitleler arasında ilkel bir hayatta kalma olarak devam etmiştir.

J. G. Frazer, büyünün Avrupalı köylüler arasında hala varlığını sürdürdüğünü keşfetmiş, ancak hayatta kalma konusunda Tylor’dan daha az ve büyü ve bilim arasında ortaklığa daha fazla vurgu yapmıştır. Büyü, evrimsel ölçekte en ilkel inanç biçimi olmasına rağmen, işleyişi önceden kestirilebilen ve kesin olarak hesaplanabilen değişmez yasalar varsayımını bilimle paylaşıyordu. Ona göre; büyücüler, kişisel olmayan güçlere tabi oldukları için kısıtlanmalarının yanında zorlanıyorlardı ve büyüdeki kusur, değişmez yasalar varsayımında değil, bu yasaları yanlış anlamasında idi. Bu nedenle büyü, ‘sahte bir doğal hukuk sistemi’, ‘yanlış bir bilimdir’ demiştir.

Bazı yazarlar, büyüyü doğaüstü olana ilişkin kişisel olmayan kavramlar ve zorlayıcı yönelimler açısından tanımlarken,
Frazer’dan etkilenmişlerdir. Büyü ve bilim arasındaki ilişkiye odaklanan Goldenweiser, Frazer’ın büyü ve bilim analojisini şu şekilde desteklediğini ve eleştirdiğini söylüyor: Bu tanım büyünün, yani irrasyonel gücün veya doğaüstü büyü eyleminin ve iradesinin özüdür. Büyü eylemini kontrol eden, yani büyücünün iradesini kapsamaz.

Ayrıca, bir büyü eyleminin başarısızlığı, ona olan inancı ve hatta başarısız olan eyleminin etkinliğini bile etkilemez. Başarısızlık, bir başkası tarafından yapılan daha güçlü bir büyü ile açıklanır ve ilk hareketin etkisini geçersiz kılmaktadır. Başka bir deyişle, büyüsel eylem, bilimsel deneylerin öğrettiklerinden etkilenmediği gibi başarısızlıktan da etkilenmez. Bu olduğu zamanda sihir ve bilim arasındaki benzerlik ortadan kalkar. Bilimsel deneyde, bilim adamı tam bir başarısızlık veya eksik başarı karşısında fikrini değiştirmek için zıt eylem ve deneyleri kullanmaya istekledir. Bu şekilde nihayet istediği sonuca ulaşabilir. Bütün bu sonuçlara bakarak dolayısı ile ikisi arasındaki benzerlikte kesinlik söz konusudur diyebiliriz. Sihirbazın kesinliği, sihrin reçetesi, kutsal bir rutinden başka bir şey değildir.

Ancak bilim adamı; kesinliği ve doğruluğu ölçmeyi amaç edinmiştir. Sihirbaz asla değişmeyen ve deneyimin alakasız olduğu bir araç kullanırken, bilim insanın kullandığı araç olan varsayım ve deneyimi esnektir: bilimsel gerçekliği ortaya çıkarma ve en doğru sonuca ulaşmanın gerektiği yerde değişmeye hazırdır.

Bu nedenle bilim, belgelenebilen sistematik olarak organize edilmiş bir ifadeler topluluğudur; bu ifadelerin pratik uygulamasına da teknoloji de denir. Bununla birlikte büyü, tekniğini doğru gözleme dayandırmaz ve başarısızlığının sonunda, nedenini başka şeylerde ararken veya formdaki değişikliklere başvurarak bu tekniği değiştirmeye kabul etmez.

Malinowski, Tylor ve Frazer’ın büyüyü bilimle ‘sözde bilim’ olarak gruplandırma şemasına karşıdır ve bilimi sihirden keskin bir şekilde ayırmıştır. Bilim ona göre saygısız bir faaliyetti, büyü ise din ile gruplandırılmış kutsal bir alana sahipti.

B. Malinowski de benzer bir biçimde ritüellerin topluluk yaşamı içinde temel bir işleve sahip olduğu fikrinden hareket etmiştir. Trobriand Adaları’nda yürütmüş olduğu alan çalışmalarında ise, kaydettiği ritüellerin zor zamanlarda bir tür iyileştirici işleve sahip olduğunu da iddia etmiştir. Bilimi karakterize etmesi bu adadaki insanları bilimsel bilgiye sahip olmalarını da sağladığından hem basit hem de cömerttir demiştir. Eğer bilimle, deneyime dayanan ve ondan mantıksal çıkarımla türetilen, maddi başarılarda ve sabit bir gelenek biçimde somutlaşan, bir tür sosyal örgüt tarafından sürdürülen kurallar ve kavramlar bütünü anlaşılırsa, en ilkel insan bile bilime sahip çıkar demiştir.

Her ikisi de birbirini desteklemiş, bunun yanında ilkel toplumların elinde olan sanat, zanaat ve işteki uzmanlık bilgileri modern dünya döneminde rasyonel bilgi ve bilimsellik ışığında yapılan her şeye yeniden aktarılmıştır.

Leydihan 15 Haziran 2025 01:24

Malinowski büyü ve bilim farklar
 
Malinowski büyü ve bilim farklarını daha sistematik olarak maddeler halinde ele almıştır. Malinowski’ye göre;
1.Bilim deneyimden, büyü ise gelenekten doğar

2.Bilim zihne yöneliktir ve gözlem yolu ile düzeltilebilir, oysaki büyü hiçbirimizin ulaşamayacağı mistik bir atmosferde bulunur ve büyüyü düzeltmek mümkün değildir, ancak başka bir büyü tarafından desteklenebilir. Mitolojik geleneklere dayandırılmaları da söz konusudur.

3.Bilim herkese açıktır ve tüm toplumun ortak yararıdır. Büyü gizlidir, kabul törenleri aracılığıyla öğretilir ve kalıtsal ya da en azından dikkatle seçilmiş ardıllara bırakılır.

4.Bilim doğanın gücünün anlaşılmasına dayanırken, büyü çoğu ilkel insanın inandığı mistik ve gizli bir gücün tasarımıyla doğar. Her ikisi de doğaüstü alana girer.

5.Bilim ilkel toplulukların akıl ve kendisine karşı savaşta yaptığı deneyim ve gözlemlere dayanarak belirlenir. Büyü ise özel duygusal deneyimlere dayanır; bu deneyimlerde insan doğayı değil, doğrudan kendisini gözlemler. Zihnin yardımıyla erçekliği bulamayınca, duygusal zekanın insan organizması üzerindeki etkisi ile kendini keşfeder.

Robin Horton bilimin; fikirlerin ve kelimelerin sabit bir gerçekliğe göre değiştiğini varsayar, zihni maddeden ayırt eder ve alternatifler arasında seçimi yöneten normları formüle eder. Yetersiz tahminde bulunan teorileri reddetme ve anormalliklerin yeniden sınıflandırmalarında ortaya çıkabilecek zorlukları kabul eder. Ona göre büyünün farklılaşıp zayıflaması ile yerini din almıştır.

1.7.1.4. Büyü ve Antropoloji
Bugün bildiğimiz şekliyle batı kültürü ve düşüncesini şekillerinden varsayımları anlamaya çalıştığımızda, büyü’nün temel bir kavram olduğu ve Aydınlanma ‘dan beri Batı’nın kendi kendini şekillendirmesinde bir engel olarak kullanmış olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nedenle antropolojik olarak büyünün kökenlerinin tam anlamı ile bilinmesi gerekmektedir. Büyü insanlığın kendisi kadar eskidir. Bununla birlikte, kavramsal bir kategori olarak, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ve yirminci yüzyılın ilk yarısında İngiliz ve Fransız antropologlar ve sosyologlar tarafından ortaya konulduğu şekilde, son derece istikrarsız ve belirsizdir. Aydınlanma’nın büyüyü, ‘batıl inanç2 olarak damgalanmasından önce, Avrupa’da, eğitimli sınıflar arasında bile yaygın bir büyü ve mistik bilincin var olduğu da kanıtlanmış bir gerçektir. Modern bilimin babası ve aynı zamanda ikna olmuş bir simyacı olan Sir Isaac Newton’dur.

Ronald Hutton, The Triumph of the Moon (1999)’unda, Rönesans entellektüel geleneğinin bir parçası olarak ‘yüksek büyü’ ile bir dizi halk inançları ve uygulaması olarak ‘düşük büyüyü’ birbirinden ayırmayı başarmıştır.

İngiliz Herbert Spencer, büyünün bir tür ilkel yani ön-din olarak tanımlandığı, büyü ve dinin evrimsel modelinin önemli bir kavramsallaştırmasını öne sürmüştür.

Ancak büyüyü akademik araştırma ana konusu olarak tanıtan kişi ise Oxford Üniversitesi ilk antropoloji profesörü Edward Burnett Tylor’dır. 1871’de iki cilt olarak yayımlanan Primitive Culture kitabı Tylor’ın ‘vahşi düşüncenin’, ‘bir ideali gerçek bir bağlantıyla’ karıştırma eğiliminde olduğunu ve bu yüzden yanlış çağrışımlar yaptığını öne sürmüştür.198 Ona göre bu yanlış çağrışımlar, büyülü düşüncenin kökenleridir.

Büyülü analojilerin yanlış olduğunu anlayacak entelektüel yetiye yalnızca modern birey sahiptir ve Tylor ayrıca antropologların görevlerinin kural koruyucu olduğunu ve sözde ilkel kültürleri’ daha yüksek bir düşünce düzeyi geliştirmeleri durumunda eğitime ihtiyaç duyacak çocuklara benzetmiştir.199 Bu alanda ilerlemenin sağlanması için büyüden vazgeçilmesi gerekiyordu. Tylor için sihir, insanlığı şimdiye kadar rahatsız eden en zararlı sanrılardan biriydi.

Bu nedenle ilk büyü analizlerinden biri, büyünün mantıksız ve ilkel olan ‘vahşi’ ile olan ilişkisini vurgulamaya adanmıştır. Tylor’ın çerçevesi büyük ölçüde terk edilmiştir ve kuşkusuz modern analizciye küçümseyici ve emperyalist gelebilir, ancak ilkelliğin lekesi yine de büyünün lekesini çıkarmayı başarmıştır.

1900’lerin başında, sömürge misyonları ve seferlerinde karşılaşılan ‘ilkel halklar’ ile ilgili seyahatnamelerde ve diğer veri analizlerinde gözle görülür bir artış söz konusudur. James George Frazer, Altın Dal’ı201 klasik kaynaklardan birleştirerek oluşturmuştur. İlk olarak sihrin, ‘ilkel’ zihinler tarafından oluşturulan fikir çağrışımlarının ‘yanlış uygulamaları’ ile eşanlamlı olduğunu savunmuştur.

Tyler büyü, aydınlanmamış ve rasyonel öncesi düşünmenin ilk ve en ilkel aşaması olarak kabul etmiş ve entelektüelgelişimin daha yüksek bir aşamasında din ve bilim onun yerini alacaktır demiştir.

Buradaki çağrışımların yanlış uygulamaları, iki tür büyüsel düşünceye ayrılmaktadır: homeopatik ve bulaşıcı büyü.

Homeopatik büyü, benzerliğe dayalı çağrışımlar üzerine kurulması ile birlikte, ilkesi ise belirli bir maddeye üflenen bir fırtınayı teşvik edebileceği fikrinin altında yatar. Bu durumda, havanın hareketi nefes ve fırtına için benzerdir.

Bulaşıcı sihir ise, bitişikliğe dayalı çağrışımlar üzerine kurulmuştur der.203 Bulaşıcı sihir, popüler kültürün ‘voodoo bebeği’ kavramını yönlendiren ilkedir. Kurbanın saçını veya kıyafetlerini bebeğin doldurulmasının bir parçası olarak dahil ederek, bebeğin acı çekmesi için yapılan her şey kurbana uygulanabilir. Buradaki fikir, vücudun bir bölümünün büyülü bir bağlamda deneyimlediği her şeyin, sırayla tüm vücut tarafından deneyimlenmesidir. Kurbanın saçını, tırnaklarını veya giysisini bir kısmını dahil edersek, bulaşıcı sihir kullanılmış demektir.

Frazer, her iki büyü türünü de ‘sempatik büyü’ şemsiye terimi altında toplamıştır, çünkü her ikisinin de bir tür görünmez esir olarak algılayabileceğimiz şey aracılığıyla birinden diğerine iletilen etkinin, gizli bir duygudaşlık yoluyla birbirlerine etki ettiğini varsaydığını anlamıştır.

Frazer, büyü, bilim ve dini sınıflandıran ve 1900’lere kadar bu kavramların incelenmesini sürdürecek evrimsel bir şema geliştirmiştir. Bütün toplumlar büyüden dine ve sonunda bilime ilerlemiştir. Din, büyünün başarısızlığından doğmuştur ve aynı zamanda bir tür sahte bilimdir, çünkü yukarıda da bahsettiğimiz gibi yanlış çağrışımlar sistemine dayanmaktadır.

Büyünün çağrışım ilkelerinin meşru bir şekilde uygulandığı gösterilebilseydi, bu büyü değil bilim olurdu. Yine, büyü akıl eksikliği ile de ilişkilendirilmiştir. Frazer’ın ellerinde, doğru bilimsel düşüncenin tam tersi olmuştur ve din, büyü ve bilimin karşıt kutupları arasında bir tür orta yol tutmaktadır. Bu evrimsel şema, uzun yıllar boyunca önemli bir etkiye sahip olacaktır.

Frazer’ın çağdaşlarından Robert Ranulph Marett ise büyünün dine, bilimden daha yakın olduğunu iddia ederek Frazer’a karşı çıkmıştır.207 Marett, din ve büyünün ‘insan deneyiminin aynı bölümüne’ ait olduğunu savunmuştur.

Ayrıca Frazer’ın büyü ve din arasındaki birçok ayrımından birinin ampirik kanıtlardan yoksun olduğunu öne sürmüştür. Marett’in eleştirilerine rağmen, dua ve manipülasyon arasındaki Frazer ikilisi, modern büyü analizlerinde bile elde edilebilmiştir.

Malinowski ise antropolojide yeni bir çağın başlamasına vesile olmuş ve genellikle saha çalışmasında öncü olarak düşünülmüştür. Pasifik ve Afrika’nın bazı bölgelerindeki çalışmaları ile kültürel sosyal bir amaca hizmet etmek için ortaya çıkmış olarak yorumlayan sosyal antropoloji okulunun temellerini atmıştır.

Malinowski’nin çalışması birçok yönden Tyler ve Frazer’ın çalışmasından daha farklıdır. Sihirle ilgili teorilerini ilk elden, gözlem ve veri analizine, yani etnografiye dayalı olarak luşturmuştur. Malinowski, her ne kadar Frazer’dan etkilenmiş olsa da çalıştığı Trobriand Adalılarının (Kiriwina Islands) hatalı mantıktan dolayı büyü uygulamalarına
başvurmadıklarını keşfetmiştir.

Bunun aksine büyüsel ritüeller uygun kültürel bağlamda mantıklı ve anlaşılabilirdir. Kaçınılmaz tehlikeler karşısında güvence, diğer bilgi kaynaklarının yetersiz kaldığı durumlarda ise ilham veren çözümler sağlamışlardır.

Büyü, amaca yönelik bir araçtı ve bunlar onu dinden ayıran temel özelliktir. Öte yandan din, değerlerin yaratılmasından ve amaçlara doğrudan ulaşılmasından sorumluydu.

Bununla birlikte Malinowski ve Frazer arasındaki en önemli fark ise Malinowski’nin şemasının, büyü ve dinin yan yana uygulanabileceği şekilde evrimsel bir teoloji içermemesi ve daha ilkel bir geçmişin ‘hayatta kalması’ değildir.212 Bunun sonucunda büyü geri çekilirken, büyücülük ve büyü gibi kategorilerin ön plana çıkmasıyla terminolojik bir değişim meydana gelmeye başlamıştır.

E.E.Evans Pritchard bu değişimin başlıca yön verenidir. Çalışmaları en çok etkilendiği Bronislaw Malinowski ve AR Radcliffe Brown arasındaki uçurumu iyice aşmıştır.

Malinowski gibi Evans Pritchard’da büyü uygulamalarının bağlamsal mantığını ön plana çıkarmış ve dünyanın sihirli- din anlayışı konusunda Azande’nin yolunu izlemiştir

Orta Afrika’da bulunan Zande halkının büyüsü, Batılılar için mantıksız görünmesine rağmen, onlar için mantıklıydı.

Bir Zande, bireylerin kalıcı bir koşulu olarak, yalnızca belli durumlarda ve kendi çıkarları ile ilgili olarak büyücülükle ilgilenir.

Kendi büyüsel-dini kozmos anlayışından kaynaklandığını iddia ederek; Zande davranışı ve davranışları için gösterdikleri nedenler mistik olsa da tutarlıdır demiştir. Bu bağlamda mistik fikirleri, gözlemlerini genelleştirmelerine izin vermiş olsa idi inançlarının temelsiz olduğunu algılarlardı.

Victor Turner, Afrika ritüelinde semboller için şu tanımı yapmıştır: Ritüel, tecrit edilmiş bir yerde gerçekleştirilen ve aktörler adına doğaüstü varlıkları veya güçleri etkilemek için tasarlanmış, jestleri, kelimeleri ve nesneleri içeren klişeleşmiş bir faaliyetler dizisidir demiştir.

Kendisi de Emile Durkheim’dan derinden etkilenen A. R. Radcliffe-Brown gibi, Evans Pritchard’da büyü ve ritüelin el ele olduğunu anlamış ve bu nedenle büyülü uygulamaların önemini vurgulamıştır.

Evans’ın antropoloji üzerindeki en görünür etkilerinden biri ise farklı büyü uygulamaları sınıflamaları için farklı terminoloji tanımlamasıdır. Zande terimlerinin farklı büyü etkinlikleri için uygun şekilde farklı İngilizce çevirileri olduğunu hissettiğini bulma ihtiyacından türetilmiştir.

Owen Davies’in kısa bir açıklaması bunu destekler niteliktedir

Zande kelimesi ‘Mangu’ doğuştan gelen güce (Zande anlayışında fiziksel bir madde) sahip olan ve kıskançlık veya öfkeden ilham alan insanların neden olduğu talihsizlik anlamında büyücülük kavramı ile eşitlenmiştir. Evans daha sonra Zande Ngua’nın ayrı bir kategorisi olarak ‘büyücülüğü’ yaratmıştır ve bunu başkalarına gayrimeşru zarar vermek için sihirli tekniklerin, ilaçların veya ritüellerin kullanılması olarak tanımlamıştır.

Antropologlar büyü ve ritüeli, sosyal düzeni yeniden tesis etme işlevine sahip bir dizi resmileştirilmiş eylem olarak görme konusunda hemfikirdir. Örneğin; Güney Avrupa Karnavalı gibi tam da bu düzene zarar veriyor gibi görünen ritüeller vardır, ancak bu sadece sosyal düzeyde değil, aynı zamanda içsel boyutta da katılımcı bir bütünün parçası olduğunu ve bir birey olarak uygun yere sahip olduğunu deneyimler.

Ritüel üzerine antropolojik literatür çok büyüktür. Geertz’e göre ‘herhangi bir dini ritüel ethos ve dünya görüşünün’ sembolik kaynaşmasını içerir: Çünkü dini kavramların doğru olduğuna ve dini direktiflerin sağlam olduğuna dair bu inanç bir şekilde ritüelde (yani kutsanmış davranış) üretilir. Kutsal sembollerin insanlarda uyandırdığı ruh halleri ve motivasyonlar ile insanlar için formüle ettikleri varoluş düzeninin genel kavramları, bir tür törensel biçimde buluşur ve birbirini güçlendirir. Bir ritüelde, yaşanılan dünya ile hayal edilen dünya, tek bir sembolik formlar kümesi altında kaynaştırılarak aynı dünya haline gelir der.


Forum saati; Türkiye'ye göre ayarlanmış olup, şu an saat: 14:26.

Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions Inc.
Navbar with Avatar by Motorradforum