A’râf Suresi 172. ayette geçen, Allah’ın henüz yaratılmamış olan insan zürriyetlerini (zerreler halindeyken) huzuruna toplayıp onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (Elestü bi-Rabbiküm) diye sorması ve onların da "Evet, şahit olduk" (Belâ) demesi olayını İbnü’l-Arabî, Vahdet-i Vücud ve Ayân-ı Sâbite kavramlarıyla derinleştirir.
İbnü’l-Arabî’ye göre bu konunun temel esasları:
1. Ayân-ı Sâbite ve Bilgi Mertebesi
İbnü’l-Arabî’ye göre ruhlar alemindeki bu "sözleşme", sadece zamansal bir geçmişte yaşanmış bir olay değil, varlığın "bilgi" (ilmi) mertebesindeki hakikatidir.
Ayân-ı Sâbite: İnsanların henüz dış dünyada varlık kazanmadan önce Allah’ın ilmindeki değişmez hakikatleridir.
Bu mertebede verilen söz, kulun kendi "istidadını" (potansiyelini) kabul etmesidir. Yani her varlık, Allah’ın ilmindeki kendi suretine göre "Ben senin kulunum ve Sen benim Rabbimsin" demiştir.
2. "Bela" (Evet) Demenin Hakikati
İbnü’l-Arabî’ye göre "Evet" (Belâ) cevabı, kulun Allah’ın rububiyetini (rab oluşunu) ve kendi kulluğunu ezelde ikrar etmesidir. Ancak burada önemli bir nüans vardır:
Kul, bu sözü verirken aslında Allah’ın kendisindeki tecellisini kabul etmektedir.
Bu söz, dünyadaki tüm eylemlerin ve kaderin temelini oluşturur. Dünyada bir insanın iman etmesi veya etmemesi, ezeldeki bu "mîsak" anındaki samimiyetinin ve fıtratının bir yansımasıdır.
3. Hatırlama ve Unutma (Nisyan)
İnsan dünyaya geldiğinde bu sözü unutur. İbnü’l-Arabî’ye göre peygamberlerin ve vahiylerin gönderilme amacı, insana ruhlar aleminde verdiği o "sözü" hatırlatmaktır.
Tasavvuftaki "zikir" kavramı, sadece bir kelimeyi tekrarlamak değil, ezeldeki o mîsakı hatırlamak ve ona geri dönmektir.
İrfan sahibi kişi, bu dünyadaki çokluğun (kesretin) arkasındaki tekliği görüp "Belâ" sözüne sadık kalan kişidir.
4. İstidat ve Kader Bağlamı
İbnü’l-Arabî’nin en çarpıcı yorumlarından biri şudur: Allah kuluna ezelde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunda, kul kendi hakikatine göre cevap vermiştir.
Eğer bir kulun ezeldeki hakikati (ayân-ı sâbitesi) Allah’a tam bir teslimiyet üzereyse, o kul dünyada da salih bir insan olur.
Yani bu sözleşme, kulun kendi "oluş" biçimini onaylamasıdır. İbnü'l-Arabî, "Hüküm, ilme tabidir; ilim de maluma (bilinen şeye) tabidir" diyerek, Allah’ın zorla bir söz almadığını, kulun kendi mahiyetini beyan ettiğini savunur.
EVET, VERDIGIMIZ SÖZ ÜZRE ANAMIZI BABAMIZI HAYATIMIZI BU KADERI BIZ SEÇTIK. PEKI ISYANIMIZ KIME?
Ilgili kaynaklar:
1. el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye (En Kapsamlı Kaynak)
Bu devasa eserin birçok bölümünde "Mîsak" meselesi işlenir. Özellikle 2. Cilt, 172. Bölüm (Marifet mertebeleri) ve ruhların başlangıcını anlatan bölümlerdir.
Nüzul ve Huruc (İniş ve Çıkış): Arabî burada ruhların "Gayb" aleminden "Şehadet" (maddi) alemine inişini anlatır. Ona göre mîsak, ruhların henüz bedene girmeden önce, ilahi nura en yakın oldukları noktada gerçekleşmiştir.
Zerreler Alemi (Âlem-i Zerr): İbnü'l-Arabî, mîsakın "zerreler" seviyesinde gerçekleştiğini söyler. Buradaki "zerre", maddi bir toz parçası değil, ruhun en saf ve yalın halidir.
İlahi Hitabın Duyulması: Arabî, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusunun aslında her an devam eden bir tecelli olduğunu, ancak insanların dünya meşgalesiyle bu sesi "duymaz" hale geldiğini savunur.
2. Füsûsu’l-Hikem (Metafizik Temellendirme)
Füsûs, bu konuyu "Ayân-ı Sâbite" (Allah’ın ilmindeki sabit hakikatler) kavramı üzerinden açıklar.
Fass-ı Şîtî (Şit Kelimesindeki Hikmet): Bu bölümde, insanın potansiyelinin (istidadının) ezelde nasıl belirlendiğini anlatır. Mîsak anında verilen cevap, aslında her ruhun kendi doğasını (fıtratını) itiraf etmesidir.
Fass-ı İbrahimî (İbrahim Kelimesindeki Hikmet): Allah ile kul arasındaki dostluk ve ahit (sözleşme) ilişkisini ele alırken, mîsakın kulun varlık borcu olduğunu vurgular.