İkinci Dünya Savaşı sona ererken, iki Amerikalı fotoğrafçı Almanya’da Hitler’in dairesine girer. Lee Miller (Kate Winslet), Hitler’in küvetinde banyo yaparken poz verir. Bu fotoğraf, gerçek bir kadının cesaretini, kendini gizleyen ve keşfeden bir sanatçının savaş muhabirliğine dönüşünü özetler niteliktedir. Miller, savaş boyunca toplama kamplarından ve cephelerden yürek burkan görüntüler çekmiş, trajediyi belgelerken, savaş sonrası absürt ve sürreal estetiğe geri dönmüştür. Man Ray gibi sürrealistlerle çalıştığı dönem, bu ikonik fotoğrafın yaratılmasını mümkün kılmıştır. Filmde, orijinal fotoğraf ile yeniden yaratılmış hâlini de görürüz.
Savaş bittikten sonra Miller, bu konuyu gündeme getirmedi. Oğlu Antony Penrose, annesinin fotoğraflarını tavan arasında bulana kadar hiçbir şeyden haberdar değildi. Miller, vücudunu paylaşmakta bir sakınca görmedi; kendini ifade etmenin bir parçası olarak bunu kabul etti.
Sanat camiasındaki arkadaşlarıyla açık hava öğle yemeğinde gömleğini çıkardığı sahneler, onun geçmişteki “model, ilham perisi, sadece içmek, fotoğraf çekmek ve özgürce yaşamak” kimliğini geride bıraktığını gösteriyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde, Andrea Riseborough tarafından canlandırılan editörüne gençliğinde yaşadığı travmatik deneyimleri anlatana kadar neredeyse hiçbir şey açığa çıkmaz. Winslet, utanç, korku ve öfke arasında gidip gelirken izleyiciye yürek burkan bir performans sunuyor. Miller’ın hikâyelerini, hatta kendinden bile saklamasının acısı, onu başkalarının hikâyelerini aktarmaya adeta zorlamış.
Film, Miller’ın sert, metanetli ve kasvetli duruşuna yoğunlaşırken, izleyici onun iç dünyasını nadiren görebiliyor. Kahramanca bir kadının daha önce anlatılmamış öyküsünü görmek isterken, film çoğu zaman “sonra bu oldu, sonra şu oldu” anlatımıyla sınırlı kalıyor. 1970’lerde Miller ile röportaj yapan Josh O’Connor’un sahneleri, hikâyeye küçük bir ters köşe katıyor ama yine de fotoğrafın ve yaşanan gerçekliğin etkisini tam anlamıyla vermiyor.
Savaş başladığında Miller, “Britanya’daki kadınları görevlerini yapmaya teşvik etmek” amacıyla
British Vogue için fotoğrafçılık yapıyordu. Blitz sırasında çektiği “bombalar, kaos ama herkes devam ediyor” fotoğrafları, güçlü ve kararlı bir kadın portresi sunuyor. Daha sonra Amerikan birlikleriyle birlikte cepheye gitti ve ordudaki kadınların yaşamını belgeledi. Fotoğrafları, kadının devam etme kararlılığının simgesi oldu.
Yönetmen Ellen Kuras, ilk kez yönetmenlik yaptığı bu projede, Winslet ile daha önce “Sil Baştan” ve “Küçük Kaos” filmlerinde birlikte çalışmıştı. Görüntüler çarpıcı ve etkileyici bir biçimde çerçevelenmiş; Miller’ın sessiz ve yürek burkan anları, kamera aracılığıyla dikkatle yakalanmış. Bel hizasındaki kamerası, onun niyetini ve manyetik yüzünü izleyiciye sunuyor. Kuras, Miller’ın benzersiz konumunu hassas ama müdahaleci olmayan bir şekilde aktarıyor; fakat karakterin iç dünyası hakkında daha fazlasını öğrenmek isteyenler için Miller çoğu zaman odak dışında kalıyor.