Oppenheimer: Bir Çocukluk Anısı ve Korkunun İzleri 
Bazen sinemada bir film, geçmişin derinliklerinde unutulmuş anıları gün yüzüne çıkarır. Christopher Nolan’ın Oppenheimer’ını izlerken benim için böyle oldu; aklıma 12 yaşımda yaşadığım, unutamadığım bir matematik dersinin anısı geldi. O gün, kışın kasvetli bir sabahında, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Okula gitmek istemiyor, çaresizce kendimi hazır edip yola çıkıyordum. Hava kapalıydı ve sanki Hitchcock’un karanlık atmosferine adım atmış gibi hissetmiştim kendimi.
Sınıfa vardığımızda, öğretmenimizin karanlık ve sert tavrı hemen dikkatimizi çekti. Matematik dersinde kullanmak üzere getirilen cetvel, gönye, pergel ve sınav kağıtlarıyla, hepimizi teftiş eden öğretmenimiz adeta korku salıyordu. Ders başladığında, geometrinin kurallarıyla dolu üç saat boyunca dikkatle ve korkuyla izledim onu. Hiç not almamış olmama rağmen tüm dikkatimle dersi takip ettim.
Dersin ardından yapılan sınav, öğrenciler için adeta bir işkenceydi. İlk önce hiç soruyu çözemeyenler, sonra tek soruyu çözenler… Her öğrenci tek tek sertçe cezalandırılıyordu. Öğretmenimizin oğluna ve bana gelene kadar sınıf sessizlik içinde nefesini tutmuştu. O an hissettiğim korku ve çaresizlik, içimde bir hissizlikle birleşti; bir yandan korkuyordum, bir yandan olacakları umursamıyordum.
Sıra bana geldiğinde, cesurca avcumu uzattım. Öğretmenimin yüzü değişti ve gülümseyerek kolumu indirmemi söyledi. O an işkence sona erdi. Fakat dersin ve yaşananların etkisi, benim matematikten ve sınavdan duyduğum nefreti lise son sınıfa kadar sürdürdü.
Yarım asırlık bu anıyı kaleme almamın nedeni, Oppenheimer filmini izlerken geçmişin bu izlerini hatırlamamdı. Hayatın bazı anıları, sinema ve sanat yoluyla yeniden yüzeye çıkar; bazılarıysa, bir kıssadan hisse vermesi için yazıya dökülür. Ben de bunu yaptım: birilerine ders olsun diye…