20 Şubat 2024, 19:18
|
#
1 |
Profil ayrıntılarını görüntüleyebilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız ve üye hesabınızla oturum açmanız gerekmektedir. Dini Hikayeler - Balık Kıssası Dini Hikayeler - Balık Kıssası “Allah katında dua kadar makbule geçen bir ikram yoktur. “ Hz. Muhammed. Delikanlı, babasının hızla kilo kaybettiğini fark etmiş ve bu durumdan korkmaya başlamıştı. Yaşlı adam, onun için bir arkadaş gibiydi. Çeyrek asra yaklaşan beraberlikleri sırasında onu her zaman yanında bulmuş, bütün sırlarını ona açmış ve hiç kırmadan hizmetini görmüştü. Hayatları, insanlardan çok uzak bir sahilde ve küçücük bir kulübede geçmesine rağmen mükemmel sayılırdı. Hiçbir şeyin sıkıntısını duymuyorlardı. Civardan topladıkları kütük ve tahta parçaları, yakacak ihtiyaçlarını bol bol karşılıyordu. Bütün dağ ve tepeler onların bahçesiydi. Üç beş tane koyunları vardı sağılan. Bir düzine kadar da tavukları… Babası, iyi olduğu günlerde bahçe işleri ile uğraşır, sebze ve meyve yetiştirirdi. Yemek, çamaşır ve bulaşık işleri ise, annesinin vefatıyla kendisine kalmıştı. Bir de balık tutma işi elbette. Fakat avlanmak İçin havanın güzel olması gerekiyordu. Çocukluk yıllarından beri kullandıkları emektar sandalları artık kalafat tutmadığı İçin, kayalıklardan attığı oltasına takılanlar süslerdi sofralarını. Bazen üç beş istavrit, bazen de bir kaç tane dip balığı. Ama eğer Allah lüfer verirse, o zaman iş başkaydı. Babası, midesine düşkün biri olmamasına rağmen lüfere dayanamaz ve adeta bayram edip, “Bu balık, cennetten geniş olmalı!” derdi. Hastalığı ilerlediğinde, yaşlı adam yemek yiyemez oldu. İki kaşık çorba bile içemiyordu. Bir ara ağzından bir kelime kaçıverdi: “Lüfer…” Delikanlı, hiçbir şey olmasa bile, babasının sadece bu balığı yiyebileceğine, hatta aldığı ilk lokmada şifa bulacağına inanmıştı. Ama onun bu isteği karşısında duyduğu sevinç, biraz sonra bir kavuşa dönüştü. Çünkü sık sık olta attığı halde, en son lüferini aylar öncesinde yakalamıştı. Evlerine bir saat uzak olan köyde ise balık tutmak diye bir adet yoktu. Delikanlı, babasının birkaç lokmayla doğacağını bildiği için, en küçük lüfere bile razıydı. Onun yatağını pencere önüne çetelen kayalıklara geldi. Böylece yaşlı adam onu uzaktan görür ve fazla meraklanmazdı. “Ya Rabbi!” diye dua etti. “Bugüne kadar babamı kırmadım. Ve benden ne istediyse hemen yaptım. Ama benim sözüm denize geçmez. Onun istediği şey, senin hazinende elbette vardır. Ve o şey, belki de babamın son yemeğidir.” Denizin hafif bir poyrazla ürperen açıklarındaki martılar, art arda yaptıkları dalışları ve çığlık çığlığa bağrışlarıyla bir balık akınını haber vermesine rağmen, oltaya bir tepki bile gelmedi. Güneş batmak üzereyken, delikanlı kayalıktan ayrıldı. Ayakları geri geri gidiyordu. Kulübeye yaklaştığında, çimenlerin arasında bir hareket fark etti. Ve ona doğru yavaş yavaş sokuldu. Aman Allahım! Ayaklarının dibinde, canlı bir lüfer vardı. Orta boylarda, kıpır kıpır bir lüfer! Genç adam, rüya gördüğünü sandı ilk önce. Bitmesinden korkup kımıldamadı. Ama hemen sonra kendine geldi. Sağa sola bakındı. Ortalıkta hiç kimsecikler yoktu. Deniz ise aşağıda köpürüp duruyordu. Yukarıdaki martıların sesini çıkartan martı, diğerlerinin hücumuyla balığı düşürmüştü. Delikanlı, anne ve babasından aldığı terbiyeyle, Allah’a her fırsatta şükrederdi. Ama bu sefer iki damla gözyaşı da döktü. Tek bildiği şey, yerdeki balıktan da fazla titrediğiydi. Lüferi yavaşça alarak kovaya koydu. Kulübeye girdiğinde, babası uyanmıştı. Üstelik de renk gelmişti yüzüne. Oğluna gülümseyip: “ Rüyamda yine anneni gördüm!” dedi. “Her zamanki gibi cennetteydi ve bana güzel bir yemek yapıyordu.” Delikanlı, kovadaki balığı mukaddes bir emanet gibi çıkartırken, “Annemin seçtiği yemek lüfer olmalı!” dedi. “Onu kızartmam İçin bana attı.”
Kitaptan yazılmıştır.. | |
|
| |