İnsanlar mozolelere kemik görmeye gitmez...
"Küçükken babaannem uyumam için bana hep devrim şarkıları söylerdi; örneğin 'Doğu kızıllaşıyor, güneş doğuyor ve Mao Zedong Doğu'dan çıkıp geldi' gibi. Onun nesli Mao Zedong’a büyük bir hayranlık besliyordu, bunu başlangıçta pek anlayamamıştım. Ancak yaşım ilerledikçe ve onun hakkında daha çok şey öğrendikçe, bunu daha iyi kavramaya başladım. Mao Zedong gerçekten büyük bir adamdı. Sayısız insan ona son görevini yerine getirmek için Pekin’deki mozolesine akın ediyor. Eğer fırsatım olursa, ben de aynısını yapacağım."
Bu sözler bir Çin vatandaşına ait.
Bu sözleri de paylaşan kendisinden sık sık bahsettiğim felsefeci Sadık Usta.
Bu sözleri paylaşmış altına da kendi yorumunu eklemiş.
"Tıpkı bizde son yıllarda Anıtkabir’in ziyaret edilmesi gibi…
Tehlikeyle karşı karşıya olan toplumlar, devrimci geleneklerine yöneliyor…" demiş.
Tabii bu paylaşımın altında onlarca yorum var.
Kimi Mao’yu bir devrim kahramanı olarak savunmuş, kimisi ise milyonlarca insanın ölümünden sorumlu bir diktatör olduğunu söylemiş.
O yorumların içinde en çok dikkatimi çeken direk Sadık Usta'ya sorulan şu soru oldu.
“Kalbinizin sesini dinleyerek cevap verin, Mustafa Kemal mi Mao mu?”
Bu tür sorular genellikle tartışma üretir ama düşünce üretmez.
Çünkü mesele tarihi iki büyük figürü bir televizyon yarışmasının seçenekleri gibi karşılaştırabileceğiniz kadar basit değildir.
Bir kere Mao Zedong ile Mustafa Kemal Atatürk aynı tarihsel kategorinin liderleri değildir.
Mao, uzun bir iç savaşın ve devrim sürecinin lideridir.
Atatürk ise çöken bir imparatorluğun içinden modern bir ulus-devlet kuran bir kurucu lider.
Bu iki tarihsel rol arasındaki farkı bilmez ve birini küçümsemeye diğerini övmeye kalkarsanız yanlış sonuca ulaşırsınız.
Mao’nun Çin’i emperyal işgal ve parçalanmışlıktan çıkardığı doğrudur.
Ama Mao döneminin aynı zamanda büyük trajedilerle dolu olduğu da tarihsel bir gerçektir. “Büyük İleri Atılım” politikası sırasında yaşanan kıtlıklar, kültür devrimi dönemindeki tasfiyeler ve milyonlarca insanın hayatına mal olan politikalar bugün Çin tarihinde hâlâ tartışılan bir mirastır.
Yani Mao'yu anlamak için tek boyutlu övgü ya da tek boyutlu nefret yeterli değildir.
Mustafa Kemal'in liderliğinin altında yatan ise ideolojik bir devrimden çok bitmiş bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet kurma ve modernleşme hamlesidir.
Bir ulusun bağımsızlığını kazanması, ardından hukuk, eğitim ve toplumsal yaşamın yeniden şekillenmesi bu sürecin temelidir.
Bu nedenle Mao ile Atatürk’ü aynı terazide tartmak doğru bir yöntem değildir.
Yine o yorumların arasında dikkatimi çeken başka bir cümle oldu.
“Mezarda ne var? Bir poşet kemik.” demiş biri.
Bu cümle o kadar büyük bir yanılgı içeriyor ki.
İnsanlar mozolelere kemik görmek için gitmez.
Mozoleler birer hafıza mekanıdır.
Anıtkabir’e giden insanlar taş görmek için gitmez.
Oraya giden insanlar bir ülkenin kuruluş hikâyesini, bir iradeyi ve bir fikri hatırlamak için gider.
Pekin’de Mao’nun mozolesine gidenlerin yaptığı da bundan farklı değildir.
Toplumlar tehlike hissettiklerinde genelde kurucu figürlerine yönelirler.
Çünkü kriz zamanlarında insanlar şu soruyu sormaya başlar.
“Bu ülkeyi kuranlar hangi fikre dayanıyordu?”
"Biz ne oldu da o fikri devam ettiremeyip bu hale geldik?"
"Nerede hata yapıyoruz?"
Türkiye’de Anıtkabir ziyaretlerinin artması da,
Çin’de Mao’nun yeniden hatırlanması da biraz bu tarihsel güven arayışlarının sonucudur.
Tarih, liderleri ya tamamen kutsal ya da tamamen şeytan olarak görmez.
Daha serinkanlıdır.
Mao, Çin tarihinin devrimci figürüdür.
Mustafa Kemal ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu aklıdır.
İkisini anlamanın yolu sloganlar değil, tarihin kendisidir.
Ama sosyal medya çağında çoğu insan tarihi anlamaya değil, taraf tutmaya çalışıyor.
Oysa tarih taraf tutmaz.
Ve tarih, çoğu zaman sosyal medyanın yüzeysel yorumlarından daha derin bir yerden konuşur...
Alıntı__