![]() |
Atatürk'ün Yolunda
[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Atatürk'ün Yolunda
[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Atatürk'ün Yolunda
[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Atatürk'ün Yolunda
Çok güzel anılar, eline sağllık @[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Atatürk'ün Yolunda
TEKLİF EDİLEN MADDEDEKİ ŞARTLAR BENDE NEDEN YOKTU (Nutuk)
''Bundan başka, bu maddenin gerektirdiği şartlar bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği şartı yerine getirmeye çalışsaydım, İstanbul'u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar'daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi. Eğer ben bir yerde beş yıl oturmaya mahkûm olsaydım, Bitlis ve Muş'u aldıktan sonra, Diyarbakır'a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş'u kurtarmaktan ibaret olan vatan görevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu Efendiler'in istediği şartları taşımak isteseydim, Suriye'yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep'te bir ordu kurarak, düşmana karşı savunmaya geçmemekliğim ve bugün millî sınırlar dediğimiz sınırları fiilî olarak çizmemekliğim gerekirdi. Zannediyorum ki, ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiç bir yerde beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben zannediyordum ki, bu hizmetlerimden dolayı milletimin sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslâm dünyasının sevgi ve saygısını da kazanmış bulunuyorum. Fakat bu durumumdan dolayı, bu sevgi ve saygılara karşılık vatandaşlık haklarından yoksun bırakılacağımı asla hatırıma getirmezdim. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki, yabancı düşmanlar bana suikast yapmak suretiyle, beni memleket hizmetinden alıkoymaya çalışacaklardır. Fakat hiçbir zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki, yüce Meclis'te iki üç kişi bile olsa, aynı zihniyette kimseler bulunabilsin. Bu bakımdan ben anlamak istiyorum «Bu efendiler, gerçekten kendi seçim bölgelerinin duygu ve düşüncelerini mi aksettiriyorlar? Yine bu Efendilere karşı söylüyor ve soruyorum: Milletvekili oldukları için elbette bütün milletin vekili sıfatını taşıyorlar. Yalnız, bu Efendiler, acaba milletin de kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi? Efendiler, beni vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu Efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden, resmen yüce hey'etinize, bu Efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum!» NUTUK [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Atatürk'ün Yolunda
Damat Ferit Paşa öldürülecekti
Ben, bu Ali Galip denen kişinin sahneden çekilip geldiği yere döneceği kanaatindeydim. Bu düşüncemi Paşa'ya arz ettiğimde başını sallamış ve şöyle demişti: "Hiç zannetmem. Bu adam mücadeleden kolay kolay vazgeçecek tipte değil. Beni mükemmel kandırdı. Kötülüklerine devam edecek. Arkasını bırakmamak lazım." Olaylar O'nu bir kez daha haklı çıkardı. Aşiretlerin yerleşmiş olduğu Beydağı'na çekilen Ali Galip, Urfa'ya giden Binbaşı Noel ile haberleşmeye başlamıştı. Kâhta telgrafhanesinde bulunan vatanperver bir memurun kopyasını gönderdiği telgrafı alınca, subay arkadaşlarımızdan Teğmen İsmail Hakkı'yı Sivas Telgraf Başmüdürlüğü'ne tayin ettirerek sivil kıyafetle oraya gönderdik. Binbaşı Noel, Ali Galip'e Urfa'dan şu haberi gönderiyordu: "Buradan Halep'e geçmek arzusundayım. Siz, İstanbul'la Sivas üzerinden haberleşemezsiniz. Hat, Sivas'tan geçiyor. Halep telgraf hattı bizim, İngilizlerin elindedir. Sizinle Antep'te buluşalım. İstanbul'la serbestçe haberleşir ve kararlarımızı birlikte alırız." Ali Galip'in cevabı şuydu: "Bir imkân bulup Zat-ı Şahane'yi ve Sadrazam Paşa Hazretleri'ni, bu eşkıya hareketini ortadan kaldırmak amacıyla kesin şekilde harekete geçirmek için ikna edeceğime güveniniz. Ales-Sultan (padişaha karşı gelme) hareketinin başarılı olması asla mümkün değildir. Bunu kanıtlamak, benim için kutsal görevdir." Ali Galip, şekli rütbesi binbaşılık, asli görevi Intelligence Servis'in yetkili temsilcisi olan bu uluslararası casusa, Malatya bölgesindeki aşiretlerden kuvvet topladığını, bunun için Sadrazam Ferit Paşa'nın imzasıyla vali, mutasarrıf ve kaymakamlara tebligatta bulunulduğunu bildiriyordu. Görülüyordu ki, kötülüğün kaynağı, odak noktası padişahın eniştesi, Damat Ferit Paşa'nın kendisiydi. Bu gerçekti; kendisini yakından tanıyanların dediğine göre manyak, psikopat, hatta İttihat ve Terakki'nin dağılmasından sonra Mondros Mütarekesi'ni imzalayan Sadrazam Müşir Ahmet İzzet Paşa'nın teşhisiyle deli idi. Vatanın bu buhranlı devresinde Sadaret makamına (Başbakanlığa) getirilmesi ülke için cidden felaket olan bu garip adamın kendi isteğiyle iktidardan ayrılmayacağı anlaşılmıştı. Bir arkadaşımız sohbet sırasında muhatabına "Bu adamı öldürmekten başka çare yok" demiş, o da bu öneriyi öylesine benimsemişti ki, bizlere açtı. Karakter olarak da, cesaret ve silah kullanmadaki ustalığı ile de bu işi başarabilecek durumdaydı. Hiçbirimiz bu fikri Mustafa Kemal Paşa'ya açmak cesaretini kendimizde göremiyorduk. İçtenlikle söyleyeyim ki, kendi ölçülerimiz içinde başka çare bulamayınca belki böyle bir şeyi düşünebilirdik ama, O, böylesine fikirlere hiçbir zaman itibar ve iltifat etmemiş, hatta sonuna kadar karşı çıkmıştı. Düşünceyi bir nedenle duyan Refet Paşa da buna iltifat etmemiş, hatta eğer duyarsa Mustafa Kemal'in üzüleceğini ve fikrin sahibine kırılacağını anlatmak istemişti. Genç arkadaşımız bu uyarıları bir süre dinlemiş, fakat Ali Galip'in, Ferit Paşa'nın imzasıyla yaptığı tamimde bizleri şaki, haydut, devlet karşıtı ilan etmesine öylesine içerlemişti ki, dayanamamış, ama şifahen de söylemeye cesaret edemeyerek, yazı ile bildirmişti. Biz bunu biliyorduk. Zannederim 1919 yılının 17 veya 18 Eylül günüydü; ya-ni kongrenin çalışmalarını tamamlamasının üzerinden bir haf-ta geçmişti. Yemekten sonra Paşa bizi odasında topladı. Günlük işlerle ilgili açıklamalardan sonra konuya girdi, isim vermeden dedi ki: "Bir genç arkadaşımız, Sadrazam Ferit Paşa'nın öldürülme teşebbüsü için benden onay istiyor. Bu adamın bir adalet divanında ihanetinin sabit olacağına hiç şüphe yoktur. Büyük fenalıklarına devam ediyor ve elinden geldiği kadar da devam edecektir. Burası böyle... Fakat biz, mahkeme değiliz, hâkim de değiliz. Adaleti uygulama yeri ve yetkisinde de değiliz. Ancak, adalet isteyebiliriz. Bunu da her fert yapar. Kaldı ki bu adam, halen nazariyede bile olsa şeklen meşru durumda sadrazam, çünkü Padişah'ın güvenine sahip... Faaliyet halinde Meclis-i Mebusan yok ki, güvensizlik beyan etsin ve düşürsün. O halde onunla ancak, şimdilik onu oraya getireni ikna ederek, yarın da bu ülkede böyle sonuçlara meydan vermeyecek yolları kapayarak mücadele edebiliriz. Şimdi el birliğiyle bunları başarmaya uğraşıyoruz. Başaracağız da... Buna da emin olunuz. Çünkü hak da, mantık da, akıl da, tarih de bizimle beraberdir. Bu yolun dışındaki hiçbir tarz, ne vatana ve ne de sahiplerine hayır getirir. Anlaştık değil mi?" Bizim yanımızda hiçbir isimden söz etmedi. Oysa düşüncenin sahibini hepimiz biliyorduk. Sonra ona şöyle demiş: "Sen ne dersin çocuk? Bir şaşkını kahraman veya kurban mı yapmak istiyorsun? Bırakın bu komitacı kafasını..." Mustafa Kemal, meşruiyetten bir kez bile ayrılmayı denememiş, denenmesine de izin vermemiştir. O buhranlı günlerde vatanı dış düşmanlardan daha tehlikeli olan esarete boyun eğme kadrosundan kurtarabilmek için, o güne kadar denenmemiş çarelere başvurdu. Bunlar arasında, yurdun işgalden kurtulmuş yerlerinden, doğrudan doğruya padişahın şahsına dönük şikâyetler ve protestolar vardı. Bu seslenişler görünürde sadrazama karşıydı. Fakat as-lında onu ısrarla tutan Vahdettin'in şahsınaydı. Protestoları öyle usta bir üslup içinde hazırlıyor, şehirlerin dertlerini öylesine dile getiriyor, bunları güvenilir dostlarının ısrarlı izlemeleriyle öylesine düzenliyordu ki, kongrenin dağılmasından sonra sanki her yerleşim yerinde kurtuluş mitingleri yapılmışçasına İstanbul, boyun eğmeye karşı şahlanmış Anadolu'nun etkisi altında kaldı. Bunun en canlı sonuçlarına her gün kafileler halinde aramıza katılan yeni arkadaşlarımızın saflarımızı güçlendirmesiyle tanık oluyorduk. Bunlar arasında yakın zamana kadar ısrarlı davetlere katılmakta kararsızlık edenler vardı. Paşa, her zaman nazik ev sahipliği ile onları karşılıyor, iltifat ediyor, ama derhal de görev veriyordu. O mütevazı kadro ile adeta devlet idare etmek ne demekti? Sivas'ta İrade-i Milliye gazetesinin yayımlanmaya başlaması kongrenin kapanışından sadece üç dört gün sonra, 14 Eylül 1919'dadır. Gazetenin adının nasıl seçildiği, Mustafa Kemal'in rejim üzerindeki değişmez inancının ibretle hatırlanacak belirtisidir. Yanında Rauf Bey, Refet Paşa, Dr. İbrahim Tali Bey, Alfred Rüstem Bey, Babıâli'nin görevine son vermesine rağmen Paşa'nın emriyle yerinde kalan Reşit Paşa vardı. Kendilerin-den kongrece çıkarılmasına karar verilmiş gazete için isim rica etmişti. Rauf Bey Halas (Kurtuluş), Refet Paşa Hakikat (Gerçek), Alfred Rüstem Bey İntibah (Uyanış), Reşit Paşa Ye-ni Sivas adlarını bulmuşlardı. Kendi tercihi İrade-i Milliye idi. Kavganın asıl nedeni ve amacı bu değil miydi? İstisnasız benimsendi. Fakat Rauf Bey, "Sadece 'Irade' desek olmaz mı?" deyince, Alfred Rüstem Bey şu espriyi yaptı: "O zaman da Zat-ı Şahane'nin veya Damat Ferit Paşa'nın iradesi olur!.." Ankara'ya gelişinden sadece yirmi üç gün sonra çıkaracağı gazeteye de, Hâkimiyet-i Milliye diyecekti. Birincisinde, millet iradesini tecelli ettirdiği, ikincisinde de bu iradeyi ülke kaderine hâkim kıldığı için... İkisinin de başyazarlığını uzun süre kendisi yapmıştır. "Benim gazeteciliğim de vardır. Mütarekeden önce İstanbul'da Ali Fethi (Okyar) ile Minber adlı bir gazete çıkarmış, savaş yıllarında biriktirebildiğim altınımı batırmıştım" derdi. Atatürk'ün sırdaşı kılıç Ali'nin anıları [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Atatürk'ün Yolunda
10 MART 1936 – Atatürk'ün, akşam trenle İstanbul'dan Ankara'ya hareketi.
10 Mart 1936: “Şehrimizde bulunan Cumhurreisi Atatürk akşam beraberinde Başbakan İsmet İnönü, İktisad Vekili Celâl Bayar, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya bulunduğu halde Ankaraya hareket etmiştir. Büyük Önderle birlikte gene şehrimizde bulunmakta olan Trakya Umumi Müfettişi Kâzım Dirik, Büyük Millet Meclisi reis vekillerinden Nuri Conker, saylavlardan Ali Kılıç ve Salih Bozok ta Ankaraya gitmişlerdir. Vekiller ve diğer zevat saat 15 te otellerinden çıkarak Dolmabahçeye gitmişlerdir. Ulu Önder saat tam 17 de Dolmabahçe rıhtımından Heybeliada vapuruna binmişler ve saat 17.07 de Haydarpaşa garı rıhtımına çıkmışlardır. Polis süvari müfrezesi burada Cumhurreisini selamlamışlardır. Gara girildikten sonra Atatürk kendilerini uğurlamaya gelen zevatın ellerini sıkmışlar ve hususî vagonlarına binmişlerdir. Bunu müteakip katar 17.12 de hareket etmiştir. Haydarpaşada Vali Muhittin Üstündağ, Emniyet Müdürü Salih Kılıç, Hariciye Umumi Katibi Numan Rıfat, Merkez Kumandanı General Fehmi, Harp Akademisi Kumandanı General Ali Fuad, İstanbul Kumandanı General Halis ve şehrimizde bulunan saylavlar Atatürk’ü uğurlamışlardır. Hariciye vekili Tevfik Rüştü Aras Pendiğe ve Vali Muhittin Üstündağ da vilâyet sınırına kadar giderek Atatürkü uğurlamışlardır.” [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Atatürk'ün Yolunda
8 MART 1926 - Atatürk'ün, Ankara'da Türkiye İş Bankası’nın, şerefine düzenlediği çayda bulunması.
İŞ BANKASI’NIN KURULUŞU Kazım (Özalp) Paşa’nın anılarında bankacılık çalışmalarını okuyalım: Osmanlı Bankası bize Milli Mücadele süresince çok yardım etmiş olmasına karşın, Mustafa Kemal Paşa onu tam bir milli banka olarak kabul etmiyor ve yeni bir milli bankanın kurulmasını faydalı görüyordu. 1863 tarihinde kurulmuş olan Ziraat Bankası, özelliği nedeniyle, zirai işlerin gelişmesi için kurulmuş bir banka olarak nitelendiriliyordu. Paşa’nın istediği yeni bankaya karşı olan görüşler, genelde kurulacak yeni bir bankayı idare edebilecek kadar yetişmiş bir kadroya sahip olmadığımız üzerinde birleşiyorlardı. Tecrübe azdı, yeni kurulacak bankaya yatırılacak paralar batabilirdi. Osmanlı ve Ziraat Bankası’nda çalışan Türk memurlardan oluşturulacak bir kadro ile çözüme varılabileceğini düşünen Mustafa Kemal Paşa yeni bir milli banka kurulmasında kararlıydı.1 Milli Mücadeleye yardım amacıyla, Hindistan’dan Mustafa Kemal’e yollanan paranın artanı, Osmanlı bankası’na yatırılmıştı. Atatürk, bu parayla Osmanlı Bankası’na ortak olmak dileğini açıklayınca, adı geçen banka, sözü çevirici bir tutum takındı. Falih Rıfkı olayı şöyle anlatmaktadır: Yabancı bankalardan biri: “Acaba sizdeki yüz bin liramızla bankanıza ortak olabilirmiyiz?” sorusuna, Türklerin bu işlerle uğraşması yersiz olduğu gibi bir yanıt verince, Mustafa Kemal yüz bin lirayı hemen bankadan çeker, çuval içinde Kasaboğlu çarşısında dükkana koyar ve önüne bir de nöbetçi diker. Şimdi sermayeleri yüz milyonları aşan resmi ve özel milli bankaların temeli budur. 2 Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın Uşakizade Köşkü’ne son gelişinde Türkiye’nin ilk Milli bankasının kurulmasına karar verilmiştir. Celal Bayar’ın anılarındaki İş Bankası’nın kuruluş öyküsünü dinleyelim: Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı Bankası’nda 250 bin lirası varmış. Ona, orada mevduat faizi dahi verilmiyormuş. Parayı Hint Müslümanları, Milli Mücadele yıllarında Gazi’nin şahsına göndermişler. Gazi de parayı Maliye’ye vermiş, ordunun ihtiyaçlarına harcansın diye. Zaferden sonra, halktan alınan tüm borçlar ödenirken, Gazi’nin parası da geri verilmiş, O da almış, Osmanlı Bankası’na yatırmış, Gazi’nin kayınpederi Muammer Bey o zaman İzmir’ in en büyük tüccarı. Avrupa ile de ilgisi bulunan tek Türk tüccar. Gazi’ye, “Bu parayı işletelim” demiş. Gazi de: “Bizim Celal’e git, onunla konu, ben bu işleri bilmem” demiş.” Muammer Bey geldi bana... Bunun üzerine ben, halkımız için, kendimizin bir bankası olmasını, halkımızın rahat edeceği, iki taraf da bir birini anlar vaziyette bir banka kurulmasını şart gördüm. Ve Muammer Bey’e “İhracat şirketi de gereklidir ama bu iş daha önemlidir” dedim. Hem şahıs olarak Gazi’nin isminin bu ticaret içerisinde bulunmasının bana hoş görünmediğini belirttim… 3 1987 yılında Ayşe Sultan Korusu’nda Muammer Bey’in en küçük kızı Vecihe Hanım’la yapılan röportajda; kendisinin İş Bankası’nın kurulması ile ilgili köşkte yapılan konuşmalara tanık olduğunu belirterek, yaşayan tek görgü şahidi olarak şunları anlatıyor: Mustafa Kemal Paşa, İzmir’deki evimizin selâmlık kısmındaki özel odasında çalışırdı. Bakanlarla, Gazi sık sık çalışma odasında görüşürdü. Celal Bey de sık çağırdığı bakanlarındandı. Gene böyle bir gün, Celal Bey önce Gazi ile, onun çalışma odasında görüştü, sonra da bizim yanımıza geldi. Biz; Latife ablam, ben ve babam selamlık bölümünde oturuyorduk. Bu sözünü ettiğim bina şimdi Özel Türk Koleji olarak faaliyette bulunmaktadır. Cumhurbaşkanımız Kenan Evren’in direktifleri doğrultusunda, burasının Latife Hanım Müzesi olarak düzenleneceğini büyük bir memnuniyetle duymuş bulunuyorum. Evet bu binada babam ile Celal Bey arasında Gazi’nin 250 bin lirasının nasıl değerlendirilmesi gerektiği üzerinde konuşuldu. Babam ihracat ve ithalatın yabancılar tarafından yapıldığını hatırlatarak, bu işleri yapacak bir Türk şirketinin kurulmasını önerdi. Celal Bey de bankacılık işlerinin de yabancılar elinde olduğunu hatırlatarak, bir banka kurulmasının yararlı olacağını söyledi. Sonunda da görüş birliğine vardılar. Bugün gibi aklımda, güzel bir akşam üstü idi. Daha sonra Gazi de çalışma odasından çıkıp, yanımıza geldi. Ben babamın bankanızın kurucuları arasında olduğunu bilmiyorum. Bugüne kadar da kurucu hisse senedini görmedim. Ama, babam ne zaman İzmir’e inse mutlaka İş Bankası Müdürü’ne uğrar, onunla konuşur. Bankanın gelişmesi ile ilgili bilgi alırdı. Bankanın durumunu, İzmir’den yapılabileceği kadar izlerdi. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın parasının “Milli Banka” kurarak değerlendirme kararı, Ankara’da yapılan toplantılarda İş Bankası’nı kurarak kesinleşir. 20 Ağustos 1924 günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa: “Vatanı kurtaracak ve yükseltecek önlemlerin başında halkın doğrudan doğruya itibar ve güveninden doğup meydana gelen tam manasıyla modern ve milli bir banka kurmak...” diyerek kararını bildirir. Kurulacak ilk milli bankaya “İş Bankası” adı verilir. İlk Genel Müdürlüğüne, Maliye Bakanlığı’ndan istifa eden Celal Bayar getirilmiştir. 26 Ağustos Zafer Bayramı günü ilk Resmi başvurusunu yapan İş Bankası, 9 Eylül 1924 günü Ankara İstasyon Caddesi üzerinde ilk binasında düzenlenen özel bir törenle resmen açılışı gerçekleşmiştir. Hindistan Müslümanlarının Gazi Mustafa Kemal’e hediye ettiği 600 bin altın Liranın Kurtuluş Savaşı’nda harcandığı bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararıyla; bu paranın 250 bin Lirası ‘Bu sizin paranız’ diyerek Gazi Mustafa Kemal’e iade edilmiştir. İş Bankası kurulurken, bu para ana para olarak kullanılmıştır. 26.08.1924'te Atatürk’ün, akşam sohbeti esnasında Türkiye İş Bankası İdare Meclisi üyelerine söyledikleri: “Sermayenin azlığına bakarak cesaretiniz kırılmasın! Böyle kurumlar için en kuvvetli sermaye, zekâ, dikkat, iffettir; teknik ve metodik çalışmasını bilmektir. Bu inançla işe sarılınız, mutlaka başarırsınız! ...Bu işte başarı kazanmayı, eğer şahsî bir onur meselesinden daha ileri, millî bir gurur, millî bir onur meselesi yaparsanız çalışmak için, amacınıza ulaşmak ve daha yükselmek için muhtaç olduğunuz ateşi, enerjiyi bol bol yüreklerinizde bulacaksınız!” [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Atatürk'ün Yolunda
11 MART 1905 - Atatürk'ün, Şam'da staj yapmakta olduğu süvari alayıyla beraber Dürzî harekâtını bastırmak üzere Havrana gidişi
(Atatürk burada 4 ay kalarak tekrar Şam'a dönmüştür.) Mustafa Kemal Paşa Şam’a geldiğinde alayını Suriye güneyinde yaşayan ve sürekli isyan halinde olan Dürzilere karşı bir sefer hazırlığında buldu. 5. Ordu’ya bağlı 29. ve 30. Alaylarda görev alan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşı Müfit Özdeş kumandaya karıştırılmak ve görev verilmek istenmemişti. Alayın harekât için harekete geçtiğini bir arkadaşlarından haber almışlardı. 30. Alay kumandanına gittiklerinde dertlerini anlatamamışlar ve kendilerinin stajyer olduğu, asıl komutanın görevini aldığı, kendilerinin Şam’da kalmalarının uygun görüldüğü söylenmişti.16 Ordu Kumandanına gittiklerinde de kabul edilmemişler ve harekâta davetsiz misafir olarak katıldılarsa da dışlanmışlardı. Havran’daki Dürzi isyanını bastırma harekâtı 11 Mart 1905’te başlamış, 4 ay kadar sürmüştü. Mustafa Kemal Paşa özellikle komuta ettiği birlikle bulunduğu Kunaytıra halkı ile sıcak ve dostane ilişkiler kurmuştu. Halk ile doğrudan ilişkilere girerek, otoritenin soğuk yüzünü ısıtmaya ve müşfik tarafını göstermeye çalışmış, kısmi başarılar da sağlamıştı. Mustafa Kemal Paşa 1905 Temmuz’unda Şam’a döndü. Bu dönemde Mürettep Kumandanı Lütfi Bey’le de dost olmuştu. Harekât sırasında İsyancılara ulaşamayan birtakım askerlerin sade vatandaşlara davranışlarını yadırgamıştı. Ayrıca buradaki sorumluların İstanbul’u da yanılttıkları görüşündeydi. Bu tip olayları engelleme konusunda elinden gelen mücadeleyi yapmak da O’nun karakteri icabıydı ve öyle de yaptı. O’nun bu tavırları ve alayının eğitimindeki başarılarıyla askerler arasında, hatta samimî ve insanî yaklaşımlarıyla yerli halk arasında güven ve saygınlık kazandı. Şam, Mustafa Kemal Paşa’nın memleketin kurtarılması konusunda düşündükleri açısından elverişli görünmediği gibi, halk ilgisiz, sosyal hayat cansız, ekonomik durum iç açıcı değildi. Mustafa Kemal Paşa’nın bakış açısından şehir, Orta Çağı yaşamaktaydı. Karanlık basınca sokakta hayat duruyordu. Şam’ın zenginleri ve orta hallileri Berdan nehriyle sulanan bahçelerde zevk ve sefa içindeyken, kenar mahalleler ve halkın alt tabaka sayılabilecek unsurları arasında sefalet, sıkışıklık, sıcak ve bıkkınlık hâkimdir. Bazı geceler şehri dolaşan Mustafa Kemal Paşa, kaldırımlarda, evlerin önlerinde, eski püskülere sarınıp uyuyan insanlar görüyor, onlara acıyordu. “Hayat bu mu?” diye düşünüyordu. İşin kötüsü onlar durumlarını anlayamıyor, taassup ve cehalet, gerçekleri görmelerini engelliyordu. İşini bilmeyen! Askerler bile sefalet yaşamaktaydı. Bu ortamı ve memleketin genel durumunu düşünen Mustafa Kemal Paşa, bazen gerçekleri kabullenmeye çalışır, “vatanımız, milletimiz bu. Bunlara layık görülen bu sefaletin sorumlusu bunlar değil.” diye düşünürdü. Devlet ve millet hem birbirleriyle, hem kendi içlerinde kıran kırana boğuşmaktadırlar. Yolsuz, mektepsiz, hastanesiz, fabrikasız, asayişsiz, emniyetsiz bir vatan. İşte bu düşünceler içinde Vatan ve Hürriyet Cemiyeti Mustafa Kemal Paşa’nın tek avuntusu oldu. [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Atatürk'ün Yolunda
1921 yılı Milli Mücadele tarihinde oldukça kritik bir yıldı. Yunan ordusu bu yıl önemli başarılara imza atarak Ankara önlerine kadar gelmiş, Ağustos ayında başlayan ve 23 gün savaşta Türk ordusu nihayet düşmanı durdurmuştu... Atatürk, işte bu kritik dönemde, savaşın hemen öncesinde Temmuz ayında birkaç gün sürecek "Eğitim Kongresi" düzenlemişti. Savaşın en kritik günlerinde düzenlenen bu eğitim kongresinin iptal edilmesi önerilmişse de, bunu kabul etmemiş ve kongreye bizzat katılarak konuşma yapmıştı..
Atatürk, Libya'dan Çanakkale'ye, Bitlis'ten Filistin'e yurdun pek çok köşesinde savaş vermişti. Ülkenin geri kalmasındaki en önemli etkenin eğitimsizlik olduğunu anlamıştı. Asıl savaşın cehalete karşı yapılacağını biliyordu. Ve bu yüzdendir ki savaşın en kritik döneminde yapılan Eğitim KOngresi hiç de "öylesine" bir iş değildi. Atatürk, saptamalarında hiç de haksız sayılmazdı. Memlekette halkın çocukları ortak bir eğitime sahip değildi. Yabancı okullarda farklı, tekke ve zaviyelere bağlı okullarda farklı türde eğitim bulunuyordu. Farklı eğitim anlayışlarına sahip kurumlar, ülkedeki gençliği birbirinden kopuk ve bağlantısız hale getiriyordu. Üstelik bu okulların hiçbiri devletin amaç ve ilkelerine uygun eğitime sahip değildi. Bu nedenle 1924'te "Eğitimde Birlik Kanunu" çıkarılarak tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. Bu okullarda verilecek dersleri bakanlık belirleyecek, okullarda yer alan her türlü ayrıntı Ankara'da saptanacak, okullarda öğretim veren öğretmenler ise bakanlığın denetiminden geçecekti. Bu yenilikler sayesinde kırsaldaki ailenin çocuğu ile şehirdeki ailenin çocuğu aynı standartlara sahip oluyordu.. 1930 yılıydı.. O günlerden birinde, hesapta olmayan şekilde İstanbul Üniversitesi'ni gezmeye karar verdi. 15 Aralık'ta bulutlu bir Pazartesi günü, saat 10'u 40 geçe üniversiteye gitti.. Yanında Genel Sekreter Tevfik Bey, Başyaver Recep ve Kılıç Ali vardı.. Rektör Muammer Raşit, bu beklenmedik sürpriz karşısında çok şaşırdı. Atatürk, önce öğretim üyeleriyle tanıştı ve üniversite hakkında görüştü. Akabinde dersin olduğu sınıflardan birine girmeyi istedi. Ders programı getirildi ve incelendi. Birinci sınıfın dersine girmeye karar verdi.. Tahir Bey herzaman olduğu gibi dersini anlatıyordu. Dışarıda olup bitenden haberi yoktu. Hiç beklemediği bir anda kapı çalındı ve Atatürk yanındakilerle birlikte içeriye girdi. Tahir Bey şaşkındı. Atatürk'e oturması için kendi sandalyesini sundu. Atatürk tüm ısrarlara rağmen tahtanın önünde dikildi ve ayakta durarak derse devam edilmesini istedi. Tahir Bey, durumun heyecanıyla karışık, dersi anlatmaya başladı. Hemen sol arkasında Cumhurbaşkanı ayakta bekliyor ve dersi dinliyordu. Bu esnada Ethem Hamdi Bey deklanşöre bastı ve anı ölümsüzleştirdi.. Günümüze ulaşan bu fotoğraf, Cumhuriyet'in eğitime ve öğretmene bir zamanlar verdiği değeri aktarıyor.. Eğitim ve eğitimcilerin karşısında devletin liderinin bile ayakta, sessizce beklediği mesajını veriyor.. Bu eğitim ziyareti Atatürk'ün oldukça hoşuna gitmişti. "Cumhurbaşkanı olmasaydım, Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim," diyen Büyük Adam için okulda, öğrencilerle iç içe olmanın keyfi bambaşkaydı. Siyasi açıdan çalkantılı bir dönemde yapılan bu sürpriz ziyaret ona çok iyi gelmişti. En kısa zamanda bu ziyareti tekrarlamaya karar verdi.. (MASA Dergisi, Aralık 2020, "Bir Fotoğraf Hikayesi, 15 Aralık 1930") [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
| Forum saati; Türkiye'ye göre ayarlanmış olup, şu an saat: 14:41. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions Inc.
Navbar with Avatar by Motorradforum