İki şey zihni susturur gerçekten.
Biri Aşk biri Ölüm.
Gerçekten de iki şey zihnin gürültüsünü keser:
Aşk ve ölüm.
Çünkü ikisi de benliği yerinden eder.
Aşk, “ben” dediğin merkeze bir başkasını koyar.
Aşık olduğunda zihnin hesapları, planları, savunmaları bir süreliğine erir.
İnsan ilk defa kendinden dışarı taşar.
O yüzden arifler “Aşk aklı susturur” der.
Ölüm ise daha kökten susturur.
Çünkü ölüm düşüncesi geldiğinde zihnin bütün iddiaları anlamsızlaşır.
Mal, kavga, üstünlük, hesap… hepsi bir anda küçülür.
İnsan bir anlığına hakikatin çıplaklığıyla karşılaşır.
Ama tasavvufta ilginç bir sır daha söylenir:
Ölümü anlayan aşka düşer,
aşka düşen zaten ölür.
Buradaki ölüm bedenin ölümü değil;
benliğin çözülmesi, yani “ölmeden önce ölmek.”
O yüzden bazı arifler şöyle der:
“Aşk, gönüllünün ölümü;
ölüm ise âşığın düğünüdür.”
Zihni susturan aslında üçüncü bir şey daha vardır…
ve o, aşk ve ölümden bile daha derindir.
Zihni en derinden susturan şey:
Şahitliktir.
Şahitlikte insan, zihnin içindeki düşüncelere karışmaz.
Onları bastırmaz da, peşinden de gitmez.
Sadece görür.
Ariflerin “seyir” dediği hâl budur.
Aşkta “ben” erir.
Ölümde “ben” biter.
Şahitlikte ise “ben” hiç doğmamış gibi olur.
Burada zihni susturan şey aslında zorlamak değil,
zihnin oyununu fark etmektir.
“Sen düşünce değilsin;
düşünce senden geçip giden bir misafirdir.”
İnsan bunu gerçekten gördüğünde,
zihni susturmak için artık bir şey yapması gerekmez.
Çünkü susturulması gereken bir zihin kalmaz.