Fantastikle Aşk Arasında İnce Bir Çizgi
Sonsuza Dek, haftanın en tuhaf, en çelişkili ve belki de en çok tartışılacak filmi olmaya aday. Öyle bir yapım ki; kimini sabrıyla sınayabilir, kimini ise kalbinden vurabilir. Seyirciyi ortada bırakmıyor, mutlaka bir duyguya sürüklüyor.
Film, ölümden sonraki bir ara mekânda geçiyor. Artık zamandan ve dünyadan kopmuş, ebediyeti kabullenmiş bir ailenin içindeyiz. Büyük anne ve dededen başlayıp çocuklara ve torunlara uzanan bu yapı, yaşamla ölüm arasındaki o belirsiz çizgide var oluyor. Burada ölüm bir son değil; yeni bir düzenin başlangıcı. “Ahret Koordinatörü”, “Arşiv Tünelleri” gibi kavramlarla kurulan bu evren, metafizik bir bekleme salonunu andırıyor.
İtiraf edeyim: Filmin ilk yarısında bu fantastik düzen bana fazla süslü, hatta yer yer gereksiz göründü. Sanki anlatılmak istenen güçlü bir aşk hikâyesi varken, film kendini metafizik ayrıntılara fazla kaptırıyordu.
Üçlü Bir Aşkın Merkezinde
Hikâyenin kalbinde Joan var. Joan’ı Elizabeth Olsen canlandırıyor ve film boyunca en sağlam performansı o taşıyor. Kanseri atlatmış, hayata yeniden tutunmuş bir kadın. Kocası Larry’ye âşık. Ama kalbi bir başkasına da kayıyor: Luke.
Bu noktada film klasik bir aşk üçgeni gibi görünse de, işin içine ölüm sonrası bir boyut girince mesele karmaşıklaşıyor. Joan yalnızca iki erkek arasında değil; geçmiş ile gelecek, dünya ile sonsuzluk arasında da sıkışıyor.
Larry rolünde Miles Teller, Luke’ta ise Callum Turner var. İkisi de karakterlerine sakin ama etkili bir enerji katıyor. Joan’ın hangi yöne savrulacağını merak ederken ister istemez Love Story gibi klasik romantik dramları hatırlıyoruz. Fakat burada mesele yalnızca “kiminle olacak?” sorusu değil; “hangi gerçekliği seçecek?” sorusu.
Yan rollerde Da'Vine Joy Randolph dikkat çekici bir ağırlık katıyor. Filmdeki varlığı hem mizah hem de duygusal derinlik sağlıyor.
Referanslarla Örülü Bir Dünya
Film, kültürel göndermelerle bezeli. Montgomery Clift’ten Dean Martin’e, Albert Camus ve Jean-Paul Sartre gibi varoluşçu isimlere kadar uzanan referanslar dikkat çekiyor. Hatta Great Expectations yazarı Charles Dickens’a yapılan göndermelerle, kader ve beklenti temaları güçlendiriliyor.
Ancak bu kültürel süslemeler filmin ilk bölümünde biraz gösterişli bir vitrin gibi duruyor. Asıl vurucu olan, son yarım saat.
Geç Gelen Zekâ, Gelen Gözyaşı
Filmin başında anlatım bana fazla naif gelmişti. Sanki büyük bir fikrin etrafında dolaşıyor ama tam kalbine inemiyordu. Fakat final bölümünde ton değişiyor. Karakterlerin seçimleri netleşiyor, dramatik yapı güçleniyor ve film nihayet duygusal hedefini tutturuyor.
Son yarım saat, başlarda eksikliği hissedilen zekâ ve cesareti devreye sokuyor. Ve evet… Gözümden yaş geldi.
Fantastik evrenin karmaşası, sonunda insani bir yalınlığa dönüşüyor. Film bize şunu soruyor:
Ebediyet mi daha güçlüdür, yoksa bir anlık ama gerçek bir aşk mı?
Sonuç
“Sonsuza Dek”, kusurlu ama cesur bir film. İlk yarısındaki dağınıklığa rağmen finaliyle kendini toparlayan, fantastik öğeleri romantik dramla harmanlamaya çalışan özel bir yapım.
Herkese hitap etmeyecek. Kimi seyirciyi sabırsızlandıracak, kimi ise kalbinden yakalayacak.
Karar her zamanki gibi sizde.
Yazar: Leydihan