Biyografik müzikal ‘Better Man’ ile karanlık bir psikodrama: Aynı haftada iki ayrı ruh hali
Müzik ile travma… Şöhret ile kayıp… Sahne ışıkları ile bilinçaltının karanlığı…
Bu hafta vizyon, birbirinden ton olarak bütünüyle ayrılan iki yapımı bir araya getiriyor: Biri popüler kültürün zirvesinden gelen bir iç döküş, diğeri ise insan ruhunun en kuytu köşelerine inen rahatsız edici bir psikolojik gerilim.
SAHNEDEKİ MAYMUN: Better Man
Ünlü İngiliz pop yıldızı Robbie Williams’ın yaşamöyküsünü alışılmışın dışında bir anlatımla perdeye taşıyan film, yönetmen Michael Gracey imzası taşıyor. Gracey’i daha önce The Greatest Showman ile tanımıştık; bu kez gösteri dünyasının başka bir “yaralı yıldız”ına odaklanıyor.
Film boyunca Robbie’yi bir insan olarak değil, bir maymun olarak izliyoruz. Bu tercih yalnızca estetik bir oyun değil; sanatçının kendini “sahne maymunu” olarak tanımlamasının metaforik bir yansıması. Hareket yakalama performansını Jonno Davies üstlenirken, karakterin ruhunu ve sesini bizzat Robbie Williams veriyor.
Çocukluk travmaları, babayla kurulan problemli ilişki, erken yaşta gelen şöhretin yarattığı donmuşluk hissi… Film, klasik bir yükseliş hikâyesi anlatmıyor. Aksine, “ün”ün insanı nasıl askıya aldığını sorguluyor.
Müzikal sekanslar görkemli; ancak asıl vurucu olan, Knebworth konserinde içsel “alter egolarla” yüzleşilen sahneler. Finalde Frank Sinatra’nın “My Way” yorumu ise yalnızca bir şarkı değil, ustalara – Sinatra, Dean Martin ve Sammy Davis Jr.’a – zarif bir selam niteliğinde.
Gracey’in kamerası 1990’ların Brit pop atmosferini stilize ederken, film salt hayranlara değil, müzikal sinema seven herkese hitap ediyor. Gösterişli ama kırılgan, enerjik ama melankolik bir yapım.
BİLİNÇALTININ ÇATLAKLARI: Bring Her Back
Avustralyalı ikiz yönetmenler Danny Philippou ve Michael Philippou, ses getiren Talk to Me’nin ardından bu kez daha içsel, daha kasvetli bir hikâyeyle karşımızda.
“Onu Geri Getir”, babalarının ani ölümü sonrası koruyucu aileye verilen iki kardeşin hikâyesini anlatıyor. Görme engelli Piper ve onu korumaya ant içmiş Andy, eski sosyal danışman Laura’nın evine yerleştirilir. Ancak bu ev, yalnızca bir sığınak değil; bastırılmış saplantıların, yasın ve karanlık ritüellerin mekânıdır.
Laura karakterine hayat veren Sally Hawkins, kırılganlık ile tehditkâr soğukkanlılık arasında gidip gelen performansıyla filmi sırtlıyor. Hawkins’in yüzündeki en ufak titreşim bile huzursuzluk yaratmaya yetiyor.
Sürekli yağan yağmur, nemli atmosfer, su sesleri… Doğa, filmde yalnızca fon değil; psikolojinin uzantısı. Her damla, karakterlerin iç dünyasındaki çöküşü yankılıyor.
Film, klasik korku klişelerine yaslanmıyor. Ani sıçratmalar yerine yavaş büyüyen bir gerilim tercih ediliyor. Kayıp, matem, kardeşlik ve koruma içgüdüsü gibi evrensel temalar; rahatsız edici ama şiirsel bir dille işleniyor.