Kötülük Bazen Eğlencelidir
1995’te başlayan macera, yıllar içinde aksiyon sinemasının en tanıdık ortaklıklarından birini yarattı. Bad Boys ile temelleri atılan seri, 2003’teki devam filmiyle patlamayı büyütmüş, ardından uzun bir sessizliğe gömülmüştü. Yönetmen koltuğunda ilk iki filmde Michael Bay vardı; patlamaları, hızlı kameraları ve abartılı aksiyon diliyle seriye imzasını atmıştı. Bay daha sonra Armageddon, Transformers ve Pearl Harbor gibi büyük prodüksiyonlara yönelirken, bayrak 2020 itibarıyla Adil El Arbi ve Bilall Fallah’a geçti.
Şimdi karşımızda Bad Boys: Ride or Die var. Soru şu: Bu kadar yıl sonra aynı şakalar, aynı kovalamacalar ve aynı “kötü polis” hikâyesi hâlâ işe yarıyor mu? Cevap tam anlamıyla evet değil; ama tamamen hayır da değil.
Film, günümüz aksiyon sinemasının hız takıntısını arkasına alarak ilerliyor. Hikâye yine kirli polisler, karteller ve itibar temizleme üzerine kurulu. Merhum Yüzbaşı Howard’ın adını temize çıkarmak isteyen Mike ve Marcus, kendilerini bir kez daha kaosun ortasında buluyor. Senaryo sürprizler açısından zayıf; olay örgüsü yer yer bir video oyununun bölüm geçme mantığıyla ilerliyor. Ancak serinin alametifarikası olan ikili atışmalar, nostalji duygusu ve tempolu aksiyon filmi ayakta tutuyor.
Marcus karakteri bu kez daha ön planda. Sağlık takıntıları, abur cubur sevdası ve ölümden dönmüş olmanın verdiği “aydınlanmış” hâliyle hem komedi yükünü taşıyor hem de beklenmedik bir cesaret sergiliyor. Mike ise daha kırılgan; panik atakları, ailesiyle olan sınavı ve özellikle oğlu üzerinden yaşadığı iç hesaplaşma dikkat çekiyor. Gerçek hayatta Oscar töreninde yaşanan Chris Rock olayı sonrası Will Smith’in kariyeri epey tartışılmıştı; filmdeki “itibar temizleme” teması ister istemez bu gölgeyi akla getiriyor. Buna karşılık Martin Lawrence daha stabil bir çizgide ve serinin komedi damarını diri tutan isim konumunda.
Aksiyon sahnelerinde Michael Bay ruhu tamamen kaybolmuş değil. Helikopterli kovalamacalar, kalabalık mekânlarda patlayan çatışmalar ve gösterişli final sekansı, eski filmlere göz kırpıyor. Ancak Bay’in o çılgın, neredeyse çizgi roman estetiğine varan görsel abartısı burada biraz daha kontrollü. Yönetmen ikilisi, kendi tarzlarını katmaya çalışsa da serinin genetiğinden bütünüyle kopmuyor.
Finalde terk edilmiş bir tema parkında geçen büyük hesaplaşma, serinin “abartı ama eğlenceli” tonunu özetliyor. Mantık ararsanız eksikler çok; fakat tempo ve nostalji arıyorsanız film istediğinizi veriyor.
Sonuç olarak Bad Boys: Ride or Die, senaryo açısından derinlik sunmasa da, eski dostlarla yeniden buluşma hissi yaratıyor. Bu karakterler belki yaşlandı, ama aralarındaki kimya hâlâ işliyor. Bazen sinema sadece büyük laflar değil, tanıdık bir kahkaha ve yüksek sesli bir patlama da ister. Bu film tam olarak onu sunuyor.
Yazar: Leydihan