Profil ayrıntılarını görüntüleyebilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız ve üye hesabınızla oturum açmanız gerekmektedir.
28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı | 28 Years Later: The Bone Temple (2026) - Film Eleştirisi
28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı | 28 Years Later: The Bone Temple (2026) - Film Eleştirisi
Karanlığın Anatomisi: "28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı" Üzerine Bir İnceleme
"28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı" filminin en sarsıcı yanı, sahip olduğu o derin anlamsızlık duygusunda gizli. Planlı bir üçlemenin köprüsü ya da genişleyen bir külliyatın ara durağı olsun; film, parçanın bütünle olan ilişkisini sorgulatan o "geçicilik" hissini buram buram koklatıyor.
Danny Boyle’un imzasını taşıyan bir önceki film "28 Yıl Sonra", serinin kıyamet sonrası kaygılarını Spike’ın (Alfie Williams) çocuksu ama ürpertici bakış açısıyla masalsı bir yöne evirmişti. Dr. Ian Kelson (Ralph Fiennes) tarafından inşa edilen o kemikten anıt ve devasa Apex "Samson" ile tanıştığımız o atmosfer, Spike’ın Sir Lord Jimmy Crystal’ın (Jack O'Connell) tarikatına esir düşmesiyle son bulmuştu. Nia DaCosta’nın yönetmen koltuğuna geçişiyle birlikte, bu yeni halka radikal bir kopuştan ziyade, ismindeki noktalı virgül gibi önceki filme sıkı sıkıya bağlı kalıyor.
Ancak DaCosta, çıtayı yükselterek kasveti ve vahşeti adeta "11. seviyeye" çıkarıyor; seyirciyi insanlıktan uzak, zihin bulandırıcı bir yolculuğa davet ediyor.

İnancın ve Vahşetin Ritüeli
Eğer bir önceki film Spike için karanlık bir gelecek vaat ettiyse, "Kemik Tapınağı" bu vaadi fazlasıyla yerine getiriyor. Jimmy Crystal ve "Parmaklar" adıyla anılan müridleri, sarı perukları ve eşofmanlarıyla tekinsiz bir Satanist kültü andırıyor.
Spike’ın hayatta kalmak için metruk bir su parkının havuzunda verdiği bıçak savaşı, serinin ikonik "28 Gün Sonra" estetiğine selam gönderen sarsıntılı kamera çekimleriyle birleşerek klostrofobik bir dehşete dönüşüyor. Spike kazanıyor ve "Jimmy"lerden biri oluyor ama bu bir zaferden ziyade, ruhun teslimiyeti anlamına geliyor.
Filmde nezaket anları, cehennemin ortasına düşen birer su damlası kadar nadir. Jimmy Ink (Erin Kellyman) karakterinde vücut bulan bu anlar, Spike’ın bir nebze de olsa korunmasını sağlıyor. Ancak Alex Garland’ın o alışıldık, sert kaleminin izleri her sahnede hissediliyor. Dr. Ian’ın Samson ile kurduğu tuhaf bağ, filmi bir noktadan sonra doktor-hasta ilişkisinden ziyade uyuşturucu etkisinde bir "hangout" filmine dönüştürüyor. Duran Duran ezgileri eşliğinde otların üzerinde dans eden bir doktor ve bir canavar... Bu absürt saadet, tarikatın onları fark etmesiyle yerini karanlık bir buluşmaya bırakıyor.

Duygusal Bir Boşluk mu, Bilinçli Bir Tercih mi?
"Kemik Tapınağı", geleneksel bir olay örgüsünden yoksun olmasıyla eleştirilebilir. Karakterler, seyirciyle arasına aşılması güç bir mesafe koyuyor. Samson’un geçmişine dair sunulan kısa kesitler veya Ian’ın eski dünyaya dair kopuk anıları, karakterleri "ete kemiğe büründürmeye" yetmiyor. Ancak bu duygusal katarzis eksikliği bir hata değil, bilinçli bir sinematografik tercih gibi duruyor. 28 yıl süren bir yıkımın ardından hayatta kalanların içsel olarak ölmediğini düşünmek safdillik olurdu.
Nia DaCosta, "Little Woods" gibi bağımsız işlerindeki ustalığını buraya da taşıyor. Bilinçli bir boşluğu büyük bir görsel şölene dönüştürüyor. Ralph Fiennes’in kuru zekası ve Iron Maiden’ın "The Number of the Beast" şarkısı eşliğinde sergilediği performans, filmi ayakta tutan en güçlü kolonlardan biri. Fiennes olmasaydı, bu yapının bir arada durması imkansız olabilirdi.
Nihilizmin Zirvesi
DaCosta ve Garland, "Tanrı neden bu dünyayı terk etti?" sorusunu sormaktan çekinmiyorlar. Film, iki kötülük arasında seçim yapmak zorunda kaldığımız günümüz dünyasına dair nihilist bir manifesto sunuyor. Filmin tek falsosu, finaldeki o "sesli cameo" olabilir. Filmin o ana kadar başarıyla inşa ettiği duygusal mesafeyi ve soğuk atmosferi, gelecek filmler için bir "umut ışığı" sunarak zayıflatıyor.
Sonuç olarak "Kemik Tapınağı", bir serinin parçası olmanın ötesinde, kendi anlamsızlığından güç alan, sert ve tavizsiz bir yapım.
Yazan: Leydihan
|