Ses Kayıtlarından Bir Anıta: “Hind Rajab’ın Sesi”

]
29 Ocak 2024’te Gazze’nin Tel Al-Hawa mahallesinde yaşananlar, yalnızca bir haber metninin satır aralarında kalacak türden değildi. Bir tahliye emri, bir aile, bir araç ve susturulamayan bir telefon hattı… Altı yaşındaki Hind Rajab, vurulan aracın içinde ailesinin cansız bedenleri arasında hayatta kalan tek kişiydi. Dünyaya açılan tek kapısı ise çekimi zayıf bir cep telefonuydu.
The Voice of Hind Rajab, bu telefon görüşmelerinden doğan bir hafıza mekânı. Yönetmen Kaouther Ben Hania, daha önce The Man Who Sold His Skin ve Dört Kız ile uluslararası alanda dikkat çekmişti. Bu kez kamerayı kanın ve yıkımın üzerine değil, sese çeviriyor. Film, 82. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde prömiyer yaptı ve Büyük Jüri Ödülü’nü kazandı.
Ancak bu yapımı güçlü kılan şey ödülleri değil; seçtiği anlatım biçimi.
Çerçevenin dışında kalan şiddet
Ben Hania, Hind’in yaşadığı dehşeti doğrudan göstermiyor. Kamera, Filistin Kızılay ofisinde. Telefonun diğer ucundaki küçük bir kızın sesi, geniş ekranı dolduruyor. Silah sesleri, tank mermileri, kesintiye uğrayan bağlantılar… Hepsi kadrajın dışında.
Bu tercih, trajediyi bir “gösteri”ye dönüştürmeyi reddediyor. Kanlı görüntülerle sarsmak yerine, izleyiciyi sabit bir noktaya çiviliyor: Hind’in sesi.
Ofisteki yardım çalışanlarının yüzleri, çaresizlik ile profesyonellik arasında gidip geliyor. Ambulansın yalnızca sekiz dakika uzaklıkta olması ama güvenli geçiş izni için saatlerce beklenmesi, filmin en yıkıcı katmanlarından biri. Burada fiziksel şiddet kadar görünmeyen, bürokratik bir şiddet de var.
Arşiv olarak ses
Film yalnızca bir yeniden canlandırma değil; bir arşiv çalışması. Ses kayıtları, fotoğraflar ve sosyal medyada paylaşılan çağrılar, bir çocuğun varlığını tarihe kazıyor.
Aynı dönemde festivallerde gösterilen başka Filistin odaklı yapımlar da benzer biçimde hafıza ile çalışıyor: Filistin 36, All That’s Left of You ve Put Your Soul on Your Hand and Walk gibi filmler ya geçmiş isyanları ya da güncel tanıklıkları kayıt altına alıyor.
Bu filmlerin ortak noktası şu: Tarih yalnızca yazılan değil, kaydedilen ve hatırlanan bir şeydir.
Ben Hania’nın filminde spektrogram görselleriyle ses dalgalarının perdeyi kaplaması, Hind’in kırılgan sesini neredeyse maddesel bir varlığa dönüştürüyor. O artık yalnızca bir kayıt değil; bir iz, bir kanıt, bir çağrı.
İzleyiciyi kaçamayacağı bir yere sabitlemek
Filmin en çarpıcı yanı, seyirciye bir kaçış alanı bırakmaması. Sosyal medyada bir görüntüyü hızla geçip gitmek mümkündür; burada değil. Telefon hattının ucunda bir çocuk vardır ve izleyici, yardım çalışanlarıyla birlikte beklemek zorundadır.
Bu yapı, “doğru prosedürü izlersen her şey çözülür” yanılgısını da yıkar. Film, sistemin karmaşık ve çoğu zaman erişilmez doğasını gösterir. Sonuç kaçınılmaz olduğunda bile, o süreci izlemek seyirciyi sorumluluktan muaf tutmaz.
Hatırlamak
Bu film bir slogan atmıyor. Bir çağrı yapıyor ama bağırarak değil; fısıldayarak. Hind’in gülümsemesini, denizi sevdiğini, çocukluğunu… Bunları unutmamayı istiyor.
The Voice of Hind Rajab bir trajediyi dramatize etmekten çok, onu silinmekten korumaya çalışıyor. Kanlı bir manşet yerine bir ses bırakıyor geriye.
Ve belki de en ağır soru şu:
Bir çocuğun sesi, dünyanın sessizliğini delmeye yeter mi?
Yazar: Leydihan