| Leydihan |
14 Şubat 2025 15:32 |
Yanıt: Kim Bir Cana Kıymamış Ya Da Yeryüzünde Bozgunculuk Yapmamış...
MEŞRU SAVUNMA (NEFSİ MÜDAFAA)
Mahiyeti:
Bir kişi bir başkasının canına, malına veya ırzına saldırıda bulunacak olsa, yahut haksız yere malına veya canına kastetmek üzere saldırsa, yahut ırzına tecavüz için bir kadına hücum etse, saldırıya uğrayanın ve başkasının bu saldırıyı defedebilmek için gerektiği kadarıyla karşılık vermek hakkı vardır.
Meşru Oluşu:
Meşru savunmanın delili Allah-u Teâlâ'nın şu buyruğudur:
"Size saldırana, onun size saldırdığı gibi siz de saldırın. Allah'tan korkun ve biliniz ki Allah muttakilerle beraberdir." (Bakara: 194)
Burada takvânın emredilmesi "Benzeriyle saldırıyı defetmek" düsturuna bağlı kalmanın veya daha hafif olanı yapmak suretiyle tedricen savunmayı esas almanın zorunlu olduğunun delilidir.
Sünnet-i seniyye'den delili ise Hadis-i şerif'lerdir.
Muhârik -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e bir kimse gelerek "Yâ Resulellah! Bir adam gelip malımı almaya kalkarsa ne yapayım?" diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm "Ona Allah'ı hatırlat!" buyurdu. Adam "Hatırlamazsa?" dedi. Resulullah Aleyhisselâm "Etrafındaki müslümanlardan yardım iste." buyurdu. Adam "Etrafımda hiç müslüman yoksa?" diye sordu. Resulullah Aleyhisselâm "Öyleyse sultandan yardım iste." buyurdu. Adam yine "Sultan benden uzaksa!" dediğinde şöyle buyurdu:
"Bir âhiret şehidi oluncaya veya malını koruyuncaya kadar malın için mücadele et." (Nesâî. Tahrim 21)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e bir kimse gelerek "Yâ Resulellah! Birisi gelip benim malımı almaya kalkarsa, ne buyurursun?" diye sordu. "Ona malını verme!" buyurdu. "Şayet benimle mukatele ederse?" diye sordu. "Sen de onunla mukatele et!" buyurdu. O kimse yine "Ya beni öldürürse!" diye sordu. "O halde şehit gidersin!" buyurdu. "Ya ben onu öldürürsem!" diye sorduğunda ise "O cehennemde olur." buyurdu. (Müslim: 140)
Başkasını savunmanın câiz oluşuna gelince; bunun temeli ise can olsun, mal olsun saldırılması haram kılınmış şeyleri mutlak olarak müdafaa etmenin gereğidir. Eğer bu hususta yardımlaşma olmayacak olursa, insanların malları da canları da boşu boşuna telef olup gider. Başkaları da böyledir.
Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz "Zâlim olsun, mazlum olsun müslüman kardeşlerinize yardım ediniz." buyurdukları zaman Ashab-ı kiram -radiyallahu anhüm- "Yâ Resulellah! Mazluma yardım edelim güzel de, ya zâlime nasıl yardım edeceğiz?" diye sordular. Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle devam ettiler:
"Zâlimin iki elinin üstünü tutarsınız, kötülük yapmasına meydan bırakmazsınız." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1088)
Savunmanın Merhaleleri:
Kendisini savunan kimse, mümkün olması halinde en hafif olanından başlar. Eğer saldırıda bulunan kişiyi sözle, insanların yardımını istemek suretiyle defetme imkânı varsa, döverek müdafaaya girişmek haramdır. Eğer elle vurmak suretiyle savunma imkânı varsa kamçı kullanması haram olur. Kamçı ile savmak mümkün ise, sopa kullanması haram olur. Bir organını kesmek suretiyle bu saldırıyâ mâni olmak mümkün ise öldürmek haram olur.
Şayet müdafaa ancak saldırıda bulunanı öldürmekle mümkün olabiliyorsa, savunmada olan kişi öldürme hakkına sahiptir. Çünkü bu savunmanın zaruretleri arasında yer almaktadır. Saldıran silâh çekecek olursa, savunan kişinin onu öldürmesi mubah olur. Çünkü ancak onu öldürmek suretiyle kendisini savunabilir. Zira başkalarının yardımını isteyecek olursa, yardım gelmeden önce saldırgan onu öldürebilir.
Saldırganı Defetmenin Şartları:
1. Saldırının, cezalandırılması öngörülmüş bir suç olması şarttır. Buna göre babanın, kocanın veya öğretmenin terbiye hakkını kullanması, saldırı olarak vasıflandırılmaz. Küçüğün, delinin ve hayvanın saldırısında suç niteliği yoktur.
2. Saldırının gerçekleşmekte olması gerekir, tehdit edilmesi ile olmaz.
3. Saldırıyı başka bir yol ile defetmeye imkân bulunmalıdır. Başka bir yolla saldırıyı defetmek imkânına sahip olan bir kişi bunu yapmayacak olursa, haddi aşan bir kimse demektir.
Nefsi Savunmanın Hükmü:
Canına yahut organlarının herhangi birine kasten hücum edilen bir kimsenin kendini savunması icabeder.
İnsanın şiddetli açlığından, bulduğunu yemek suretiyle kendini koruması vâcip olduğu gibi nefsini savunması da vâciptir.
Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde:
"Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın." buyuruyor. (Bakara: 195)
Saldırıya uğrayan kişinin saldırganı öldürdüğü takdirde gerek medenî ve gerekse cezâî herhangi bir sorumluluğu yoktur. Ne diyet gerekir ne de kısas.
Bizâtihi saldırı fiili, saldırganın kanını helâl kılmaz, ancak yapılan saldırıyı önlemeyi vâcip veya câiz kılar. Yapılan saldırının önlenmesinin istenmesi, saldırganın kanının helâl olmasının sebebidir.
Irzı Savunmanın Hükmü:
Bir fâsık, bir kadına saldırdığı takdirde, imkânı olması hâlinde kadının kendini savunması icabeder. Çünkü kadının böyle birisine imkân vermesi haramdır. Kendisini savunmayı terketmesi ise, saldırgana imkân vermektir. Böyle bir zorlamaya girişen birisini öldürme hakkı da vardır. Eğer öldürmekten başka bir yolla bertaraf etmesi mümkün olmazsa kanı heder olur.
Aynı şekilde bir erkeğin, bir kadına saldırmaya çalışan bir kimseyi gördüğü takdirde saldırganı defetmesi icabeder. Savunması mümkün olursa ve kendisine gelecek bir zarardan korkmuyorsa, öldürecek dahi olsa o saldırganı defetmelidir. Çünkü ırzlar Allah-u Teâlâ'nın yeryüzündeki haramlarıdır. Kişinin bizzat kendi ırzı ile, başkasının ırzı olması arasında bir fark yoktur.
Savunma yapan kişi hiçbir bakımdan sorumlu tutulmaz. Üzerine kısas da yoktur, diyet de yoktur.
DİYETLER (CİNAYET CEZALARI)
Mahiyeti:
Arapça'da "Ödemek, vermek" mânâsındaki "Vedy" kökünden türeyen diyet; bir şahsın haksız olarak öldürülmesi, sakat bırakılması veya yaralanması durumunda ceza ve kan bedeli olarak ödenen mal veya parayı ifade eder.
Daha açık bir ifade ile belirtmek gerekirse;
Bir öldürme hadisesinde can karşılığı olarak verilen bedele; veya kesilen, yarılan, kırılan, koparılan organlar karşılığında bu işi yapan kimseye veya baba tarafından akrabaları üzerine yüklenen belirli miktardaki tazminata "Diyet" denilmektedir.
Hem ceza, hem de tazminat mânâsı taşıyan diyet, İslâm hukukunun ana konularından birini teşkil eder.
İlâhî Hüküm:
Diyet Kur'an-ı kerim'de ve Hadis-i şerif'lerde mevcuttur ve hükme bağlanmıştır.
Bir Âyet-i kerime'de "Kısas"ın farz kılındığı bildirildikten sonra şöyle buyurulmaktadır:
"Bununla beraber (kâtil) bir kimse kendi lehine (öldürülenin) kardeşi tarafından affedilirse, bundan sonra iyiye uymak ve (öldürülenin velisine) güzelce diyet ödemek gerekir." (Bakara: 178)
Öldürülenin velisi olan kardeşi tarafından kâtilin cinayeti bağışlanırsa, veliler birden fazla bile olsalar, hüküm onu affeden velinin hükmüne uygun olur ve kısas düşer. Bu hak öldürülenin yakınlarına tanınmıştır. Bunlar ölünün yokluğu ile zaafa düşen ve onun desteğinden mahrum kalan mirasçılardır. Kim birini öldürürse, mirasçılar kâtilin öldürülmesini isteyebilirler. Zira akrabalık duygusu ve yararlılık onları buna sevkeder. Fakat kısasa hükmedecek olan hâkimin, kâtilin öldürülmesine hükmetmemesi, öldürülen kimsenin yakınlarında intikam duygusunun belirmesine, iki taraf arasında daha büyük kavganın çıkmasına ve daha çok kan dökülmesine yol açar.
Kasıtlı olarak işlenen müessir fiillerde kısas cezası gerekir. Mağdurun suçluyu affettiği durumlarda veya kısasın imkânsız olduğu hallerde ise diyet verilir. Bunların çeşitleri, şartları, organlara göre tazminat miktarları ayrı ayrı tespit edilmiştir.
Fakat bağışlama onlar tarafından gelirse, fitneden emin olunur. Bu durumda hâkim, kâtile ölüm cezası vermekte diretmez. Kısastan vazgeçilip kâtil affolunduğu takdirde, gerek af ve gerekse diyet tespiti, mârûfa uygun olarak yapılır. Varislerin kâtili affetmeleri, onları hiçbir surette kâtile zulmetme hakkını kazandırmaz.
Bazen öyle olur ki, diyet almak kan sahipleri için öc almaktan daha faydalı olabilir. Üstelik müslüman bir can da kurtulmuş olur.
Bu af eğer diyet verilmek şartı ile anlaşma tarzında bir af ise, kâtilin de bunu kabul edip karşı tarafı oyalamaksızın tayin edilen zamanda güzellikle ödemesi, ödeme şartlarını ihlâl etmemesi gerekir.
"Bu (uygulama) Rabb'inizden size bir kolaylık ve rahmettir." (Bakara: 178)
Diyetin meşru kılınmasında kâtil için kolaylık ve hafiflik, maktulün vârisleri için de fayda vardır. İslâm, öldürme fiilinin cezasında "Adalet"le "Rahmet"i bir araya getirmiştir.
Şöyle ki;
Maktulün vârisleri istedikleri takdirde kısas onlara bir hak olarak verilmiştir. Bu adalettir.
Kısastan vazgeçtiklerinde de diyet almaları meşru kılınmıştır. Bu da rahmettir.
Diyet hükmü, ancak müminlere emredilmiştir. Halbuki yahudilerin şeriatında kısastan başka bir hüküm yoktu.
Kısas karşılığında diyet almayı kabul etmek, bir kişinin ölümünden çok hafif olduğu gibi, kâtilin de hayatını bağışlayarak korumak demektir.
"Buna rağmen her kim ki bundan sonra haddi aşarsa, onun için elem verici bir azap vardır." (Bakara: 178)
Eğer öldürülenin akrabaları bağışlayıp 'Diyet" e râzı olduktan sonra, yine kâtili öldürmeye veya intikam almaya kalkışacak olurlarsa haddi aşmış olurlar.
Öldüren dünyada kısas edilir, ahirette de onun için şiddetli bir azap vardır.
Kâtil de diyeti tam olarak ödemekten kaçınır veya kötü bir şekilde karşılık verirse, bu da sınırı aşma olarak değerlendirilir.
Bunun içindir ki böyle bir durumda her iki taraf da birbirlerine lütufkâr davranmalıdırlar.
• Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde bir müminin hiçbir şekilde mümin kardeşini öldürme hakkı olmadığını haber vermektedir:
"Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz." (Nisâ: 92)
İman buna engel olur. Fakat hatadan tamamen sakınmak insanın gücü dahilinde olmadığı için, hata ile bir mümini öldürme durumu müminin de başına gelebilir. Meselâ bir düşmana veya ava atarken kaza olarak bir mümine rastgelirse, bu cinayet bir hatadır. Bu özellikle savaş sırasında pek muhtemeldir.
Her nerede olursa olsun, hükmü de şöyledir:
"Bir mümini yanlışlıkla öldüren kimsenin, bir mümin köleyi azad etmesi ve öldürülenin âilesine teslim edilecek bir diyet ödemesi gerekir." (Nisâ: 92)
Köle azadetmek Allah-u Teâlâ'nın hakkı olarak bir kefâret, "Diyet" de kul hakkı olarak bir zarar ödemesidir. Bir müminin öldürülmesinde bu şekilde iki hak bulunur. Hayat her şeyden önce Allah-u Teâlâ'nın hakkıdır, hürriyet de bir çeşit hayattır, bu da O'nun hakkıdır. Bir müminin hayatının söndürülmesine karşılık, diğer bir mümine hürriyet bağışlayarak yeni bir hayat kazandırmak; hata ile cinayet işleyen müminin günahını örtmeye vesile olacak en güzel ve en uygun bir kefarettir. Öldürme kasıtlı olsaydı, bu günah kefaret ile örtülemezdi.
Kâtil her ne kadar bir köle azad etmişse de, bununla ancak Allah'ın hakkını ödemiş olmakta, fakat âilenin zararı karşılanmış olmamaktadır. Yanlışlıkla da olsa bu hayat hakkını ondan almış olduğundan; buna karşılık yalnız bir tazminat olmak üzere, öldürülen kimsenin vârislerine bir diyet ödemesi de bir kul hakkıdır. Hata ederek öldüren kimse de bu durumda yardıma lâyıktır.
Bunun için baba tarafından akrabası varsa diyete katılması gerekir. Vârislerin bunu affetmeleri de bir yardımlaşmadır.
"Ancak ölünün âilesinin o diyeti bağışlaması müstesnâ. (Nisâ: 92)
Mirasçılar kâtili bağışlar da diyeti düşürürlerse bunu ödemek gerekmez.
"Öldürülen mümin, düşmanınız olan bir topluluktan ise, mümin bir köle azad etmek gerekir." (Nisâ: 92)
Eğer yanlışlıkla öldürülen mümin, kâfir bir topluluktan ise ve müslümanlarla savaş halinde iseler, bu durumda öldürene sadece kefaret gerekir. O topluluğun diyetten müslümanların aleyhine faydalanmamaları için diyet ödemez. Küfür memleketi, korunma yurdu olmadığından, bir mümin orada oturmayı seçmiş olmakla kendi kanını boş yere heder etmiştir.
"Şayet sizin ile kendileri arasında andlaşma bulunan bir topluluktan ise, âilesine verilecek bir diyet ve mümin bir köle azad etmek gerekir." (Nisâ: 92)
Yanlışlıkla öldürülen kimse mümin olsun olmasın, zimmîler gibi müslümanlarla aralarında andlaşma bulunan kâfir bir topluluktan ise; arada andlaşma olduğu için öldürene, İslâm memleketinde yanlışlıkla öldürülen herhangi bir müminde olduğu gibi hem diyet hem de kefaret gerekecektir.
"Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay arka arkaya oruç tutması gerekir.
Allah her şeyi bilendir, hükmünde hikmet sahibidir." (Nisâ: 92)
İşte hata yoluyla öldürenin edeceği tevbe budur. Eğer azad edecek köle bulamayacak olursa, peşpeşe iki ay oruç tutacaktır. Bu ise Allah-u Teâlâ tarafından verilen bir ruhsat ve kolaylığa dönüştür.
• Yanlışlıkla öldürmenin hükümleri bunlardır. Kasten öldürmeye gelince; bunun çirkin bir suç olduğunu ve cezasının çok şiddetli olduğunu açıklamak üzere Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde devamlı kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisâ: 93)
Çünkü o, çok büyük bir suç işlemiştir. Bu cinayeti işleyenler dünyada kısasa, ahirette ise cezaya uğrar.
• Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde öldürülenin diyeti yüz deve olarak, veya altın, gümüş, koyun, sığır, elbise gibi mallardan belirli bir miktar şeklinde takdir etmiştir. Ayrıca, yaralanma ve sakat kalma ile sonuçlanan müessir fiillerin ve organların diyetleri ile ilgili belli ölçüler getirmiş ve uygulamıştır.
Diyetin Miktarı:
Kur'an-ı kerim'de diyetten söz edilmekle birlikte, diyetin miktarı ve ödeme şekliyle ilgili teferruatlı bilgi verilmemektedir. Bu hususta İslâm hukukunun ikinci kaynağı olan Sünnet-i seniyye'ye müracaat etmek gerekir.
a. Öldürmede Diyet:
Kasten adam öldürmede aslî ceza "Kısas"tır. Diyet ancak hak sahibinin kısastan vazgeçmesi veya kısasın herhangi bir sebeple mümkün olmaması durumunda devreye giren ikinci derecedeki bir cezadır. Diyet kısasın bedelidir. Kasta benzer (şibh-i amd) ve hataen öldürmelerde ise diyet aslî ve ilk cezadır. Hata hükmünde olan cinayetler de bu gruba girer.
Kısas isteme hakkı ölünün vârislerine âittir. Bunlar kısas yerine diyet isterlerse veya kısasın şartları bulunmazsa, yahut da suç, öldürme ve yaralama kastı ile işlenmemiş olursa kısas yerine diyet ödenir.
Diyet miktarı Resulullah Aleyhisselâm'dan rivayet edilen Hadis-i şerif'lerde Hulefâ-i Râşidî'nin söz ve uygulamalarında teferruatlı olarak geçer.
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Kim hataen öldürürse diyeti yüz devedir." (Ebû Dâvud: 4541)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz "Yüz deve" şeklindeki bu miktarı olduğu gibi korumuştur. Çünkü Araplar o vakitler, deve ile meşgul olan bir millet idiler. Şu kadar var ki, onun getirdiği din sadece Araplar'a değil, bütün milletlere gönderilmişti. Bu sebeple de herkeste deve bulunmadığını bildiğinden, başka mallardan da diyeti takdir buyurdu.
Bazı Hadis-i şerif'lerde diyet miktarı bin dinar altın, on iki bin dirhem gümüş, hatta iki yüz sığır, iki bin koyun, ikiyüz elbise olarak geçer.
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- deve fiyatlarının yükselmesi sebebiyle diğer miktarları zikretmiş; her bölge halkının kendi bölgesinde yaygın olandan, meselâ Mısır ve Suriyeliler'in "Altın"dan, Iraklılar'ın "Gümüş"ten diyet vermesini belirtmiştir. Mal kalemlerini sınıf sınıf ayırmıştır ki, diyeti ödemek kolay olsun.
Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Artık (taraflar) iyiye uymalı." buyurmaktadır. (Bakara: 178)
Hakkaniyete uymak, karşı tarafı zora sokmaya mânidir.
Resulullah Aleyhisselâm zamanında da diyet, devenin kıymeti esasına göre belirlenmiştir.
Diyetin takdirinde asıl ölçü devedir. Diyetlerin deve cinsinden verilmesi gerektiğinde; yirmi beşi iki yaşında, yirmi beşi üç yaşında, yirmi beşi dört yaşında, yirmi beşi beş yaşında olmak üzere yüz deve verilir.
Bu develer her türlü ayıptan kusurdan uzak olmalıdır.
Diyetin altın ve gümüş üzerinden takdiri, devenin kıymetinin o miktarlar üzerinde olmasından dolayıdır.
Abdullah bin Amr bin Âs -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- köylülerin ödeyeceği (yüz deve) diyet için dört yüz dinar (altın) veya buna denk gümüş kıymet takdir ederdi. Deve sahiplerinin ödeyeceği bu diyet için de kıymet takdir ederdi.
Develer pahalanınca (deve sahiplerinin ödeyeceği) diyetin bedelini de artırırdı ve develerin fiyatı düşünce diyetin bedelini de eksiltirdi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- deve sahiplerinin bu çeşit diyetin kıymetini zamanın râyiç durumuna göre ayarlardı. Böylece bu çeşit diyetin kıymeti Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- in hayatta olduğu dönemde dört yüz dinar (altın) ile sekiz yüz dinar (altın) arasındaki meblağlara veya bunun (sekiz yüz dinarın) gümüşten dengi olan sekiz bin dirheme ulaştı.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sığır sürüsü sahipleri tarafından diyeti sığırdan ödenecek maktulün diyetinin iki yüz sığır olduğuna ve koyun sürüsü sahipleri tarafından diyeti koyundan ödenecek maktulün diyetinin iki bin koyun olduğuna hükmetti." (İbn-i Mâce: 2630)
• Müctehidler diyette "Deve", "Altın" ve "Gümüş" kalemlerinin üçünün de birbirine eşit şekilde ana ölçü olduğunu, borcu olan kimsenin bu kalemlerden hangisini öderse borcunu edâ etmiş sayılacağını ifade etmişlerdir. Mağdurun vârisleri diyet borçlusunun üç kalem maldan ödemeyi tercih ettiği kalemi reddetme yetkisine sahip değillerdir. Çünkü bu üç ölçüden biri diyet borcunu ödemede ana esastır ve diyet borcunu ödenmesinde yeterlidir.
Bedeller zamandan zamana asırdan asıra değişebilir. Kıymette bir fazlalık olması zamana uygundur. Paranın alım gücünün düşmesi, ödemenin düşmesini gerektirmez.
Diyette asıl; ödenmesi çok ağır olan, güçlükle ödenebilen, ödemesi için muazzam sıkıntı ve zahmetlere katlanılan büyük bir mal olması ve böylece caydırıcılığın sağlanmasıdır. Zira bu kadar çok malı ödemek zorunda kalması, kâtil için çok büyük bir musibet olacak, sonunu göre göre cinayet işlemeye kalkışmayacaktır.
• Nefsi müdafaa maksadıyla meydana gelen öldürmede diyet ve kısas yoktur.
• Trafik kazalarında sürücünün kasten bir kimseyi öldürmesi kısası gerektirir.
Kasten olmayıp; sürat tahdidine riayet etmemek, hatalı sollamak, trafik kurallarına uymamak, ehliyetsiz veya uykusuz araba kullanmak, arabanın bakımını yapmadan teknik arızalarını gidermeden yola çıkmak ve benzeri davranış ve hatalarla bir adamın ölümüne sebep olmak diyet gerektirir.
Kadınların Diyeti:
Can bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur. Yani bir kadına karşı bir erkek kısas edilir.
Fakat mal hususunda böyle değildir. Çünkü erkek hem kendisini hem de âilesinin geçimini sağlamak zorunda olduğundan, kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısı kadardır.
Diyet Sorumlusu Ve Ödeme:
Diyet bir yönü ile ceza bir yönü ile de tazmin mahiyetinde olduğu için, cinayeti işleyenin cezâî ehliyetinin bulunmaması kısasın uygulanmasına engel ise de diyet yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Bu sebeple kâtilin çocuk, deli, kadın, gayr-i müslim olması diyeti etkilemez.
Diyetin sebebi kâtilin kusuru değil, maktulün hukuken koruma altında olmasıdır. Bundan dolayıdır ki; doktor veya sağlık personelinin yol açtığı ölümler de dahil olmak üzere, sebep olma yoluyla meydana gelen ölümlerde diyet söz konusu olmaktadır.
• Kasten adam öldürmede diyetin ceza olmak vasfı ağır basar ve diyeti tek başına kâtil üstlenir. Kendi kazancından elde ettiği menfaati kendisi aldığı gibi günahının cezasını da kendisi çeker.
Ödenecek olan malın yapılan anlaşma gereği ödenmesi gerekmektedir. Yapılan anlaşma verilecek malın peşin verilmesi şartına göre yapılmışsa peşin, daha sonra ödeneceği şeklinde ise daha sonra ödenir.
Hatâen öldürmede keffâret kâtile âittir, diyeti de "Âkile" üstlenirler, bu onların üzerine bir borçtur. Kâtilin âkilesi bu diyet ödemesine suçu işleyen kişi olarak değil, kâtile yardımcı olarak katılmaktadır. Kâtil de âkileden sayılır, diyetten hissesine düştüğü nispette âkileye dahil olur. Âkileye diyet ödettirilmesi suçluya yardım ve destek niteliği taşır.
Diyet mâli bir tazminattır ve Resulullah Aleyhisselâm ödenecek cezanın dağıtımı olarak diyeti âkilenin ödeyeceğini hükme bağlamıştır.
• Bir tam diyet üç senede, senelerin bitiminde olmak üzere üç taksitte ödenir.
Bir diyet ödemeye mahkum kişiler de, hisselerine düşen miktarı her biri üç senede üç taksitle öder.
Bütün mezhepler âkilenin diyeti bir defada peşin ödeme yerine, üç taksit halinde üç yılda ödeyeceği hususunda görüş birliği içindedirler. Zira bu hususta Ashab-ı kiram'ın icmâı vardır.
Âkile:
Âkile, kâtilin baba tarafından olan akrabalarıdır ve kasıt unsuru bulunmayan bir öldürmede veya yaralama hadisesinde suçlu adına diyet ödemeyi üstlenen kimselerdir. Âkilenin bu sorumluğu asıl suçlunun yükünü hafifletme mahiyetinde bir intikaldir. Bunun hikmetinde suç işleme kastı bulunmayan kimsenin bir bakıma mazur olduğu ve dolayısıyla ağır bir cezaya mâruz bırakılmaması gerektiği şeklinde düşünceler bulunmaktadır. Âkilenin diyet ödemesi teberru yoluyla bir yardımlaşmadır.
Âkilenin İslâm'da hukuki bir meşruluk kazanması Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in tatbikatına dayanır.
Muğîre bin Şu'be -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi vessellem- diyetin kâtilin âkilesi tarafından ödenmesine hükmetti." (İbn-i Mâce: 2633)
Abdullah bin Amr bin Âs -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kadının mevcut asabesi (yani baba tarafından erkek akıllı akrabası)nın onun (cinayet işlemesi halinde ödemesi gerekli) diyetini vermelerine ve bunların kadının vereselerinden (belirli hisse sahiplerinden) artan mal dışında onun hiçbir malına mirasçı olmamalarına hükmetti." (İbn-i Mâce: 2647)
Yani "Asabe" durumundaki akrabalar kâtil erkeğin diyetini üstlendikleri gibi kâtil bir kadının diyetini de yüklenirler. Diyet ödemeyi gerektiren cinayetler ister bir erkek tarafından ister bir kadın tarafından işlensin, bundan dolayı ödenecek diyet bunların asabesine yüklenir. Bu Hadis-i şerif baba ve büyük babanın Âkile adı verilen gruptan sayılmayacağına delildir.
Kısaca ifade etmek gerekirse mirasta "Bi nefsihi asabe" olan bütün asabeler vâcip olan diyeti ödeyecek "Âkile"ye dahildirler.
Âkilenin üzerine diyetin ödenmesinin bir vücubiyet olarak gelmesi için, kendilerine kâtile nesep ilişkilerinin belli olması, ya da "Kâtilin amcası" olmak ya da "Erkek kardeşi" olmak veya buna benzer bir akrabası olmak sebebi ile onun verecek olduğu diyeti üstlenmiş olmaları şarttır. Bunun sebebi, mensup olduğu kabilenin bütün erkek çocuklarının âkileye girmemelerini sağlamaktır.
Diyetin dağılımında üyeler arasında gözetilmesinin yanısıra, her şahsa üç veya dört dirhemden fazla yüklenemeyeceği şeklinde de bir sınırlama getirilmiştir.
Birinci dereceden âkilenin sayısı diyeti ödemeye kâfi gelmezse ikinci dereceden âkileye başvurulur.
|