![]() |
Sonsuza Kadar
SONSUZA KADAR
BİR Delikanlı Askeri Deniz Lisesini kazanır ve Heybeliadada okula başlar... Bu arada tanıştığı o Çanakkaleli kıza aşık olmuştur. Okulla beraber aşkını büyüterek geliştirir. Arada mektuplaşmalar yazışmalar ve gün gelir okul biter. Deniz Harp Okulunu da bitiren delikanlı artık Teğmen olmuştur. Yine her zaman buluştukları kır kahvesinde buluşmak için randevulaşırlar. Önce delikanlı gelir sonra da genç kız. Genç kız geldiğinde delikanlının yüzü düşmüş,suratı asık onu beklemektedir. Genç kız bu suratı hiç beğenmemiştir. Ayrılık vakti geldi diye düşünerek hazırlamıştır kendini. Önceki buluşmalarda ki o heyecan o sevinç artık yoktur delikanlıda... Usulca yanına yaklaşır ve "Hoş geldin" der. Kuru bir "sen de hoş geldin" diye aldığı cevap iyice hüzne boğmuştur genç kızı. Artık bu aşkın sonuna geldiğini düşünerek sorar; - Senin bir sıkıntın mı var? - Evet! - Hadi söyle o zaman, her şeye hazırlıklıyım. - kızgın bir ifadeyle Yaa beni bir denizaltıya verdiler, der genç... Genç kızın yüzünde ufak bir tebessüm oluşur artık rahatlamıştır. Sorunun kendisi değil işi gereği denizaltı olduğunu duyunca içinden bir ohh çeker. - Ne var bunda? Bunca insanlar var ekmeğini bu yolla kazanan diye sorar genç kız. - Yaa öyle deme, iki gözüm biz denizciler gemideyken sevdiklerimizle haberleşemiyoruz, En çokta buna üzülüyorum seninle belkide aylarca haber alamayacağım söylesene seninle denizaltıdan nasıl haberleşeceğiz? Der delikanlı üzgün ve mahcup bir titrek ses tonuyla genç kıza; - İstersen ayrılalım! - genç kız Keskin ve kesin bir sesle Hayır asla. Ben seni Dün ve bugün için sevmedim ben seni yarın vede yarınlar için sevdim bırakmam, diye cevaplar . Delikanlı beklemediği bu cevabı alır alınca içinde tarifi imkansız fırtınalar kopar heyecanlanır ve sandalyaya koyduğu paketi alıp kıza uzatır. -Lütfen Sana armağan olarak getirdim kabul et. Kız hiç beklemediği bu haber üzerine kalbi Neredeyse duracak gibi olur hızla atmaya [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] içinde yüzük olduğunu tahmin ettiği paketi heyecanla açar ama şaşkınlıktan duraklar. Paketin içinde bir fener ve mors kitabı bulunmaktadır. Kız biraz kırgın birazda titrek bir ses tonuyla ve şaşkınlıkla yine sorar ; - Bunlar da ne? Sen benimle alaymı ediyorsun der -Genç Kıza sana Şöyle izah edeyim biz Çanakkale boğazından denizaltı ile çok geçeceğiz ve geçişlerimiz hep yüzeyden olur. Sen de fenerle mors alfabesini kullanarak sana haber verdiğim zamanlarda yazışırız. Olmaz mı? - Genç kız biraz isteksiz birazda hayal kırıklığının verdiği üzüntülü bir sesle Bunlarla mı yazışacağız? diye sorar yeniden. -delikanlı İstemiyorsan ayrılalım, der . - gençkız Yok hayır, , Ayrılık yok,der, diye yineler delikanlıya. Döner biraz bana öğret o zaman nasıl kullanıldığını der Ve mors alfabesi üzerinde çalışmaya başlayıp . Tüm detayıyla öğrenip ve kullanılabilecek hale gelir gelir. Bir kaç gün sonra haber gelir delikanlıdan. Gelen mesaja göre 5 gün sonra gece saat 01:00 de geçeceğini ve kendisine mesaj yazmasını kendisinin de ona mesaj yazacağını iletir. Gençkız söylenen zaman ve saatte pencerede hazır bekler. Geliboluda denizaltı denizden süzülerek geçerken,çevrenin zifiri karanlığında, uzaklardan bir yerden yanan ışık pırıltılarını fark eder güvertedeki komutan ve diğer subaylar...İçlerinden birisi ; - Bakın bakın ilerden bir yerden ışık yanıp sönüyor, diye dikkat çeker. - Çabuk okuyun bakalım ne diyorlarmış diye emir verir komutan. Subaylardan biri heceleyerek okur ; - Se- ni -se- vi -yo -rum.... - ''Bu ne der komutan. Hemen yanında duran delikanlı Teğmene ; - Efendim, o benim konuştuğum bi kızdı, der En mahcup haliyle. - teğmen ''Ne iş oğlum bu?''diye sorar - Efendim ben ona mors alfabesi ve fener hediye etmiştim ve ben geçince bana yazarsın diye demiştim işte o, diye cevaplar delikanlı Teğmen. - ''aferin oğlum! Değip başını okşar Desene biz bunca zaman boğazları hep boş geçmişiz.''der - Delikanlı teğmene İzin verir misiniz komutanım ben de bir mesaj yazayım ? Komutan - Neyle? Delikanlı efendim - Cep fenerim var komutanım, der delikanlı teğmen. -''ne feneri,yavrum aç projektörü geç başına ver mesajını'' der komutanı. Projektörü açan genç yanıp söndürürken, sanki Gelibolu'yu yakıp tutuşturuyordu aşkından.... İlk kez böyle bir şeyle karşılaşan Gelibolu halkı ise,sanki uzaylılar istila etmiş gibi heyecan yapmışlardı delikanlı(teğmen olmuştu) ile gençkızın aşkından. Gelen mesajları heceleyerek kağıda dökmeye çalışan gençkız denizaltı geçtikten sonra elindeki kağıdı okudu. "Sonsuza kadar" yazılıydı delikanlıdan gelen mesajda. Sanki anlamıştı herşeyi gözünden yanaklarına kadar yaşlar boşaldı Bu olay tüm denizaltıcılar arasında duyulmuştu. Artık herkes delikanlı Teğmen ile gençkızın aşkını anlatıyordu... Birkaç gün sonra bir . " görev haberi daha gelir geçirmeden kıza Bir hafta sonra gece saat 02:45 de pencerede ol, ben oradan geçiyorum . Ama dikkat et, konvoy halinde geliyoruz ve ilk denizaltıda ben olacağım ola ki sakın sırayı şaşırma. " Genç kız yine söylenen saatte pencerede bekliyordu... Gecenin karanlığında Ege denizinden Çanakkale boğazına giren denizaltılar süzülerek ilerliyorlardı. Genç kız fenerini yakıp söndürerek mesajını vermeye başladı ;Bunu gören denizaltındakl denizciler "se- ni- se- vi -yo- rum" - ''Mesejı okuyunca Vay be, duyduğumuz doğruymuş,gerçekten böyle bir aşk varmış'' der denizaltının kaptanı Bahri Kunt. - ''İyi de bu kızın sevgilisinin denizaltısı öndeydi,ilk denizaltıydı,niye bize mesaj yazdı ki? ''diye kendi kendine seslice sormadan edemez kaptan. - Efendim herhalde uyuyakaldı ya da sırayı şaşırmıştır, diye cevaplar subaylardan biri. - ''Yahu geçip gideceğiz, şimdi kız haber almazsa yanlış anlayacak rahat uyuyamaz... Nasılsa gecenin karanlığı,kimse anlamaz açın şu projektörü'' emrini verir kaptan Bahri Kunt. Ve mesajı gönderir... "SONSUZA KADAR....." Tarih 4 Nisan 1953 dür... O konvoyun 1. denizaltısının ismi ise ''Dumlupınar'' dı..... Çanakkalenin Nara burnu açıklarında, İsveç Bandıralı ve buzkıran donanımlı Naboland gemisinin çarpması sonucu Çanakkale Boğazının derin sularına az önce gömülmüştü... Konvoydaki 2. denizaltı ise,bunu hiç fark etmeden devam etmişti ve boğazdan ilk geçen gemi olmuştu.... 81 Denizcimiz ile beraber o genç delikanlı teğmen..... ''Sonsuza kadar'' sürecek olan son uykularına dalıyorlardı. Anılarına saygıyla...Mekanları cennet olsun... [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Sonsuza Kadar
Onu bir yük vagonunda donmuş halde buldular; üzerinde yalnızca paltosuna iğnelenmiş bir not vardı — ve o çocuk, neredeyse ölüme terk eden bu kenti büyüyüp kurtaran bir kadına dönüştü.
1892 kışı. Laramie, Wyoming. Bir demiryolu işçisi, boş bir yük vagonundan yükselen cılız ağlama sesini duydu. Vagonun içinde, dudakları mora çalmış, soğuktan tir tir titreyen, yaklaşık dört yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Yıpranmış paltosunun yakasına iliştirilmiş küçük bir kâğıtta şu satırlar yazılıydı: “Adı Josephine. Onu besleyemiyorum. Lütfen ona benim olabildiğimden daha merhametli olun.” Kasaba halkının çoğu, çocuğun Doğu’daki bir yetimhaneye gönderilmesini istiyordu. Fakat kızıl hastalığından kendi evladını yitirmiş, Çin asıllı Amerikalı bir çamaşırcı olan Martha Chen, o korkuyla dolu gözlere baktı ve sessiz ama kararlı bir sesle konuştu: “Benimle kalacak.” Kasabada fısıltılar dolaştı. Çinli bir kadının beyaz bir çocuğu büyütmesi mi? Yakışıksız. Doğaya aykırı. Martha Chen bu sözleri duymazdan geldi. Josephine’e mum ışığında okumayı öğretti; çamaşırhanenin hesaplarını tutmayı, dedikodular yükseldiğinde başını dik tutmayı gösterdi. Josephine iki dil öğrendi, iki kültürle büyüdü ve sarsılmaz bir gerçeği erken yaşta kavradı: Aile, kan bağıyla değil; dünya buz kestiğinde orada kalabilmekle kurulurdu. On yedi yaşına geldiğinde Josephine, kasabanın tek doktor muayenehanesinde çalışıyordu. 1905 kışında Laramie’yi difteri salgını sardı. Doktor üçüncü gün hastalığa yakalandı. Beş yıl boyunca dosyaları düzenlerken, aletleri hazırlarken gözlemlediği her bilgiyi içine sindirmiş olan Josephine, tereddüt etmeden sorumluluğu üstlendi. İki hafta boyunca neredeyse hiç uyumadı; ilaçları hazırladı, hastaları gözetledi, doktorun defterlerinde okuduğu karantina düzenini uygulamaya koydu. Her şey sona erdiğinde, normalde hayatta kalamayacak yirmi üç kişi yaşamaya devam ediyordu. Bir zamanlar onun bu kasabadaki yerini sorgulayan insanlar, artık çocuklarının hayatını ona borçluydu. Sağlığına kavuşan doktor, büyük bir alçakgönüllülükle Josephine’in tıp eğitimine kefil olmayı teklif etti. Martha Chen ise Josephine’in hemşirelik okuluna kabul edildiğini görebilecek kadar yaşadı — bu, onun Wyoming’in ilk kadın doktorlarından biri olacağı yolculuğun ilk adımıydı. Yıllar sonra bir gün, biri Josephine’e biyolojik annesini hiç merak edip etmediğini sordu. Josephine bir an durdu, düşündü ve başını yavaşça salladı. “Beni donmak üzereyken bırakan kadın bana hayatı verdi. Beni büyüten kadın ise bana bir amaç verdi. Çoğu insanın tek bir anneden aldığı şeyden daha fazlasına sahibim — ben iki anneyle kutsanmış biriyim.” Bir zamanlar mezarı olmaya ramak kalan o yük vagonu, onlarca yıl boyunca istasyonun yakınında paslanarak durdu. Sessiz bir hatırlatmaydı bu: En soğuk anlar bile, bazen en sıcak mirasların doğmasına vesile olurdu. Josephine Chen, kırk yıl boyunca Laramie’de hekimlik yaptı; çocukları dünyaya getirdi, kırıkları iyileştirdi, sayısız hayat kurtardı. Ve şunu kanıtladı: Kurtarılmak bir hikâyenin sonu değildir. Bazen, yalnızca başlangıcıdır. [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Re: Sonsuza Kadar
Vay be, ne hikayeler anlatılıyor burada! Bu Josephine'in hikayesi de asker gencin hikayesi kadar dokunaklıymış. Martha Chen'in o fedakarlığı gerçekten insanı derinden etkiliyor. Bazen hayat bizi hiç beklemediğimiz yerlere savurabiliyor ama işte böyle güzel yürekli insanlar sayesinde umut da bitmiyor.
|
Yanıt: Sonsuza Kadar
Birkaç gün önce Facebook'ta arkadaşlık isteği aldım.
Henüz yirmi yaşında bile olmayan genç bir kadından gelmişti. İtiraf etmeliyim ki, ilgimi çekti. Kendi çocuğum olabilecek bir kızın profilimde ne fark etmiş olabileceğini merak ettim. Bu yüzden, merak ve hafif bir eğlence arasında, kabul ettim. Kısa süre sonra özel mesajlar gelmeye başladı. Basit, kibar bir selamlama. Cevap verdim. Sonra klasik soru geldi: "Kaç yaşındasın?" Yalan söylemekte hiç iyi olmadığım için dürüstçe cevap verdim. Sonra bana yaşıma göre çok iyi göründüğümü, çekici olduğumu söyledi. Bundan sonra, konuşma… tuhaf bir hal aldı. Birkaç kelime alışverişinde bulunduk, sonra aniden bana sordu: "Yetişkin konularından konuşabilir miyiz?" Bir an durakladım, dudaklarımda bir gülümsemeyle cevap vermeden önce: "Tamam." diye ekledi: "Teşekkürler yakışıklı… devam et." Yani başladım… gerçekten başladım. Ona diz ve kalça ağrılarımdan, en ufak hava değişiminde varlığını hatırlatan sırt ağrılarımdan bahsettim. Şişmiş ayaklarımdan, bazen zor huyumdan—tıpkı şu an olduğu gibi—ve kendime bile tahammül edemediğim zamanlardan bahsettim. Ona uykusuz gecelerimden, beni uykusuz bırakan uykusuzluktan ve gecenin ortasında beni uyandıran kramplardan bahsettim. Ona gözlüklerim olmadan yaşayamayacağımı, 60'lar, 70'ler, 80'ler ve 90'ların müziğini sevdiğimi ve sofrada en ufak bir kaçamağın bile bitmek bilmeyen mide yanmasına neden olduğunu söyledim. Kısacası… onunla bir yetişkin gibi konuştum. Sonra bekledim. Sessizlik. Cevap yok. Beni engellemişti. Ve sonra anladım. Herkes "yetişkin işleri" hakkında konuşmak istediğini iddia eder... ta ki gerçek anlamlarını kabul etmeniz gereken an gelene kadar. Ve belki de hayatın güzelliği tam olarak burada yatıyor: artık bir rol oynamaya ihtiyaç duymadığınız o yaşa ulaşmak... çünkü berrak bir gerçeklik ve biraz da ironiyle, tam olarak kim olduğunuzu keşfetmiş oluyorsunuz.🙏🙏💖💖 Alıntıdır [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Yanıt: Sonsuza Kadar
Kızını dondurucu okyanusa attı... Ona yaşama şansı vermek için.
Ekim, 1917. Fırtınanın ortasında Atlantik. New York'a giden bir gemide - 28 yaşındaki İtalyan marangoz Antonio Russo ve 5 yaşındaki kızı Maria. Karısını doğum sırasında kaybettikten sonra, Amerika yeni bir hayat için son umutları oldu. Gece 2 sularında, büyük bir dalga gemiyi vurdu. Su içeri girdi. Panik. Çığlıklar. Kaos. Antonio kızını yükselen suyun üzerinde tuttu, kalabalığı ittirdi. Ama çabuk belli oldu - filikalara gidemeyecekleri. Karışıklık içinde, parçalanmış bir pencereyi buldu. Bir çocuk için yeterince büyük. Onun ötesinde - karanlık, buzlu okyanus. Uzakta - zayıf kurtarma ışıkları. Maria ağlıyordu, ona sıkıca sarıldı. Ona son bir kez baktı... ve imkansız bir seçim yaptı. Antonio onu açıklığa doğru ittirdi. “Yüz, Maria! Işığa doğru yüz! “ diye bağırdı. Dakikalar sonra gemi dalgaların altında kayboldu. Antonio hayatta kalamadı. Maria yaptı. Ama yıllarca babasının onu terk ettiğine inandı. Onu kendinden uzaklaştırdığını ve geride bıraktığını. Sadece bir yetişkin olarak gerçeği öğrendi: onu bırakmadı — onu kendi hayatıyla kurtardı. Maria uzun bir hayat yaşadı. Çocukları, torunları, torunları, torunları - hayal edilemeyen cesaret anında alınan bir karar sayesinde var olan koca bir aile. Bir röportajında şöyle dedi: “Babamın beni öldürdüğünü düşündüm... ama bana hayat veriyordu. “ Ve ekledi: “Hayatım boyunca, sesini duyabiliyordum: 'Işığa doğru yüz. '” Bu sadece trajedi hakkında bir hikaye değil. Korkudan daha güçlü bir aşkla ilgili. Fedakarlık hakkında Her şeyi değiştiren bir seçim hakkında.🙏🙏💖💖 [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] [Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!] |
Re: Sonsuza Kadar
Vay be, ne hikaye ama! Babaların fedakarlığı gerçekten başka bir seviye. Maria'nın o an neler hissettiğini hayal bile edemiyorum. Ama sonunda babasının onu ne kadar çok sevdiğini öğrenmesi de güzel olmuş. Duygusal bir anı gerçekten.
|
| Forum saati; Türkiye'ye göre ayarlanmış olup, şu an saat: 01:52. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions Inc.
Navbar with Avatar by Motorradforum