| Asrevya |
27 Ekim 2024 19:40 |
Yanıt: Kudüs'ün Tarihi
1517
12 BİN ŞAMDANLI AVLU
Memlûkların yaklaşık 250 yıllık hâkimiyetinden sonra Kudüs, 1517’nin son günlerinde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katıldı. 30 Aralık 1517 Salı günü şehre giren Yavuz Sultan Selim, yatsı namazını Aksâ avlusunda kıldı. Yavuz ve askerlerinin ibadeti sırasında ortamı aydınlatmak için yakılan 12 bin şamdan nedeniyle, bugün Kıble Mescidi’nin önündeki geniş alan “12 bin şamdanlı avlu” olarak bilinir. Karargâhını bugünkü Tel Aviv yakınlarında bulunan Ramle’de kuran Yavuz, Kudüs’te iki gün kaldıktan sonra, Mısır’a doğru seferine devam etmek üzere bölgeden ayrıldı. Yavuz’un, önceki fatihlerin aksine, Kıyâme Kilisesi’ni ziyaret etmemesi dikkat çekicidir.
Osmanlı İmparatorluğu’nu bugünkü Ortadoğu’ya doğru genişletme siyaseti güden Yavuz Sultan Selim, 1517’nin son günlerinde Kudüs’e girdi.
1537 - 1541
MAMUR EDİLEN ŞEHİR
Kudüs, Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük bir imar ve inşa faaliyetine sahne oldu. Memlûklar, Kudüs içinde ve özellikle de Mescid-i Aksâ alanında göz kamaştırıcı eserler bırakmışlardı. Ancak şehir surları, Eyyûbîlerden alınan siyasi miras gereği, yıkık bir şekilde muhafaza edilmişti. Kanuni’nin emriyle, Kudüs surları 1537-1541 yılları arasında yeniden imar edildi, şu anda hâlâ kullanılan yedi kapı da bu dönemde açıldı.Osmanlılar, Kudüs’te sayısız çeşme, sebil ve şadırvan inşa ettiler, mevcut eserleri onardılar, şehri mamur ve bayındır bir hale getirdiler. Memlûklar bir “taş medeniyeti” iken, Osmanlılar “su medeniyeti” olarak öne çıkmıştı.
Kanuni Sultan Süleyman, Kudüs’te bugün de ayakta duran şehir surlarını inşa ettiren padişahtır. Bu dönemde, şehrin dört bir yanı sebiller ve çeşmelerle donatıldı.
1700
HASİDİKLERİN KUDÜS’E AKINI
Yahudiler, Kanuni döneminde Ağlama Duvarı’na ilk kez dokunarak ibadet hakkına kavuşmuştu. M.S. 70’ten 1500’lerin ortasına dek, şehirdeki Yahudi nüfusu zaman zaman azalıp çoğalsa da, artık Kudüs’te sabit bir Yahudi cemaati yaşıyordu. Ramban Sinagogu’nun tesisinden sonra daha örgütlü hale gelen Kudüs Yahudiliği, 1700’de Ukrayna’dan gelip şehre yerleşen haham Yehuda Ha Hasid’le birlikte farklı bir boyuta kavuştu. Kendi adına bir sinagog kuran hahamın izleyicilerine bugün “Hasidikler” denilir. Yehuda Ha Hasid’in kurduğu sinagog daha sonra yıkılmış, 1967’den sonra yeniden inşa edilmiştir. Sur içindeki söz konusu mabet, “Hurva” (İbranicede: Harabe) adıyla bilinir.
16’ncı yüzyılda, Kudüs’e Avrupa’dan mistik Yahudilerin akını başladı. Liderlerine nispetle “Hasidikler” olarak anılan bu grup, günümüzde hâlen Kudüs’te yaşamaktadır.
1836
KUDÜS’TE BİR MİLYONER
Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi gücünün zayıflamasıyla paralel olarak, Kudüs’e Batılı akını başladı. Siyasi Siyonizm’in kurucusu kabul edilen Theodore Herzl’den çok önce, 1836’da Kudüs’ü ziyaret eden İngiliz Yahudi milyoner Sir Moşe Montefiore, dışarıdan göç edecek Yahudilere şehirde sabit bir yerleşim alanı inşa etme fikri için zemin yokladı. Sonraki süreçte defalarca Kudüs’e gelen ve eşiyle bir müddet burada yaşayan Sir Montefiore, bütün servetini bu hedef için harcadı. Siyasi Siyonizm, yüzyılın sonunda Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için harekete geçtiğinde, Kudüs’te aktif bir Yahudi kolonisi çoktan oluşmuştu.
Avrupalı milyoner Yahudiler, 1800’lerin ilk yarısında Kudüs’te toprak alımına başlamıştı. Bunlardan biri de İngiliz asıllı Yahudi zengin Sir Moşe Montefiore idi.
1838
İNGİLTERE EN ÖNDE
1800’lerin ilk yarısında, Osmanlı İmparatorluğu Mısır sorunuyla meşgulken, Avrupa ülkeleri de Filistin’e akın etmeye başladı. İngiltere, 1838’de Kudüs’te bir konsolosluk açarak, Avrupalı komşularının önüne geçti. Artık İngilizler bölgede daha aktifti ve bu durum, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Filistin’in İngiliz mandası yönetimine girmesi sonucunu doğuracaktı. İngiltere’den sonra, Almanya ve Fransa da Filistin’de diplomatik temsilcilikler açarak, “Hıristiyanların haklarını koruma” yarışına dâhil oldular. Dış politikasının eksenini “sıcak denizlere inmek” oluşturan Rusya da, aynı gayeyle Filistin topraklarında faaliyet göstermeye başlamıştı.
Kudüs, 1800’lerin başından itibaren Batılı ülkelerin akınına uğradı. İngiltere, şehirde resmi diplomatik temsilcilik açan ilk Batı ülkesi oldu.
1860
KUDÜS’TE İLK YAHUDİ YERLEŞİMİ
Kudüs’e her gelişinde, şehirden toprak alabilmenin yollarını da araştıran Sir Moşe Montefiore, 1850’lerde nihayet bu amacına ulaştı. Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin mülklerinden ve arazilerinden bir kısmı, Sir Montefiore tarafından satın alınarak Yahudilere bağışlandı. Kudüs şehir surlarının batısında yer alan Mişkenot Şaananim Mahallesi, 1860’da tamamlanarak, buraya dışardan göç eden Yahudiler yerleştirildi. Sir Montefiore’nin şahsi servetinden harcayarak inşa ettirdiği ve yerleşimci fakir Yahudilerin geçimlerini sağlamaları için tesis edilen yel değirmeni, bugün hâlâ kendi ismiyle anılmaktadır.
Moşe Montefiore’nin ısrarlı girişimleri sonucu, 1860’larda Kudüs surlarının hemen dışında ilk Yahudi yerleşimi kuruldu. Buraya “Mişkenot Şaananim” adı verildi.
1882
RUSYA’DAN GÖÇMEN AKINI
1855’ten beri Rusya’yı yöneten Çar İkinci Aleksander, 13 Mart 1881 günü St. Petersburg kentinde suikasta kurban gitti. Çar’ı bombalı saldırıyla öldüren “Halkın İradesi” örgütü, birçok üst düzey görevliyi de kurban seçmişti. Suikast serisinin ardından, Çarlık idaresi ülkede geniş çaplı bir idam, tutuklama ve sürgün hamlesi başlattı. Bu çerçevede Yahudiler de rejimin hedefindeydi. Rusya’da yaşam hakları adeta imkânsızlaşan ve “pogrom” denilen kamplara alınmaya başlayan Yahudiler, kitleler halinde Filistin’e göç etti ve Kudüs’e yerleşti. 1882’de Kudüs ve çevresinde Rusya’dan gelmiş on binlerce Yahudi göçmen yaşıyordu.
Rus Yahudiler, Çarlık yönetiminin kendilerine uyguladığı baskı sonucu, 1881’den itibaren kitleler halinde Filistin’e göç etmeye başladı.
1898
THEODORE HERZL KUDÜS’TE
Yahudiliğinin bile farkında olmayan sıradan bir gazeteciyken, izlediği Dreyfus Davası nedeniyle politize olan Theodore Herzl, 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde organize ettiği Birinci Siyonist Kongre’nin ardından artık lider konumundaydı. 1898’de bir grup arkadaşıyla ilk kez Kudüs’ü ziyaret eden Herzl, gördüğü manzara hakkında büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Dindar bir Yahudi olmayan Herzl, Kudüs’teki “aşırı dinî yoğunluk”tan rahatsız olmuş, şehri bir tür cinnet merkezine benzetmişti. Aynı seyahat sırasında, Alman İmparatoru İkinci Wilhelm’le de görüşen Herzl, Filistin’de Yahudilere bir yurt kurma yönündeki teklifine net bir cevap alamamıştı.
Kaleme aldığı “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) kitabıyla Siyasi Siyonizm’in teorisini hazırlayan Theodore Herzl, 1898’de ilk kez Kudüs’ü ziyaret etti.
1917
İNGİLİZLERDEN SİYONİSTLERE SÖZ
Birinci Dünya Savaşı’nın kaotik ortamında, Filistin’e Yahudi akını da devam ediyordu. 2 Aralık 1917’de, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour tarafından İngiliz Yahudi toplumunun önde gelen liderlerinden Baron Walter Lionel Rotschild’a gönderilen bir mektup, Filistin üzerindeki Siyonist emellerini himaye altına aldı. Mektupta, İngiltere Krallığı’nın, Filistin’de kurulacak bir Yahudi vatanını destekleyeceği açıkça dile getirilerek, Siyonistler teşvik ediliyordu. Tarihe “Balfour Deklarasyonu” olarak geçen bu metin, o sırada İngiltere saflarında savaşa devam eden Arapları büyük hayal kırıklığına uğrattı.
İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un, Siyonistlere verdiği “Filistin’de Yahudiler için vatan” sözü, yakın tarihin dönüm noktalarından biridir.
9 Aralık 1917
BİR DEVRİN SONU
Birinci Dünya Savaşı’nın bitişiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun Filistin’den çekilmesinin ardından, 9 Aralık 1917’de İngiliz komutan Edmund Allenby, birliklerinin başında Kudüs’e girdi. El Halil Kapısı’ndan yürüyerek eski şehre adım atan Allenby, Kudüs’teki İngiliz hâkimiyetini de böylece başlatmış oluyordu. Filistin, üç yıl sonra resmen İngiliz manda yönetimi altına alındı. İngilizlerin Filistin ve Kudüs’teki hâkimiyeti çatışmalı ve sancılı bir dönem olacak; nihayet kaosla baş edemeyen İngiliz siyasetinin bölgeden çekilmeye karar verişiyle İsrail’in kuruluşuna giden süreç de başlayacaktı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 400 yıllık Kudüs hâkimiyeti, 1917’nin son haftalarında resmen sona erdi. Filistin, İngiliz İmparatorluğu tarafından ele geçirildi.
1918
DEVLETTEN ÖNCE BİLGİ ÜRETİMİ
Yahudiler için Filistin topraklarında bir üniversite kurma fikri, 1884’ten beri gündemdeydi. Birinci Siyonist Kongre’de de onaylanan bu hedef, 24 Temmuz 1918 günü resmen hayata geçirildi. Arapların Cebel el Meşârif dediği Scopus Tepesi’ndeki bir arazide, “Kudüs İbrani Üniversitesi”nin temelleri atıldı. Okulun ismi ilk önce “Filistin Üniversitesi” olarak düşünüldü, ancak daha sonra bu fikirden vazgeçildi. İbrani Üniversitesi’nin yeri, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Isaac Goldberg adlı bir Yahudi tarafından İngiliz avukat Sir John Gray-Hill’den satın alınmıştı. Burası, stratejik konumu nedeniyle tercih edilmişti.
Bilginin üretimi ve kontrolü için adım atan Siyonistler, Kudüs’te bir üniversitenin temelini attı. Okul için seçilen yer, eski şehre tam karşıdan bakan Scopus Tepesi’ydi.
1920
FİLİSTİN’E YÜKSEK KOMİSER
Filistin’i ‘manda’ olarak yönetmeye başlayan İngilizler, 1920’de genel valilik ve yüksek komiserlik görevine Sir Herbert Samuel’i atadı. 1902’de Liberal Parti kadrolarından siyasete atılan Samuel, İngiliz kabinesinin ilk Yahudi üyelerinden biriydi. Siyasetteki başarısının ardından getirildiği Filistin yüksek komiserliği görevi, Arapları da Yahudileri de memnun etmedi. İki tarafın çatışmasını engellemeye çalışan Samuel, bir yandan da Filistin topraklarında ticaret ve ulaşımın güvence altında alınmasını sağladı. 1925’te görevinden ayrıldığında, bölge nispî bir kalkınma ve modernleşme sürecine girmişti.
Filistin’in resmen İngiliz manda yönetimi altına alınmasından sonra, 1920’de valilik ve yüksek komiserlik görevine kendisi de bir Yahudi olan Herbert Samuel atandı.
1925
BALFOUR KUDÜS’TE
İnşaatı hızlı bir şekilde tamamlanan Kudüs İbrani Üniversitesi, 1 Nisan 1925 günü düzenlenen törenle eğitime başladı. Yahudilere Filistin’de bir vatan sözü vererek İsrail’in kuruluşuna giden süreci hızlandıran İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, törenin onur konuğu olarak Kudüs’teydi. Açılış konuşmasını ünlü Yahudi şair Haim Nahman Bialik yaparken, Balfour da konuşmasında Kudüs’ün Yahudiler için öneminden söz etti. Kudüs İbrani Üniversitesi, eski şehre, Batı Kudüs’e ve Ölü Deniz’e aynı anda bakan stratejik konumuyla, sonraki dönemlerde sıklıkla çatışmaların merkezinde yer alacaktı.
Yedi yılda hızlıca tamamlanan Kudüs İbrani Üniversitesi, (emekli) İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un da katıldığı bir törenle resmen eğitime başladı.
1932
KING DAVID HOTEL AÇILIYOR
1920’li yıllarda bir yandan Filistin topraklarına Yahudi göçü devam ederken, bir yandan da Araplarla bölgenin yeni sakinleri olan Siyonist yerleşimciler arasında ciddi bir gerilim yaşanıyordu. Bu süreç, aynı zamanda Batı Kudüs’ün inşa ve imar edildiği bir dönemdi. Şehir, Müslüman sakinleri açısından gittikçe yaşanmaz bir yer haline gelirken, batı yakasında yeni ve modern bir Yahudi şehri ortaya çıkıyordu. 1932’de, kısa zaman içinde Batı Kudüs’ün simgelerinden biri haline gelen King David Hotel hizmete açıldı. Özellikle Kudüs’ü ziyarete gelen yabancıların tercih ettiği otelin eski şehre hâkim manzarası nefes kesiciydi.
Araplarla Yahudiler arasında gerilim tırmanırken, Kudüs’ün batı yakası Yahudiler tarafından imar ve iskân edilerek, modern bir şehir haline getirildi.
1936 - 1939
ÇATIŞMADAN KİTLESEL SAVAŞA
Araplarla Yahudiler arasındaki çatışma ve şiddet dalgası bütün Filistin’i sarmaya başlamıştı. Özellikle 1936-39 arasındaki süreçte, iki taraftan yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Filistin’de ipleri elinden kaçırmaya başladığını fark eden İngiltere, başkanlığını Lord Robert Peel’in yaptığı bir komisyon kurarak bölgedeki gerilimin nedenlerine dair bir rapor hazırlattı. ‘Peel Komisyonu’, 1937 yazında yayımladığı raporunda, Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında bölünmesinin, Kudüs ve çevresinin ise tarafsız bölge ilân edilmesinin en doğru çözüm olacağı vurgulandı. Söz konusu çözüm, “uygulanamaz” bulunarak gündemden çıkarıldı.
Birkaç dalda birden oynayan İngiliz dış politikası, Kudüs’te çatışmaları önleyemez hale gelmişti. Binlerce Yahudi, gerilim nedeniyle şehri terk etti.
22 Temmuz 1946
MANDAYI BİTİREN TERÖR SALDIRISI
King David Hotel, aynı zamanda İngilizler tarafından manda yönetiminin merkez karargâhı olarak kullanılıyordu. Otelin güney kanadı, bu nedenle tamamen İngiliz diplomat ve askerlere tahsis edilmişti. İleride İsrail başbakanlığına kadar yükselecek olan Menachem Begin liderliğindeki Irgun örgütü, 22 Temmuz 1946’da otele bombalı saldırı düzenledi. İçlerinde Yahudilerin de bulunduğu 91 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, İngilizleri artık manda yönetimini sona erdirmek gerektiği konusunda ikna eden son gelişmeydi. Kısa süre sonra İngiltere hükümeti, Filistin konusunu BM’ye havale etmeye, böylece sorumluluktan kurtulmaya karar verdi.
Sonradan İsrail başbakanı da olan Menachem Begin liderliğindeki Irgun terör örgütü, İngilizleri Filistin’den çekilmeye zorlamak için çok sayıda saldırı düzenledi.
29 Kasım 1947
BU TAKSİMİ KURT YAPMAZ…
İngilizlerin talebiyle Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan bir komisyon, Filistin topraklarının Araplar ve Yahudiler arasında taksim edilmesini kararlaştırdı. Hazırlanan tasarı, 29 Kasım 1947’de genel kurulda oylandı, 13 oya karşılık 33 oyla kabul edildi. Kudüs’e uluslararası statü verilmesini öngören tasarı, Arapların büyük tepkisiyle karşılaştı. İngiltere oylama sırasında ‘çekimser’ kalsa da, İngilizlerin Filistin siyaseti Arap kamuoyunda infiale yol açtı. Bir Yahudi devletinin kuruluşuna giden yol, böylece adım adım kat edilirken, uluslararası kamuoyunun desteği Siyonistlere doğru kaymaya başlamıştı.
14 Mayıs 1948
İSRAİL’İN SAHNEYE ÇIKIŞI
BM’de kabul edilen taksim planının ardından, Filistin topraklarında çatışmalar yeniden alevlendi. Araplar kendi imkânlarıyla oluşturdukları silahlı gruplarla Siyonistlere karşı mücadele ederken, Siyonistler de Arap köylerine baskınlar düzenliyordu. 9 Nisan 1948’de Kudüs yakınlarındaki Deyr Yasin köyünün Siyonist çeteler tarafından basılması ve arkasından gerçekleşen katliamda 100’den fazla sivilin hayatını kaybetmesi, bu olayların en trajiğiydi. Boğuşma ve çatışmalarla geçen uzun haftaların ardından, 14 Mayıs 1948 günü İsrail’in kuruluşu resmen ilân edildi. Kuruluş bildirgesi, ülkenin ilk başbakanı da olacak olan David Ben Gurion tarafından okundu.
Tel Aviv’de David Ben Gurion tarafından okunan İsrail’in bağımsızlık bildirgesi, Ortadoğu’da yeni ve çatışmalı bir sürecin de başlangıcıydı.
14 Mayıs 1948 - Haziran 1949
İLK ARAP-İSRAİL SAVAŞI
İsrail’in kuruluşu ilân edilir edilmez, Arap ülkeleri toplu halde bu yeni oluşuma savaş açtı. Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye gibi ülkelerin birlikte hareket etmesi, İsrail’in daha doğmadan öleceği tahminlerine yol açsa da, yeni devlet tutunmayı başardı. Araplar, kendi aralarındaki rekabet ve dağınıklık nedeniyle başarı gösteremedi, İsrail ise varlığını resmen kabul ettirerek, bir devlet olarak uluslararası ilişkiler sahnesine çıktı. 15 Mayıs 1948’de başlayan savaş, haziran ayındaki en şiddetli çatışmaların ardından, birkaç ay sonra tamamen duruldu ve ateşkesle sonuçlandı. Ortadoğu’da artık İsrail adında yeni bir devlet vardı.
İsrail’in kuruluşunun ilânından bir gün sonra patlak veren savaş, on binlerce Filistinlinin yaşadıkları bölgeleri terk ederek mülteci konumuna düşmesine yol açtı.
1949
DOĞU KUDÜS, ÜRDÜN’E
1949 başında silahlar tamamen sustuğunda, Kudüs’ün batı yakası İsrail’in, doğu yakası ise Ürdün’ün kontrolündeydi. O sırada en örgütlü silahlı gücü elinde bulunduran Ürdün Kralı Abdullah, Arap kamuoyunun beklentisinin aksine, İsrail’i yok etme amacıyla değil, İsrail’le yan yana yaşayacak şekilde kendi krallığını güçlendirme hedefiyle hareket etmişti. Mescid-i Aksâ’nın da içinde bulunduğu Doğu Kudüs’ün ele geçirilmesi, Kral Abdullah için yeterli ve tatmin edici bir başarıydı; ordusunun daha fazla ilerlemesine bu nedenle müsaade etmedi. Bu durum, Kral’ın Filistin siyaseti hakkında derin bir şüphe ve öfke dalgasına neden oldu.
İlk Arap-İsrail Savaşı’nın en kesin sonucu, Kudüs’ün doğu ve batı olarak ikiye bölünmesi oldu. Doğu Kudüs, ateşkesle birlikte Ürdün’ün kontrolüne girdi.
20 Temmuz 1951
AKSÂ’DA BİRKAÇ KURŞUN
Ürdün’ün kurucu kralı Abdullah, dönemindeki Arap liderlerin aksine, İsrail’i yok etme amacını taşımıyordu. Siyonistlerle anlaşmak ve iki bağımsız devlet olarak yan yana yaşamak, Kral’ın Filistin siyasetinin temelini oluşturuyordu. Bu sebeple, Siyonistlerle gizli pazarlıklara girişti. Sürecin sonunda kapsamlı bir barış anlaşması imzalamak, Doğu Kudüs’ü de böylece egemenliği altında tutmayı garantilemek istiyordu. Bu planların Arap kamuoyunda Kral’a karşı yarattığı nefret, 20 Temmuz 1951 günü Abdullah’ın Mescid-i Aksâ’da bir Filistinli tarafından öldürülmesiyle sonuçlandı. Bu suikast, İsrail’le yakınlaşmanın halk kitleleri nezdinde hoş görülmediğini gösteriyordu.
Siyonistlerle gizli pazarlıkları başından beri sürdüren Ürdün Kralı Abdullah, kendisinin bu siyasetine öfke duyan Filistinlilerce Mescid-i Aksâ’da öldürüldü.
1953
KUDÜS, FİİLİ BAŞKENT
İsrail, Batı Kudüs’ü kontrolü altına aldıktan sonra, resmî kurumları hızla buraya taşımaya başladı. 26 Aralık 1949’da İsrail Parlamentosu (Knesset), ilk Kudüs’ün merkezindeki bir binada toplandı. 1953’te cumhurbaşkanlığı ofisi ve konutu, Tel Aviv’den Kudüs’e taşındı. Bunu diğer bakanlıklar ve resmi kurumlar izlerken, Knesset’in şimdiki yeri Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi’nden satın alınarak parlamento kompleksinin inşaatına başlandı. İsrail yönetimi, tüm bu adımlarla Kudüs’ü resmi başkent haline getirmeye giden yolun da taşlarını döşüyordu. 1967’de Kudüs işgal edilmeden çok önce, devlet fiilen Kudüs’ten yönetilmeye başlamıştı.
Varlığını kabul ettiren İsrail, Batı Kudüs’ü fiili başkent olarak dizayn etmeye koyuldu. Parlamento, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık ofisleri hızlıca Kudüs’e taşındı.
1965
MACAR BELEDİYE BAŞKANI
1911’de Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de dünyaya gelen Teddy Kollek, David Ben Gurion’un emrinde diplomat olarak çalıştıktan sonra, 1965’te Batı Kudüs’ün belediye başkanlığına seçildi. 1967’de Doğu Kudüs’ün işgal edilmesiyle, Kudüs belediye başkanı olarak görevine devam eden Kollek, şehrin Müslüman mahallelerine elektrik getirilmesi ve altyapı çalışmalarının tamamlanması yönündeki çabalarıyla dikkat çekti. Siyonist olmasına rağmen, Kudüs’ün Müslüman sakinlerinin de sempatisini kazanan Kollek, 1993’teki seçimlerde rakibi Ehud Olmert’e yenilmesine kadar, neredeyse 30 yıl boyunca Kudüs belediye başkanı olarak görev yaptı.
David Ben Gurion’un kanatları altında siyasete atılan Teddy Kollek, Kudüs belediye başkanlığı döneminde, Arapların durumunu da iyileştirmeye çalışan bir isimdi.
5 - 11 Haziran 1967
KUDÜS, İŞGAL ALTINDA
5-11 Haziran 1967’de gerçekleşen Altı Gün Savaşı, İsrail açısından tam bir zaferdi. Sadece altı gün içinde Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak ve Suudi Arabistan birliklerini mağlup eden İsrail, Ürdün’ün elinden Doğu Kudüs’ü alarak şehri işgal etti. Ayrıca Sina Yarımadası (Mısır’dan), Golan Tepeleri (Suriye’den) ve Şeba Çiftlikleri de (Lübnan’dan) İsrail tarafından işgal edildi. Mescid-i Aksâ’ya ev sahipliği yapan Doğu Kudüs’ün İsrail işgaline uğraması, Arap ve İslâm dünyasında şok etkisi yarattı. Ürdün Krallığı, Mescid-i Aksâ’yı İsrail birliklerine kolayca ve ciddi çatışmaya girmeksizin teslim etmek suçlamasıyla karşı karşıya kaldı.
Sadece altı günlük bir savaşın sonunda, İsrail ordu birlikleri Doğu Kudüs’ü Ürdün’ün elinden almayı başararak, kutsal şehri işgal etti.
13 Haziran 1967
YOKEDİLEN MAHALLE
İsrail ordu birliklerinin şehre girmesinin hemen ardından, 13 Haziran 1967 günü sur içi Kudüs’ün güney kısmında kalan Mağribliler Mahallesi buldozerlerle yıkıldı. Yüzlerce yıllık evler, mescitler, medreseler ve konaklar, Yahudilerin kutsal kabul ettiği Ağlama Duvarı’na alan açmak için yok edildi. Burada yaşayan 6 bin dolayındaki Arap nüfus da, sur dışına sürgün edildi. Mağribliler Mahallesi, 1187’de Kudüs’ü Haçlıların elinden kurtaran Salahaddîn Eyyûbî tarafından Faslı Müslümanların iskânına tahsis edilmiş bir bölgeydi. Mahallenin yıkılması, Kudüs’ün tarihinde ve kentsel dokusunda önemli bir eksilmeye yol açtı.
Yüzlerce yıllık Mağribliler Mahallesi, Kudüs’ün işgalinden hemen sonra, Ağlama Duvarı’na alan açmak için İsrail buldozerleri tarafından yerle bir edildi.
21 Ağustos 1969
AKSÂ ALEVLER İÇİNDE
İslâm dünyası Mescid-i Aksâ’nın İsrail tarafından işgalinin şokunu henüz atlatamamışken, 21 Ağustos 1969’da yeni bir facianın haberiyle sarsıldı: Dennis Rohan adlı Avustralyalı bir Hıristiyan fanatik, sabahleyin erken saatlerde Mescid-i Aksâ alanına girerek, Kıble Mescidi’ni ateşe vermişti. Saatler süren bir çabanın ardından güçlükle söndürülen yangının meydana getirdiği hasar korkunçtu. Salahaddîn Eyyûbî tarafından mescide yerleştirilen tarihî minber başta olmak üzere, çok sayıda paha biçilmez eser küle dönmüştü. ‘Psikolojik rahatsız’ teşhisi konulan Rohan, bir süre İsrail’de tutulduktan sonra, ülkesine iade edildi.
Mescid-i Aksâ’da Avustralyalı bir Hıristiyan tarafından çıkarılan yangın, Salahaddîn Eyyûbî’nin buraya yerleştirdiği paha biçilmez minberin kül olmasına yol açtı.
22-25 Eylül 1969
MÜSLÜMAN DÜNYA BİR ARADA
Mescid-i Aksâ’nın ateşe verilmesi, Müslüman dünyayı ortak paydada bir araya getirmişti. İsrail’e karşı müsamahakâr tavır benimseyen ülkeler bile, yaşananlar karşısında büyük öfke duymuştu. Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz’in çağrısıyla 22-25 Eylül 1969’da Fas’ın başkenti Rabat’ta toplanan İslâm ülkeleri devlet ve / veya hükümet başkanları, “İslâm Konferansı Örgütü”nün (İKÖ) kurulmasında anlaştı. Bugün “İslâm İşbirliği Teşkilâtı” olarak varlığını sürdüren İKÖ, BM’den sonra dünyanın en geniş katılımlı uluslararası örgütüdür. Merkezi Cidde’den olan örgütün siyasi açıdan kontrolü Suudi Arabistan’dadır.
Aksâ’nın ateşe verilmesi, İslâm dünyasında büyük infial uyandırdı. Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın çağrısıyla, Müslüman ülkeler Fas’ın başkenti Rabat’ta bir araya geldi.
1977
BİR DÖNÜM NOKTASI
Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, ani bir kararla, 19 Kasım 1977’de Kudüs’ü ziyaret etti. Sedat’ın Kudüs seyahati, ilk kez bir Arap devlet başkanının İsrail’i resmen tanıması anlamına geliyordu. İki yıl sonra imzalanan Camp David Anlaşması’yla Mısır ve İsrail resmen barışırken, Mısır ordusu bundan böyle Filistin meselesinde ‘saldırgan taraf’ olmaktan çıkıyordu. İsrail’i rahatlatan ve güney cephesini tamamen güvence altına alan bu süreç, Sedat’ın Kudüs ziyaretiyle başlamıştı. Arap dünyasına büyük şok yaşatan ve Sedat’ın kendi kabinesinin bile tepkisini çeken söz konusu ziyaret, Ortadoğu’nun yakın tarihindeki dönüm noktalarından biridir.
Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın ani Kudüs ziyareti ve sonrasında İsrail’i resmen tanıması, Ortadoğu’nun dengelerini değiştiren sıra dışı bir olaydı.
1980
KUDÜS, İSRAİL’İN ‘RESMİ’ BAŞKENTİ
1980’in temmuz ayında Knesset’te kabul edilen bir tasarıyla, Kudüs “İsrail’in resmi, ebedi ve bölünmez başkenti” ilân edildi. 30 Temmuz 1980 tarihli yasa, ABD ve BM başta olmak üzere uluslararası toplumdan hiçbir şekilde destek görmedi. Ancak öte yandan, İsrail zaten yıllardır fiilen Kudüs’ten yönetildiği için, yasanın günlük uygulamada meydana getirdiği herhangi bir değişim de olmadı. Birbiri ardına iktidara gelen aşırı sağcı ve Siyonist İsrail hükümetleri, Kudüs’ün başkent ilân edilmesinden sonra, şehir ve çevresindeki yerleşim inşaatı projelerini daha da yoğunlaştırdı. Bu süreçte, şehrin sınırları da sürekli genişletilerek yerleşimlere alan açıldı.
Militanlıktan siyasete geçiş yapan Menachem Begin, başbakanlığı döneminde Kudüs’ü İsrail’in ebedi ve bölünmez başkenti ilan eden karara imza attı.
1993
KİLİT NOKTA: ŞEHRİN STATÜSÜ
İsrail’le Filistinliler arasında başlayan Oslo Görüşmeleri (1993-95), tarafların birçok önemli meseleyi müzakere ettiği ilk uzun soluklu barış süreciydi. Yaser Arafat ve ekibinin Filistin’i temsil ettiği görüşmelerde, Kudüs’ün statüsü üzerinde anlaşma sağlanamadı. Müzakereciler, Kudüs’ün statüsünün daha sonra konuşulması üzerinde mutabakata vardı. Oslo Görüşmeleri’nde İsrail’i temsil eden Başbakan Yitzhak Rabin, 4 Kasım 1995’te bir yerleşimci Yahudi tarafından Tel Aviv’de öldürüldü. Yigal Amir adlı suikastçı, barış için düzenlenen bir mitingin ardından öldürdüğü Rabin’in Filistinlilere çok fazla taviz veren bir hain olduğunu savunuyordu.
Filistinlilerle İsrail arasında başlatılan Oslo Barış Süreci’nin en kritik düğüm noktası, Kudüs’ün statüsü ve bu kutsal şehir üzerindeki egemenlik hakkıydı.
1995
ELÇİLİĞİN TAŞINMASI KARARI
Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senato’nun 23 Ekim 1995’te kabul ettiği bir tasarıyla, ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçilik binasının Kudüs’e taşınması resmen karara bağlandı. Bir ay sonra yürürlüğe giren yasanın uygulanması, ABD Başkanı Bill Clinton tarafından ertelendi. Clinton’dan sonraki başkanlar George Walker Bush ve Barack Hussein Obama da yasanın uygulanmasını altışar aylık sürelerle, devamlı olarak ertelediler. ABD hükümetleri, elçiliğin Kudüs’e taşınması ve İsrail işgalinin böylece resmen tanınması durumunda, İslâm dünyasının göstereceği yoğun tepkiyi erteleme kararına gerekçe olarak gösteriyordu.
ABD Temsilciler Meclisi’nin aldığı Tel Aviv’deki büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması kararı, hiçbir Amerikan başkanının hayata geçirmeye cesaret edemediği bir adımdı.
28 Eylül 2000
ŞARON PROVOKASYONU
Dönemin muhalefet lideri Ariel Şaron’un 28 Eylül 2000’de Mescid-i Aksâ’ya yaptığı provokasyon niteliğindeki ziyaret, Filistinlileri çılgına çevirdi. 1987’de başlayan Birinci İntifada benzeri geniş çaplı bir ayaklanma dalgası, Kudüs sokaklarında kendisini hemen hissettirdi. Genel grevlere eşlik eden çatışmalar, 6 binden fazla Filistinlinin ölümüne, binlercesinin de yaralanmasına yol açtı. 2005’te sona eren “İkinci İntifada”, İsrail tarafında Ariel Şaron’un başbakanlık koltuğuna oturduğu bir siyasal iklimi de beraberinde getirdi. Şaron, iktidarda bulunduğu kısa süre içinde Filistinlilere yönelik baskı ve kuşatmayı daha da artırdı.
Ariel Şaron’un, muhalefet lideriyken Mescid-i Aksâ’ya gerçekleştirdiği kışkırtma amaçlı ziyaret, Filistinlilerin toplu halde ayaklanmasına yol açtı.
6 Aralık 2017
TRUMP’IN KUDÜS KARARI
ABD Başkanı Donald Trump, seçim kampanyasında vaat ettiği üzere, 6 Aralık 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını duyurdu. Trump böylece, kendisinden önceki Amerikan başkanlarının hayata geçirmeye cesaret edemediği bir kararı, uygulamaya koymuş oldu. Özellikle Başkan Yardımcısı Mike Pence’in etkili olduğu belirtilen bu adım, İsrail tarafından sevinçle karşılanırken İslâm dünyasında öfke ve nefret dalgasının kabarmasına yol açtı. İslâm dünyası, Amerikan yönetiminin bu yeni siyasetine karşı birleşti, birçok ülkede geniş katılımlı protesto gösterileri düzenlenerek karara yönelik tepkiler dile getirildi.
ABD Başkanı Donald Trump, kendisinden önceki başkanlardan ayrı olarak, büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması kararını onaylayarak yürürlüğe girmesini sağladı.
13 Aralık 2017
İSLÂM DÜNYASINDAN KUDÜS ADIMI
Trump’ın Kudüs kararının ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğü ve şahsî gayretleriyle İslâm İşbirliği Teşkilâtı, 13 Aralık 2017’de İstanbul’da Kudüs özel gündemiyle toplandı. Daha sonra, yine Türkiye’nin öncülüğünde hazırlanan “Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması” konulu tasarı, 21 Aralık 2017’de BM Genel Kurulu’nda gündeme alındı. Yapılan oylamada 128 ülke kabul, 9 ülke de ret verirken, 35 ülke çekimser kaldı. Ret cephesinde ABD’yi yalnızca 8 ülkenin desteklemesi, Amerikan yönetimi adına ciddi bir diplomatik hezimet olarak değerlendirildi. Trump’ın oylama öncesinde dünya ülkelerine yönelik tehditkâr üslubunun, çekimser ülke sayısını artırdığı belirtiliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın girişimleriyle İslâm İşbirliği Teşkilâtı ve BM’de arka arkaya kabul edilen tasarılarla, Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak kabul edildi.
gzt.com
Mecra
|