Oturum Aç

Orijinalini görmek için tıklayınız : Christopherlar | The Christophers (2025) - Film Eleştirisi


Leydihan
06 Ekim 2026, 23:48
[Only Registered Users Can See Links] Steven Soderbergh’in yönettiği The Christophers, 45. Minneapolis St. Paul Uluslararası Film Festivali kapsamında gösterilmiştir.

The Christophers’ın nereye doğru gittiğini bildiğinizi sandığınız an, film beklentilerimizi altüst eden bambaşka ve şaşırtıcı bir yöne evriliyor. Bu durum, filmin yönetmeni için de geçerli. Steven Soderbergh, son otuz yılın en üretken ve öngörülemez sinecilerinden biri oldu; hatta bu durum kimilerinin onun bir "auteur" (yazar-yönetmen) olup olmadığını sorgulamasına yol açacak kadar ileri gitti. Onu tam çözdüğünüzü, artık sizi şaşırtamayacağını veya kendisini yeniden icat edemeyeceğini sandığınız anda karşınıza böyle bir film çıkıyor. Bu yapım, baştan sona tipik bir Soderbergh filmi olmasının yanı sıra, filmografisindeki hiçbir şeye de benzemiyor. Otuzdan fazla yönetmenlik denemesinin birçoğu için bu tanım geçerlidir. Geççtiğimiz yıl, ilk supernatural (doğaüstü) korku filmi olan ve olayları hayaletlerin bakış açısıyla anlatan Presence’ı izleyiciyle buluşturdu. Bu film, yazar David Koepp ile 2025 yılında birlikte çektikleri iki yapımın ilkiydi. İkincisi ise istihbarat dünyasında geçen, diyalog ağırlıklı bir casusluk gerilimi olan Black Bag idi. The Christophers’ı tek bir cümleyle özetlemek o kadar kolay değil. Soderbergh için aşina olduğumuz bazı tematik unsurlar barındırıyor; ancak bir sanatçı olarak kendi bakış açısı için elzem hissettiren, biçimsel ve tematik açıdan yepyeni bir kulvarda ilerliyor.


[Only Registered Users Can See Links] Christophers’ı, Out of Sight (1998) veya Ocean’s üçlemesi tarzında bir başka Soderbergh soygun filmi sanmak çok kolay bir yanılgı olurdu. Filmin senaryosu, yönetmenin kıymeti pek bilinmeyen suç filmi No Sudden Move’un (2021) da kaleme alan Ed Solomon’a ait. O film gibi The Christophers da ayrıntılı bir planla başlıyor ancak zamanla sadece bir hırsıklıktan çok daha fazlasını barındıran, girift bir anlatıya dönüşüyor. No Sudden Move, 1957 yılında bir belgeyi çalmak için kiralanan üç düşük profilli silahlı adamla başlamış, ardından otomotiv endüstrisinin vicdansız açgözlülüğüne dair eleştirel bir mesaja evrilmişti. Soderbergh bu stratejiyi daha önce de kullandı; görsel tekniklerden veya tematik kaygılardan ziyade, popüler eğlence kültürüne bozuk düzenlerin eleştirisini sızdırma yaklaşımı, kariyerinin değişmez nadir unsurlarından biri olarak kaldı. Bu durum Erin Brockovich’ten (2000) The Informant!’a (2009) ve KIMI’ye (2022) kadar pek çok yapımında kendini gösterdi.


[Only Registered Users Can See Links] şekilde The Christophers da başka bir şey olarak başlayıp bambaşka bir şey olarak bitiyor. Ancak buradaki anlatı oyunu, izleyiciyi kandırmak üzerine kurulu değil. Film, karakterlerinin ilk bakışta görünmeyen boyutlarını ortaya çıkaracak şekilde yapılandırılmış. Dolayısıyla, Lori Butler karakterine hayat veren Michaela Coel’in içsel ve zaman zaman okunamaz ifadesiyle filme başrol olması son derece yerinde bir seçim. Lori bir ressam ve zorlukla ayakta durmaya çalıştığı bir sanat restorasyonu işi var. Ancak bazı kişiler onu, müzelerde sergilenen ve açık artırmalarda orijinali gibi satılan sahte tablolarıyla tanıyor. Bu durumu bilenler arasında, ünlü bir ressam olan Julian Sklar’ın (Ian McKellen) açgözlü çocukları Barnaby (James Corden) ve Sallie (Jessica Gunning) de var. Julian, son otuz yıldır iyi bir iş çıkaramadığını ve yirmi yıldır yeni bir tuval üretmediğini itiraf eden bir sanatçı.

Bunun yerine faturalarını, amatör ressamların çalışmalarını değerlendiren acımasız bir jüri üyesi olarak yer aldığı ve kameralar önünde onları adeta ezdiği Art Fight adlı yayından kalkmış bir televizyon programı sayesinde ödemiş. Artık ölüm döşeğinde olan Julian, Londra’daki bohem tarzı şehir evinde yaşıyor ve hayranları için çektiği eğlenceli Cameo videolarıyla geçimini sağlıyor. Julian’ın çocukları babalarının yakın zamanda öleceğini bekliyorlar ve ölümünden ziyade bundan nasıl kâr edebilecekleriyle ilgileniyorlar. Corden ve Gunning kardeşleri, babalarının mirasının sırtından geçinmekten ve sanat dünyasını sömürmenin yollarını aramaktan başka hiçbir şey yapmamış yeteneksiz, aşağılık fırsatçılar olarak resmediyorlar.

Örneğin Sallie, kısa bir süre resim yapmayı denemiş ve sonuçlar komik olmuştu. Onun tablosu, babasının tarzını taklit eden utanç verici bir sahtecilik girişimiydi—özellikle de Julian’ın eski sevgilisini konu alan ve The Christophers olarak bilinen en ünlü portre serisini taklit etmeye çalışmıştı. Julian bu seride iki döngü tamamlamıştı; ilki ilişkilerinin başında, ikincisi ise sonuna doğruydu. Julian asla üçüncüyü tamamlamamıştı ve yarım kalan tivitler/tuval çalışmalar çatı katında duruyordu. Barnaby ve Sallie, Lori’nin Julian’ın asistanı gibi davranmasını, tabloları bulmasını ve Julian’ın ölümünden sonra milyonlara satabilmeleri için onları sanatçının tarzında tamamlamasını istiyorlar. Görünüşe göre büyük bir para vurgunu vadeden bu teklifi Lori kabul ediyor.

Ancak işi kabul etmesinin paradan öte nedenleri var.

Evin içine ilk adım attığında profesyonel ve iş odaklıdır; Julian ise kaba, bencil ve hatta uygunsuz tavırlar sergiler.

Lori, adamın köhnemiş dünya görüşlerinden öğrenebileceği hiçbir şey olmadığını hissederken, Julian’ın davranışları da resim yapmayı bıraktığını gösteriyor. Lori’nin tezgâhı, Julian’ın tuhaf çocuklarının bu tablolarları istediğinden şüphelenerek çatı katındaki bitmemiş The Christophers tablolarını yok etmesini istemesiyle karmaşıklaşmaya başlar.

Üstelik adamın ona güvenmemesi için aşikar nedenlerin yanı sıra haklı sebepleri de vardır. Hızlı bir internet araması, Lori’nin yıllar önce Julian’ın son dönem resimlerini ezici bir dille kınayan bir makale yazdığını ortaya çıkarır. Julian, kendi sanatı hakkında bu kadar keskin görüşleri olan birinin neden asistanı olmak isteyeceğini merak eder ve sahtecilik planını hemen sezer. Julian’ın da öğreneceği üzere, Lori bu işi intikam almak için kabul etmiştir. Lori, genç bir kızken Art Fight programına katılmış ve Julian onun tablosuna uygun bir değerlendirme yapmaya bile tenezzül etmemişti.

Bunun yerine, sadece iyi televizyon programı uğruna onun yeteneğine hakaret etmiş ve sergilenen bir sanatçı olma hayallerini suya düşürmüştü.

Soderbergh, The Christophers ile adeta iki kişilik bir oda dramasına imza atıyor çünkü aksiyonun büyük kısmı Julian’ın şehir evinde geçiyor. Yönetmenin The Good German’ın (2006) 1940’ların siyah-beyaz estetiği veya Unsane’in (2018) balık gözü kamerasıyla yarattığı paranoya gibi son derece belirgin biçimsel teknikleri bu filmde daha arka planda kalıyor. Soderbergh’in kurgusu görünmez ve gösterişsiz; renkleri toprak tonlarında ve soluk; kamerası ise karakterleri, plan uzunluklarının muazzam performansların önüne geçmediği, sürükleyici ve uzun planlarda takip ediyor. Dahası, bu rol kesinlikle McKellen’ın Gandalf’tan ya da Gods and Monsters’daki (1998) Oscar adayı James Whale performansından bu yana oynadığı en iyi rol olmalı. 86 yaşındaki aktörün cazibesi, neşeli erken sahnelerden, Julian ile Lori’nin bazı dürüst konuşmaların ardından birlikte çalışmaya karar verdikleri daha iç burkucu ilerleyen sekanslara kadar hiç azalmıyor. Coel de en az onun kadar harika; sert ifadesinin altındaki güç ve şefkat gün yüzüne çıkıyor—bu fikir, David Holmes’un gizemli, neredeyse muzip müziğiyle de pekiştiriliyor. Solomon büyüleyici karakterler ve katmanlı, girift diyaloglar kaleme almış; bu aktörlerin rollerini icra edişini izlemek ise tam anlamıyla bir ziyafet.


[Only Registered Users Can See Links] büyüleyici bir karakter. Programdaki zalimliğinin ardında yatan nedenler, sanat dünyasına karşı artan küçümsemesinden kaynaklanıyordu ve bu durum Lori’ye göre onun “haklı olarak iptal edilmesine” yol açmıştı. Programdan çok kısa bir süre sonra Julian, evinin hemen önünde düzenlediği bir “Kaldırım Salonu” ile sanat camiasını aşağılamıştı; buradaki “3.5 milyon dolar veya en iyi teklif” kampanyasıyla, açık artırmada milyonlar getirebilecek birçok eserini birkaç yüz pounda satmıştı. Julian’ın neden bu şekilde kontrolden çıktığını yalnızca Lori tahmin edebilir ve bunu ancak sanatçının nasıl çalıştığını anladığı için yapabilir. Kilit bir sahnede, onun fırça darbelerini ve renk kullanımını biyografik terimlerle yorumlar; bu durum Julian’ı hiç beklemediği bir şekilde sarsarak on yıllardır gömmeye çalıştığı duyguları gün yüzüne çıkarır. Birlikte çalışmaya karar verdiklerinde bu para veya şöhret için değil, sanat yoluyla kendini ifade etmenin neşesi ve tutkusu içindir. Film boyunca Soderbergh ve Solomon, dolandırıcılığın doğasını sürekli değiştirerek izleyiciyi manipüle ediyor. Ancak olay bir tarafın diğerini kandırmasından ziyade, sanatçıların neden üretmeleri gerektiğini fark etmeleriyle ilgili. Julian için sanat, hayatına anlam katıyor. Her ne kadar sanatın sanatçı ile tuval arasındaki bir ilişki olduğunu iddia etse de Lori, onun sanatının, öldükten çok sonra bile izleyicilerinin zihninde yaşayacağı anlamına geldiğini fark etmesini sağlar. Her sanatçı gibi o da bir eseri dünyaya sunduktan sonra, onun başkaları için ne ifade ettiği üzerindeki tüm kontrolünü kaybeder.

Aslında The Christophers, sanatsal yeniden doğum ve ilhamın medcezirleri hakkındadır. Sınırlarını sürekli yeniden tanımlayan ve teknolojik sınırları araştıran (dijital kameraları ilk benimseyenlerden biri olan, iPhone ile çekimler yapan ve John Lennon ile Yoko Ono hakkındaki yeni belgeseline yapay zekayı dahil eden) Soderbergh’ten daha iyi bu konuları bilen pek az film yapımcısı vardır. Onun kariyerinin de iniş çıkışları oldu. Altın Palmiye kazanan ilk filmi sex, lies and videotape’in (1989) ardından bir dizi sanat filmi başarısızlığıyla dalgalandı.

Pes etmek yerine Hollywood’u kucaklamaya karar verdi; Out of Sight ile başlayarak tarzla denemeler yapmak için ticari platformları kullandı. Yıllar boyunca emekli olup ressam olmayı planladığını duyurdu. 2011 yılında The New York Times’a, film yapımcılığından ayrılmayı planladığını çünkü “zamanım ve yeteneğim varken başka bir sanat formunu keşfetmekle ilgilendiğini” söylemişti. Tabii ki Soderbergh’in HBO draması Behind the Candelabra’nın (2013) ardından verdiği dört yıllık ara ne kalıcı oldu ne de bir ressamlık kariyeriyle sonuçlandı. Bunun yerine Cinemax için The Knick’in (2014-2015) yürütücülüğünü üstlendi ve çeşitli tiyatro ve kurgu deneyimleri üzerinde çalıştı.

Yine de resme olan ilgisi ve sanatçıların evrimi göz önüne alındığında The Christophers, son yılların en kişisel filmi gibi hissettiriyor. Hem Lori hem de Julian’ı betimleyen bu tema, “başkası olmanın sanatı” üzerine kuruludur. Bu konu aynı zamanda Soderbergh’in görüntü yönetmenliğinde Peter Andrews, kurguda ise Mary Ann Bernard gibi takma adları düzenli olarak kullanmasına kadar uzanan, sürekli evrilen filmografisini de tanımlar. Julian kendini bir ikonoklast (gelenek yıkıcı) olarak görürken —belki de sadece kişisel geçmişi yüzünden— Soderbergh de hiçbir belirli türün içine sıkıştırılmayı reddediyor. Ancak Lori, Julian’ın kariyer çizgisini onun kendisini görebildiğinden çok daha iyi kavrar.

En tutkulu eserlerini çocukluk dönemindekilere kadar ayırt edebilir ve bu anlayışı kendi sanatına yansıtır. Sonunda Julian, onun kendi çalışmasındaki kavrayışını kabul eder.

Ortaya dokunaklı, kusursuz bir final çıkıyor. Kuşkusuz Soderbergh’in son filmi; izleyicilerinin ve endüstrinin talepleriyle başa çıkan ya da tutkularının peşinden giden yaratıcılara dair derinden sarsıcı bir bakış sunuyor. The Christophers ile Soderbergh sanki ikincisini yapıyor gibi görünüyor.

Çeviri: Leydihan

Umran
07 Ekim 2026, 00:00
Soderbergh gerçekten de en iyi bildiğimiz anda en beklenmedik işlere imza atıyor. Bu film de tam olarak öyleymiş gibi duruyor, merak uyandırdı doğrusu.