PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Görünmez Kentler: Şehir tarihinde bir kriz anının betimi


Penelope
16 Nisan 2026, 12:11
[Only Registered Users Can See Links]örünmez Kentler’in İtalya’daki baskısından (di Anastasia – 2014) bir illüstrasyon.

Josef Kılçıksız

Italo Calvino’nun şehirleri size, kaybettiklerinizin gitmediğini, sadece biçim değiştirdiklerini; bir şarkının içinde, bir duvar yazısında, sokağın başında, bir köprünün ortasında beklerken ya da çölde ansızın çöken gecenin ağırlığında geri döndüklerini söylüyorlar.

Görünmez Kentler’in İtalya’daki baskısından (di Anastasia – 2014) bir illüstrasyon.
Italo Calvino, Binbir Gece Masalları’nı andıran hiper metni için anlatısal hayal gücü hem güçlü hem şiirsel olan Marko Polo adlı figürü sahneye sürüyor. Betimlemeler, metni yerçekimsiz bir ortama çekiyorlar. Şehrazat tarzı hikâyeler, kentlerdeki büyülenme anına geniş bir hayali alan açıyorlar.

Calvino’nun Görünmez Kentler’i muhayyel bir yolculuğun ara mekânlarını keşfetmeye yönelik; yolcuyu acımasız bir dünyadan koruyan soluklanma duraklarını, bir zihin haritasında işaretlemeye yönelik.

Uzamsalın bolca tüketilip sınır ve onu aşmanın seyyah için bir meydan okumaya dönüştüğü yolculuklar. Kaçış ve kayboluş yanılsamasının geçiş yolculukları; muhayyel duraklardan somut duraklara geçerken, özneyi dünyadaki tüm eksikliklere bağlayan hikâyeler… İhtimal dışı şehirlerde yolunu ararken kaybolan özneyi güvenli karşı kıyılara geçiren köprülerin ve bu köprüleri hangi taşların ayakta tuttuğunun anlatıları. Bu köprüler ki, sanki iyicil bir mesajı taşımak, ruhlar arasında narin bir bağ olmak için inşa edilmişler. Ama aynı zamanda, öznenin onların üzerinden kendini, bir kayıtsızlıkla imlediği dünyanın boşluğuna bıraktığı…

Kelimeler, görünen izleri görünmez olanlarına; hem arzu edilene hem korkulana bağlarken boşluğun üzerine gerilmiş kırılgan asma köprüleri andırıyorlar. Bu asma köprülerin üzerinde, yolculuğun zamanı, ruhun zamanı ile örtüşüyor. O köprülerde bekleyen ‘kalbin politikliği’ çok bariz: orada kalp, yalnızca bireysel bir organ değil; hatırladıkça direnen kamusal bir mekân gibi.

Görünmez kentler niçin görünmez?

Köprü başlarında usanmadan ve büyük bir aşkla bekleyiş, ama bu öyle boş boş bir bekleyiş değil; köprüden, bir zamanı, çağı izlemek, anlamak, dahası aktarmak hali ile… Marco Polo’nun yol almasını sağlayan, merak ve başka bir mekâna/çağa köprülenme arzusu. Bu köprülerin yolun sonunda nereye bağlanacağının müphemliği, okuru teyakkuzda tutmaya yönelik. Marko’nun betimlemeleriyle okur, bir rüya arazisine dalıyor. Tırmandığı her bir basamak, başka çağa atılmış bir çentik gibi.

Calvino’nun şehirleri size, kaybettiklerinizin gitmediğini, sadece biçim değiştirdiklerini; bir şarkının içinde, bir duvar yazısında, sokağın başında, bir köprünün ortasında beklerken ya da çölde ansızın çöken gecenin ağırlığında geri döndüklerini söylüyorlar.

Görünmez kentler, belki de var olmadıkları için görünmezler. Kitapta, düşsellik, daha derin bir gerçeğe ve şehri ayakta tutan görünmez ruha dokunacak kadar yakınlaşmayı sağlayan kestirme bir yol.

Kaybın örtük ikinci veçhesi, sınır. Şehirlerin tam ortasından geçen sınır çizgisinin aşağısı ile yukarısı arasındaki kültür, mimari ve tarih farkının bu gerçeği, sizi bir ‘yok yer’e götürüyor. Cümlelerin ritmi de yok yer’e varma arzusuna göre ayarlanmış gibi: ortalığı ayağa kaldırmadan, gürültü patırtı çıkarmadan birbirlerine eklenen cümleler…

Calvino’nun şehri, istisnai olanla gerçeğe benzeyen arasında denge kuran bir model. Orada şehir, yalnızca bir varlık ihtimali ve şehrin var olabilmesi, dilin olasılıklarına bağlı. Her satırı ve tespitleri ile damla damla aktardıkları, Marko Polo’nun gözünün gördüğü bir ânın karşılığı.

Calvino olay örgüsünü, sadece coğrafi olarak uzak olanda değil, zamanda da uzak bir orta çağ dünyasına konumlandırıyor. Uzak, seyyahın kendine tuttuğu ters ayna; onda kendine ait “az”ı ve hiç sahip olmadığı “çok”u keşfettiği…

Marko Polo, lirik bir dille sunuyor gözlemlerini. Sadece toprağın üstünü değil, toprağın altını da görüp aktarıyor. Sonra zaman zaman geçmişe dönüyor. Yakın tarih, uzak tarih, şimdiki biz. Kahırlı şeyler, yazgılar, tavsiyeler, keşifler… Ama öyle didaktik değil, sohbet eder gibi.

Calvino, dilsel imkânsızlığın etrafında, şehirlerin çıkmaz sokakları gibi, ‘çıkmazlı/çözümsüz’ (aporetik) bir durum inşa ediyor: Nesnelerden, danslardan, çığlıklardan, pantomimden ve işaretlerden oluşan göstergebilimsel bir sistem… Bazısı geçmişe, yokluğa ve uçuruma batmış, kimi hâlâ yapım aşamasında olan ya da hiç bitmemiş bu kentler, Calvino’nun gösterge ağlarıdır.

Kubilay Han: “Tüm bu işaretleri öğrendiğim gün, sonunda imparatorluğuma nasıl sahip olacağımı bilecek miyim?” diye soruyor. Marko, “Efendim, o gün siz kendiniz işaretler arasında bir işaret olacaksınız,” diye yanıtlıyor. (GK, s. 183)

Her yere ekilmiş acılar ve yaralar arasında kalan insanın, sağır ve iletişimsiz olmak istediği durumları kışkırtan şehirlerde, sahneye genellikle sessizlik hâkim: Kaybın ve ayrılığın ertesinde harika bir sükûnet şansı… Şatoda toplanan karakterlerin bir büyünün etkisi altında dilsizleşip kendilerini bir deste Tarot kartıyla ifade etmeye çalıştıkları Kesişen Kaderlerin Kalesi’nin ahvali gibi.

Dil çok bilindik hâle geldiğinde yerini sessizliğe bırakıyor. Kelimelerin saklandığı yer olarak sessizlik, “başka bir yer için muhtemel başka bir şeyi” anlatmak olarak çok işlevsel. Marco Polo, ayların ayları kovaladığı büyük elli beş yolculuk döngüsü boyunca, anahtarlarına sahip olmadığı bir dünyayla yüzleşip zaman zaman onun sağır kapılarına tosluyor.

Dilin saklandığı yerlerden birisi de satranç tahtası:

“Son görevinden dönen Marko Polo, Han’ı bir satranç tahtasının önünde oturmuş beklerken buldu. Onu bir işaretle karşısına oturmaya ve yalnızca satrancın yardımıyla, ziyaret ettiği kentleri anlatmaya davet etti. (…) Büyük Han’ın satranç taşları, cilalı fildişi parçalarındandı. Tehditkâr kuleleri ve ürkek atları ustaca dizip, piyon şeritlerini vezirin ilerleyişine göre düz veya eğik yollarla sürüyor; siyah beyaz kentlerin perspektiflerini ve uzamlarını dolunay geceleri aracılığıyla adeta yeniden yaratıyordu.” (GK, s. 214)

Marko Polo okura adeta, “benimle gelirsen kötülüklere katlanmayı öğrenirsin. Benimle gelirsen, başkalarının yaralarını iyileştirirken kendi yaralarını da iyileştirmeyi öğrenirsin” diyor. O şehirlerdeki kimi bahçelerin terasları, ‘aklın gölleri’ne; kimileri ise çölün bucaksızlığına bakıyorlar. Kâh ormanlardan, kâh çöllerden, bazen meydan savaşlarından, yer yer hazine ve ganimetlerin saklandığı saraylardan geçerek ilerleyen yolculuklar…

Marko, yolculuğu boyunca, malikânelere kapatılmış kızları, tarla işlerini, buğday ve üzüm hasadını, serfin cezalandırılmasını, bazı ensestleri, bazı yangınları, idamları, kuşatmayı, istilayı ve yağmayı, her türlü vebayı ve haramiliği görüp yazdı. Vardığı şehirlerde, varoluşun yama tutmayan dikişlerinden sızan kan, ancak şehri terk ettiğinde pıhtılaşıyordu. Calvino’nun lirik anlatımı, işte bu alevler içinde kalmış bozkırlardan (şehirler) doğdu. Okur, alev söndüğünde hikâyenin, bazen sadece ucu kararmış küçük bir kibrit çöpünden; bazen de, ekini küle çeviren büyük anız yangınlarından ibaret olduğunu görüyordu.

Calvino şehirlerini, İsadora, Dorothe, Anastasya, Despina, Bersabe, Andriya gibi farklı kadın isimleriyle adlandırdı. Kitabına yedirdiği, “şehri ara, rüyandaki kadını bul” önermesiyle kentleri, dişil ve düşsel olanın yanına yerleştiriyor; sanki “Despina’da ne yaşamaya acelem var, ne de ölmeye” demeye getiriyordu. Calvino kentleri, kavranılan geçiciliğin ötesine geçmelerini sağlayan mitler üzerine inşa etti. Kurt ulumasını tekerlek gürültüsünden, içeriyi dışarıdan, yeraltını yerüstünden, rüyayı gerçekten hangi çizginin ayırdığını tanımlamak okura bırakılırken, kent ve rüyanın yer değiştirmeleri boyunca okurun, değişik kent fragmanlarından kendi şehrini icat etmesini sağladı.

Penelope
16 Nisan 2026, 12:11
[Only Registered Users Can See Links]

Görünmez Kentler
Italo Calvino
Çeviren: Işıl Saatçıoğlu
YKY
Ekim 2025 (37. Baskı)
208 sayfa
Kitabın kahramanı okurdur

Görünmez Kentler’de kitabın kahramanı okurdur. Calvino, tıpkı eski fotoğrafçıların atölyelerinde poz vereni boş bir dekora yerleştirmelerinde olduğu gibi, dekoru, bir boşlukla doldurdu. Şehirleri, hep bir varlık anını işaretlediler: asla doldurulamayacak muhayyel bir fotoğraf karesinde bile olsa yer kaplamayan varlıkların boşluklarının keskin hatlarını görünür kıldılar.

Calvino, felsefi öykülemeyi yeniden keşfeden, Voltaire geleneğinde bir hikâye anlatıcısıydı. Görünmez Kentler’de, egzotik uzağa tünemeyi tercih etti. Bu tüneme, hayatı boyunca ağaçlarda yaşayan Ağaca Tüneyen Baron’un kahramanı Cosimo gibi, doğru mesafeyi ve ideal gözlem noktasını bulmaya yönelikti.

Calvino, altın sarısı ya da gümüşî simden kahverengi-siyah üniformaları içinde faşist kuvvetlerin mitik bir Olympos’tan inerek vaat edilen büyük Roma’nın topraklarına kavuşma özlemi çektikleri bir çağda yaşadı. O zamanlar sürgün edilen iyi insanlar ağaçlarda yaşıyordu ve bir kez oradan inmeyegörsünler, kendilerini çok kötü bir kaderin beklediği İspanya’ya geri gönderilirken buluyorlardı. Calvino, o büyük kötülükten kurtulmak için asla inmeyeceği ağaçlara tırmandı; bu tutum, toplumdan vazgeçmekten ziyade, kendine dünyada yeni bir varoluş tarzı inşa etmeye yönelikti.

Cosimo ağaçların tepesinden, ancak mükemmel bir devlet kurulduğunda ve tüm insanlık orada mutlu bir şekilde yaşamaya ikna edildiğinde inmeyi kabul edecekti, ancak o zaman geldiğinde indiği yer, artık ıssız bir bozkırı andırıyordu.

Calvino’nun Görünmez Kentler’i, onun dünyayla ve toplumla kurduğu ilişkinin giderek büyüyen bir mesafeye dönüşmesinin ve bu mesafeyle nasıl başa çıkılacağının metnidir. Ulaşılması zor olanın büyüsü; uzakta sizden kaçanı, sizi mülksüzleştireni çok yakınınıza getirmesinden kaynaklanıyor.

“Peki, yaşadığımız şehir neresi, diye sordu. Daha uzakta, seni çevreleyen yakında, diğer tarafta, her yerde ve hiçbir yerde, diye yanıt verdi.” (GK, s. 148)

Görünmez Kentler, tansıklı bir söylem bulutsusu içinde, her defasında öznenin, hem kendinden hem şehirden kurtulduğu bir yeri imledi.

Görünmez Kentler’de, çağrışımları hayli geniş bir düzleme yayılan bir kelime bazen bir görüntü kurar ve o görüntüde, gözlerinizin, bazen eskimiş bir evin duvarlarına takıldığını, bazen hanın birinde bir sigara sardığınızı, bazen de belleğin bir yüz ifadesinde en zayıf yerinden koptuğunu fark edersiniz.

Yolculukların hedeflediği şehirler, zaman ve mekân açısından süreksiz; boşlukların, susuşların etrafında örüyorlar hikâyelerini. Görünmez Kentler’deki imparatorluk, devasa yüzölçümüne rağmen, Kavafıs’in tasvir ettiği şekliyle, Kubilay Han’ın bu köşecikte ömrünü nasıl tükettiyse, bütün yeryüzünü de öyle tükettiği bir sıkışmışlık mekânıdır.

İmkânsızlığın ve çaresizliğin kentleri

Görünmez Kentler, hem bir imkânsızlıktan hem de bir çaresizlikten doğdu. İmkânsızlık; Çin İmparatoru Kubilay Han’ın, devasa bir coğrafyaya yayılmış geniş imparatorluğunu tanımasının imkânsızlığıydı. Çaresizlik; imparatorun, uzak başka bir yerde kendisinden kaçan, tuhaf, anlaşılmaz gerçekle kurmakta zorlandığı ilişkiye dair olanıydı. Kubilay Han, işte bu yüzden realiteyle ilişkiyi, ani ve dolaysız (paroksismal) bir şekilde kurmaya çalıştı.

Calvino, İmparatoru ve Venedikliyi, aynı varlığın biri dışa, diğeri içe dönük iki yüzü olarak kurguladı. Böyle olunca, “aslında seyahat eden kim” sorusu, tüm okuma boyunca yanıtsız kaldı.

Calvino’nun teleskopik gözlemi aracılığıyla okur, yeni bir kent fenomenolojisi ile karşılaşıyor: bu, öznenin dünyadaki varlığını, bir bedenin onu çevreleyen şeyle teması olarak anlayan, Maurice Merleau-Ponty’ci bir yaklaşımdır. Metin, rüyalardan, tutkulardan, zamandan ve düşsel bir ‘delirium’ununsurlarından oluşan rulosunu, okurun önüne sererek bir kelime atlası açıyor. Şekli ve adı olmayan şehirlerin morfolojisini ortaya çıkaran bu atlas olmadan, muhtemelen yolunuzu kaybedersiniz.

Orada her kent şeklini, ona düşmanca konuşlanan çölden alıyor. Calvino’nun şehrindeki çöl, usareyi, gün boyu hüküm süren kumdan emip gece çökünce sessizliğe bürünen, karanlıkta, heybetinin tüm hevesi dibe çöken bir sonsuzluk coğrafyasıdır.

İtalo Calvino’nun Görünmez Kentler’de kurduğu kent sınıflandırması, Foucault’nun Sözler ve Şeyler’in başındaki Borges’çi tasnif gibi, dünyayı rasyonel bir düzen içinde sabitlemekten uzak, sınıflandırmanın kendisini problematize eden epistemik bir oyundur.

Kitabın ana temaları, kentle ya psikolojik (arzu, hafıza, bakış, vb.) ya pragmatik (alışverişler, işaretler, vb.) ya da mekânsal (süreklilik, zarafet, görünüş ve şehrin iki yüzlü yapısı vb.) karşılaşmalarla ilişkilendirilebilir.

Görünmez Kentler şehirleri; Şehir ve Hafıza, Şehir ve Arzu, Şehir ve İşaretler, Şehir ve Ticaret, Şehir ve Perspektif, Şehir ve Adlandırma, Şehir ve Ölüleri, Şehir ve Cennet, Şehir ve Süreklilik, Şehir ve Yıkım, Şehir ve Yücelik, Şehir ve Mimari, Küçük Şehirler ve Görünmez Şehirler gibi, neredeyse matematiksel bir düzene göre dağıtılan, ayrıntılı ızgaralara bölerek anlatıyor. Şehirler, sanayi kenti, liman kenti, başkent, metropol, mega-kent, ortaçağ kenti, modernist planlı kent gibi kategorilere ayırma pratiğiyle tasnif edilerek bir şehir taksonomisi yaratılıyor.

Mardin, Urfa, Yezd, Persepolis, İsfahan, Jaipur, Jaisalmer, Jodhpur ve Udaipur, bana, Oscar Niemayer’i ve Brasilia’yı, Le Corbusier’i, Chandigarh’ı, Oscar Wilde’ın Paris’ini, Hemingway’in Havana’sını, Márquez’in, Cartagena’sını, Magritte’in resimlerini, Beckett’in absürt üzerinden varoluşa yaklaşımını anımsattılar.

Penelope
16 Nisan 2026, 12:13
[Only Registered Users Can See Links] Calvino (Santiago de las Vegas, Cuba 1923 – Siena 1985
Çoklu çehresi var şehirlerin


Calvino’nun şehirlerinin ikili veya çoklu çehreleri var. Göz kamaştırıcı bir ihtişama sahip bir şehir, görünen kısmı zengin olduğu kadar perişan başka bir şehri, ayna görüntüsünde gizliyor. Calvino, başka yerin ilginç varyasyonlarından “aynasal” çoklu perspektif simetrileri olgusallaştırıp başka yerde olanı, şehrin içine taşıyor. Bu aynalamalar karmaşası içinde okur, kimin aynayı tuttuğunu kimin yansımayı üstlendiğini ayırt etmekte zorlanıyor. Örneğin okyanus kıyısında yer alan bir şehir, denizci için çöle, deve sürücüsü için ise okyanusa açılan kapı olabiliyor. Örneğin Despina’ya gemi ve deve ile iki şekilde ulaşılabiliyor. Kent, bir şafak vakti çöle inmeye hazırlanan katarlara farklı, düşleri ağulu adamlara farklı; karadan gelenlere farklı, denizden gelenlere farklı görünüyor.

Bozkırın ufkunda beliren gökdelenleri, radar antenlerini, kırmızı beyaz rüzgâr tulumlarına çarpan ılgımları ve duman püskürten bacaları gören deveci, bir düş ummanında yalpa vuran bir gemi gördüğünü düşünüyor. Bu; onu çölden uzaklaştıran, yelkenleri rüzgârla dolu bir yelkenlidir. Bu; bir rivayete göre, zemin kattaki odalarında, saçlarını loş ışıklı pencerelere karşı tarayan, işveli kadınların çalıştığı, tayfaların başlarında şişelerin kırıldığı meyhaneleriyle eskiden köle ticareti de yapılan bir liman şehrine götüren, metalden gövdesinde kazanların titreştiği bir yük gemisidir. Denizci ise onu; hurma şarabı ile tıka basa dolu heybelerinden, kendi şekeriyle mayalanmış meyvelerin ve damarlı tütünlerin sarktığı, hörgüçlerinin arasına serilen saçaklı eyerleriyle sahilin sisine batmış bir deve olarak düşlüyor. Denizin çölünden alıp palmiye ağaçlarının gölgesindeki tatlı su vahalarına götüren, uzun bir kervanın başındaki bir deve olarak…

Bunlar, her durumda, kiremit saçaklı serin avlularında, peçeyle yarısına kadar örttükleri simalarını hareket ettirerek raks eden çıplak ayaklı dansçıların olduğu ve ganimetlerini, kirece boyalı kalın duvarların koruduğu, gaddar kralların kentleri. Ölümün krallığının hiçliğinde kaybolup giden, yıkımı uzak bir zamana ötelemek için inşası hep uzun sürmüş bu kentler; “Bir şehirde kendi insanlığımız dışında insanlık dışı hiçbir şey yoktur” diye yazan Georges Perec’i onaylıyorlar.

Bu şehirler, genellikle yasını tutamadıkları ölüleriyle yaşıyorlar; sokakları bu yüzden sessiz değil, bastırılmış uğultularla dolu. Calvino’da bazı kentlerin soğuk rasyonaliteleri, korkuları, endişeleri, ölümleri ve çocukluk travmalarını yeterince soğurmuyor. Bazılarında ise, “açıl susam açıl” deyince kurmacanın büyülü kapısından içeri girip haramilerin servetlerini sakladıkları odalara ulaştığınız hissine kapılıyorsunuz.

Ütopya ile distopya arasında

Calvino, yolculuk ve hareketsizlik, düzen ve düzensizlik, gerçek ve hayal, konuşma ve sessizlik, geçmiş ve gelecek, boşluk ve çoğalma, ağırlık ve hafiflik, zenginlik ve sefalet, mimari mükemmellik ve lağım çukurundan şehir antagonizmaları üzerinden, ütopya ve distopya arasında bir anlatı örüntüsü kuruyor.

Calvino’nun şehri, kâh kervanın dünyanın çölünden alıp palmiye ağaçlarının gölgesindeki tatlı su vahalarının oraya; bir ud ezgisi kadar uzak bir düşe götüren ütopik bir mekân: cennetteki duadan yapılma bir şehir. Kâh ölümün ve acının kol gezdiği distopik bir yer.

Calvino, Marksizm’in ütopik projeksiyonunu reddetmiş bir yazardı. Çünkü onun için kent; bir tarih, sosyoloji ve sınıf problemleri alanı olmanın aksine, düş fragmanlarından ezoterik ve egzotik bir mekândır.

Calvino’da ütopya, Batılı kimliğine derinden kazınmış ve rasyonel bilimin sınırlarını kavranamazın ötesine ittiği ahir bilimin (eskatoloji) kışkırttığı ‘metafizik travmaya’ sanatsal ve yaratıcı bir tepkidir.

Marko, “İhtiyacım olan tek şey, uyumsuz bir manzaranın ortasında açılan bir yarık, siste ışıkların görünmesi, kalabalığın içinde yoldan geçen iki kişinin konuşması ve onları kimin aldığını bilmediğim işaretlerle mükemmel bir şehri parça parça bir araya getirebilmek (…)” diyor. (GK, s. 283)

Zamansız bir kent fikri

Calvino’da kentler, modern kentsel sorunlar için bir paradigma olarak hizmet etmek üzere icat edilip her biri aslında çağdaş kentlerimizin bir sorununu yansıttı. Calvino, karmaşık bir kozmos olarak algılanan şehri, masalsı metaforlarla geçmişten alıp ebedi ve içkin bir şimdiye taşıdı. Yazar, bugünün kentlerinden bahsetmek için arkaik kentleri izole etti. Böylece, “başka yer” “burası” haline gelirken, kitabın çağrıştırdığı şeyin, zamansız bir kent fikri olduğu ortaya çıktı.

Kaotik görünümüyle ‘megalopolis’ tutarlılığı ve düzeni olan şehrin anti tezi bir topos olarak şekil kazandı. Kaotik kent, dünyanın karmaşıklığının kısa ve öz bir görüntüsünü yansıtırken, Calvino’nun amacı, belki de dünyanın karmaşıklığını düzenli bir yapıya dönüştürmekti. Calvino kitabını, çürüyen bir urban gerçekliğine sert bir yanıt olarak sunarken, aslında şehir tarihindeki bir ‘kriz anı’nı tanımlamak istemişti.

Calvino’da şehir, kendi bilinçdışımızı içine boca ettiğimiz bir çöp konteynerini andırır. Troya ile Venedik arasında kurulan duygusal illiyet, başka bir şehir aidiyetliği kurmaya yöneliktir.

Marko’nun kökenlerinin şehri Venedik, geçmişle bir başa çıkma öyküsü anlatmanın özel bir şeklidir. Venedik, aynı zamanda, patlayıcı bir içselliğin mekânıdır. Kent, Marko Polo’nun içine fantezilerini, buluşmalarını, karşılaşmalarını, kayboluşlarını ve yeniden bulunmalarını boca ettiği, anlamlandırma zincirindeki bir boşluk arazisidir. Bu, bir gösterenden diğerine sürülen öznenin, düşe başvurarak kapatmaya çalıştığı bir boşluk alanıdır.

Kubilay Han, “Her zaman başın geriye dönük olarak ileri doğru mu yürürsün? Gördüklerin hâlâ arkanda mıdır? Ya da şöyle sorayım; yolculuğun, sadece geçmişte mi yaşanıyor…” (s. 196) diye sorarken, Marko Polo’nun seyahatlerini geçmiş ile nostalji arasında bir zamansallığın içine sürmeye çalıştığını ima ediyor. Aslında bu, geçmiş ile geleceğin iç içe geçtiği zamansız bir urban dünyası fikridir.

Son sözler

Calvino, hafızada bir iz bıraktığı için okurun bilinçdışında çalışmaya devam eden, ‘unutulabilir’ bir kitap yazdı ve bu yazma şekliyle, bir anti-roman paradoksu yarattı. Onun eserinde unutmak, bir ihanet olmanın aksine, bir savunmaydı. Calvino, kalbin savunmayı bilmediğinin, kaybı sürekli şimdiki zamana çağırdığının bilincinde görünmez şehirleri dolaştı.

Calvino, yeni-gerçekçiliğin dilini konuşurken, gerçekliğin tüm alanlarını ele geçiren, soyut ve entelektüel metinler üretti. Metni, kâh bir polisiyenin kâh bir serüvenin kâh bir “Bildungsroman”ın kodlarını takip etti. Her zaman doğru kelimeleri aramak ve bunu mümkün olduğunca az kelimeyle yapmak, yapıtını boydan boya kat eden kırmızı iplikti. Calvino’nun romanı bir İmparatorluk Kalpa’sı niteliğindedir: bir imparatorluğun tarihini, tek bir insanın ömrünü aşan kozmik zaman ölçeğinde, mitik ve döngüsel bir süreklilik içinde tasavvur etmiştir.

Calvino’nun, bir ‘imparatorluk’un parçalanmasından ve kaçınılmaz yıkımından kurtardığı şey, harflerden oluşturulmuş bir kompozisyonun damga izleri gibi duruyor. Okurun bu imparatorluktaki konumu tam olarak nedir, sorusu, bu okumadan sonra bile hâlâ yanıtlanmayı bekliyor. Bu konum; fethedilen toprakları tanımaktan, hem dünyaya sahip olmak hem ondan vazgeçmekten, aynı yerde olup başka yerde olmaktan, dünyayı ifade eden dilin bir parçası olurken aynı zamanda susmaktan meydana geliyor. Calvino’nun metni bize, böyle bir konumun bir çeşit boşluk ürettiğini ve bu boşluğun, dünyanın yokluğu anlamına geldiğini söylüyor.

Kısacası Görünmez Kentler, bir doz büyüden bir doz masaldan ve bir doz mitten inşa edilmiş olup tersten yazılmış bir mitosun mührü altında özgür ve ayrıcalıklı yurttaşlar topluluklarının (Civitas libera et immunis) barındıkları yerleri ima ediyorlar.

“Şehirler”, diyor Marko, “aklın ya da rastlantının eseri olduklarına inanırlar, ama ne akıl ne de tesadüf onların duvarlarını ayakta tutmaya yetmez. Bir şehrin, yedi ya da yetmiş yedi harikasından değil, sorunuza verdiği yanıttan zevk alırsınız.” (GK, s.188-190).