Orijinalini görmek için tıklayınız : Nazım Hikmet Ran
SOLİDWORKS
04 Mart 2026, 13:34
Mütevazı olmak başını eğmek değildir; hayat ritmini değiştirdiğinde bile hafif adımlarla yürümeyi öğrenmektir. Bazıları tevazuyu imkânsızlıkla karıştırır. Oysa gerçek mütevazılık insanın içinde doğar; sahip olduklarına ve henüz sahip olamadıklarına bakışında saklıdır. Cebinle ya da yaşadığın yerle ilgili değildir; her güne hangi kalple baktığınla ilgilidir.
Az şeye sahip olup o azı içten bir gülümsemeyle paylaşan insanlar gördüm. Çok şeye sahip olduğu hâlde, iyi bir şey aldığında ilk kez alıyormuş gibi şükreden insanlar da gördüm. O zaman anladım ki tevazu nesnelerle değil, tutumlarla ölçülür. Hiçbir şeyin garanti olmadığını bilmek ve atılan her adımın kıymetini fark etmektir.
Zor zamanlar geldiğinde mütevazılık insanı ayakta tutar. Seni ne acılığa ne de sürekli kıyas yapmaya sürükler. Bolluk zamanlarında ise başarı seni başkalarından üstün kılmaz; sadece nazik, yakın ve cömert kalabilmen için bir fırsat sunar.
Mütevazı olmak, daha fazlasını bildiğini kanıtlama ihtiyacı duymadan dinleyebilmektir. Başkasının başarısını, kendinden bir şey eksiliyormuş gibi hissetmeden kutlayabilmektir. Geçmişine dönüp nereden geldiğini hatırlamaktır; geçmişte takılı kalmak için değil, şükrü canlı tutmak için.
Bir bilge, gerçek zenginliğin her koşulda aynı kalbi koruyabilmek olduğunu söylemişti. Belki de sır tam olarak burada: Hayat sahnelerini değiştirse bile özünü değiştirmemekte. Çünkü sonunda geriye kalan, biriktirdiklerin değil; seninle yürüyenlerin kalbinde bıraktığın izdir. Mütevazılığın sessiz değerini onlara, kelimeler olmadan öğretebilmiş olmaktır.
[Only Registered Users Can See Links] ?stp=dst-jpg_p526x296_tt6&_nc_cat=1&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=OR7N4mRV0nEQ7kNvwE03Yei&_nc_oc=AdkpO9A5l2_SuGi3iGbQpdJPMQYuYdSh3pbwyEm2ekL tgJ9B9SW6e8Re2AyKjyja92PMnakSuaSZnLNtJSxg0eoZ&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=j60krT5bLISv2LSK1_vsXw&_nc_ss=8&oh=00_AfyOx7jsTITLADFE3Xp-DnmsGUbss1CVYI2AKGKDzxb-lg&oe=69ADCA1D
Kaynak ([Only Registered Users Can See Links])
SOLİDWORKS
09 Mart 2026, 14:32
Telefonla meşgul olup çocuğunu görmezden gelmek, aslında terk etmenin başka bir biçimidir.
Çağımızın en üzücü görüntüsü, oyuncağı olmayan bir çocuk değildir.
Asıl üzücü olan, annesi gözlerini bir ekrana kilitlemişken biraz ilgi dilenen bir çocuğun görüntüsüdür.
Bir çocuğun ihtiyacı olan şey; en yeni telefon, en hızlı tablet ya da ekran karşısında daha fazla zaman geçirmek değildir.
Gerçekten ihtiyacı olan şey görüldüğünü ve değer verildiğini hissetmektir.
Senin zamanından küçük bir an,
samimi bir bakış
ve gerçek bir sohbet…
Dikkatli olmalısın, çünkü bir gün gelecek ve artık senden ona bakmanı istemeyecek.
Ama bu, bağımsız olduğu için olmayacak.
Sadece dinlenmemeye ve görülmemeye alıştığı için olacak.
Birçok insan kabul etmek istemese de gerçek şu:
Bugün çocuklar, anne babalarının sevgisi için artık akranlarıyla yarışmıyor.
Onlar, bir cep telefonuna karşı eşitsiz bir savaş veriyor.
Ve burada sessizce oluşan bir çekirdek inanç vardır:
Bir çocuk defalarca görülmediğini hissettiğinde, zihninde şu cümle oluşabilir:
“Ben önemli değilim.”
Bu inanç büyüdüğünde, sadece çocuklukta kalmaz.
İlişkilerde, iş hayatında ve hayatta kendine verdiği değerde de onu takip eder.
Bu yüzden bazen bir çocuğa verebileceğin en büyük hediye,
oyuncak değil…
dikkatini gerçekten ona vermendir.
[Only Registered Users Can See Links] g?_nc_cat=1&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=Y-lIueDAmpEQ7kNvwHFZ7ui&_nc_oc=Adnz_kvM81LbVoRnR7Ha7ykf5BHEeV9yji1yc-j_gATL79hAqZnesVJpFzqvzZuwAWRFtg4gcF7hEXr7Sz6Xq_pD&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=xOn7QYobgYwVJNowBHq2tg&_nc_ss=8&oh=00_AfxwFamQnCC7215xezJb9tjwsGeVdvrLMP1eTuzDHqHV GQ&oe=69B47539
Kaynak ([Only Registered Users Can See Links])
SOLİDWORKS
09 Mart 2026, 17:37
Büyükçekmece sahilinde, gerçek kumlarla dekore edilmiş bir kafe var.
Palmiyeler, hafif rüzgâr, deniz kokusu…
Bir gün otururken bir çift geldi.
Genç adam telefonu uzattı:
“Fotoğrafımızı çeker misiniz?”
Tabii dedim.
Fotoğrafı çektim, telefonu geri uzattım.
Genç bir anda tırnaklarıma baktı ve dedi ki:
“B12 ve magnezyum eksikliğiniz var.
Mutlaka baktırın.”
Ben de ciddiye aldım.
Gittim B12 aldım, magnezyum aldım.
Sonra bir şey oldu zihnim açıldı.
Aklıma sürekli hikâyeler gelmeye başladı.
Yazıyorum… yazıyorum…
Bir süre sonra fark ettim ki
benim yazdıklarımı sayfalar alıyor.
Instagram’da bir sayfa ne yazsam paylaşıyor.
Hatta hikâyelerimin çogunu sesli video hikayeye bile çevirmişler.Yorumlara da devam mı devam yazıyorlar.
Twitter’da mavi tikli hesaplar paylaşıyor.
Bazıları milyon erişim almış.
Linkedn de gördüm alanları.
Geçen gün yine aynı kafeye gittim.
Tesadüf… yine genç ile karşılaştık.
“Nasıl, kullandınız mı?” dedi.
“Kullandım,” dedim.
“Ama bana pek hayrı olmadı.”
Şaşırdı.
“Niye?” dedi.
Dedim ki:
“B12 ve magnezyumdan sonra hikâyeler yazmaya başladım.”
“E iyi ya,” dedi.
“İyi de…” dedim.
“Hikâyeler benim sayfada kalmıyor.”
“Instagram’da geziyor,
Twitter’da dolaşıyor,
ulusal gazeteye bile düşmüş.”
Ben keyif için yazıyorum birileri kazanıyor.
Güldü.
Benim de karşıma cikiyor hikayeleriniz arada.
“Onları yapay zekâ yazmiyor mu?
“Çoğu bana ait,” dedim.
“Yapay zekâyı gramer ve cümle yapısını düzeltmek için kullanıyorum.”
“Mesele,” o değil dedim,
Asıl mesele insan bazen istiyor ki...
Bir an sustu.
Sonra dedi ki:
“Aha… ‘mesele’ dediniz.”
“İşte o kelime var ya…
yapay zekâ kalıbı.”Konuşmanıza bile yansımış.
Ben de güldüm.
“Tamam,” dedim.
“Bir daha B12 de almam…
magnezyum da.”
Sizce iyi bir hikâye için önce insan mı gerekir, yoksa yapay zekâ tek başına yeter mi?
[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=107&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=fbwr7gd4hpYQ7kNvwGxB7BC&_nc_oc=AdkrdVJA-O9AMbxJOeojVxewNDYsrXLGC3-OlgkjwMXBbeJKDLZw9DFpFpx-CXxnpDepfynfRr5QORdNtrPCYiIB&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=xHI_J-qFnURyk8UnpljjOQ&_nc_ss=8&oh=00_AfwkZL36zFz-f2euD7ZQVyvjGiCeNY734pdado0slU73RA&oe=69B4A3E8
Kaynak ([Only Registered Users Can See Links])
SOLİDWORKS
20 Mart 2026, 17:56
Yatıyor. Nefesi yavaş. Ve yine de… gözlerini senden ayırmıyor. Bu korku değil. Bu acı da değil. Başka bir şey. Köpeğin bir şeylerin değiştiğini biliyor. Bedeni yavaş yavaş kapanıyor. Ama dikkati kendinde değil… sende.
Seni izliyor. Her hareketini takip ediyor. Gözlerini arıyor. Sanki gitmeden önce bir şeyi kesinleştirmek ister gibi…
Psikoloji bunu insanın içini acıtan bir şekilde açıklar. Köpekler “ben ölüyorum” diye düşünmez. Şunu düşünürler: “Sen iyi olacak mısın?” Bu yüzden son anlarında… senin varlığın her şeydir.
Ve işin senin için önemli olan kısmı burada başlıyor: Uzmanlar, köpeğin son dönemindeyken üç şeyi özellikle öneriyor:
Onu yalnız bırakma. Ne kadar zor olsa da, sesin ve kokun onu her ilaçtan daha çok sakinleştirir.
Onunla konuş. Ses tonun ona güven verir, artık cevap veremese bile.
Ve en önemlisi… gözlerine bak. Çünkü birçok köpek son kez gözlerini bulmaya çalışarak gider. Hatta beyinleri oksitosin salgılar… eve geldiğinde hissettiği o aynı bağ hormonunu.
Bu yüzden her zaman acı yoktur. Bazen… huzur vardır. Çünkü onun hayatı sonsuz olmak için değil, sana eşlik etmek içindi. Ve o son anda… gitmeyi düşünmez. Sana güvenir… onsuz da iyi olacağına.
Çünkü bir köpek hayatını yıllarla ölçmez. Seni ne kadar sevdiğiyle ölçer. Ve gözlerini kapattığında… aslında veda etmez. Şunu söyler:
“Beni yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim.”
Bazen yapabileceğin en büyük sevgi… sonuna kadar yanında kalmaktır.
Eğer bir köpeğin varsa ya da olduysa… lütfen bunu daha fazla insan anlasın. Çok geç olmadan.
[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=100&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=sF4PlwZjKq8Q7kNvwGxD9U5&_nc_oc=AdpOPNyIaOsY_TDZ5B5Q2Bkp4B4-li_gzZXA99RZ-qjfxA8fRz1HTQn5slpQfiiT1AYUh3hk1vQOoqShkFP3tAAd&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=1pzL1rZ3GqPvgIUUTSTgMA&_nc_ss=7a30f&oh=00_AfyarTnmqvsySohBhfIxqNR2W2Ug74Y25vv2f7kfNTTM jw&oe=69C32CE8
Kaynak ([Only Registered Users Can See Links])
SOLİDWORKS
16 Nisan 2026, 13:21
Alaçatı'da ev sattım.Oğlum beni aradığında sesi titriyordu.“Baba… iyi misin?”
Alaçatı’dan İzmir’e gittiğimi duyunca uyandı herhâlde.Çok nadir arar beni.
Gülümsedim.
“İyiyim oğlum,”.“Birazdan çay içeceğiz.”
Adım Hasan.
Yetmiş üç yaşındayım.
Ve üç ay önce hayatımda yaptığım en doğru ama en “ayıp” sayılan şeyi yaptım.
Alaçatı’daki taş evimi sattım.
Hani şu herkesin fotoğraf çektirdiği, kapısına yasemin saran, “ne şanslı adam” dedikleri ev…
Oğlum ben gidince butik otel yapacaktı o evi.Erken gittim belki ama uzağa degil İzmir'e.
Eşim Emine’yi iki yıl önce kaybettikten sonra o ev büyüdükçe büyüdü.
Duvarlar genişledi, odalar uzadı.
Sessizlik yayıldı.
Sabah kalkıyordum.
Çay demliyordum.
Karşıma kimse oturmuyordu.
Televizyon açıktı ama konuşan bana bakmıyordu.
Akşam oluyordu, kapı hiç çalmıyordu.
Telefon çalıyordu heyecanlanıyordum.internet taahut diyordu ya da benzerleri...
Biz buna “huzur” deriz ya…
Değilmiş.
Mezar sessizliğiymiş.
Bir gün aynaya baktım.
“Hasan,” dedim,
“Sen böyle ölmeye başlamışsın.”
Ve taş evi sattım.
Komşular konuştu.
Akrabalar sustu.
Çocuklarım “baba delirdi” dedi.
“Bu yaşta ne yapıyorsun?” dediler.
“Millet Alaçatı’da ev almak için canını verirken sen satıyorsun.”
Ben bir oda kiraladım.
İzmir’de, eski bir apartmanda.
Üç artı bir ev.
Üç genç yaşıyor.
İlan şöyleydi:
“Oda kiralık. Kira günü aksamasın. Gürültü makul olsun.”
Kapıyı çaldığımda çocuklar bana baktı.
Sanki icradan gelmişim gibi.
Biri dedi ki:
“Amca… yanlış geldin galiba?”
_Doğalgaz gecikti biliyoruz.Ama ödeyeceğiz.
“Yok,” dedim.
“Ben Hasan. Yeni ev arkadaşınız.”
İlk hafta şoktu.
Bulaşıklar birikmiş.
Ayakkabılar kapının önünde değil, her yerde.
Gece biri geliyor, sabah diğeri çıkıyor.
Bir akşam salonda otururken çocuklardan biri sordu:
“Hasan amca… bizi ev sahibine şikâyet etmezsin değil mi?”Geçen telefonla sohbet ediyordun onunla.
Güldüm.
“Evladım,” dedim,
“Ben bu ülkede 80’leri gördüm.
Elektrik kesintisinde mumla ders çalıştım.
Sizden korkmam. O başka bir sohbetti.
Ama çayı iyi demlerim bitirirseniz, yeni çayı siz koyarsınız.”
Zamanla alıştık.
Ben sabah erken kalkıyorum.
Onlar uyanamıyor.
Ben yemek yapıyorum.
Onlar dışarıdan söylüyor ama yetmiyor.
Bir akşam çocuklardan biri eve geldi.
Yüzü bembeyaz.
İki işte çalışıyor.
Okula gidiyor.
Kirası, yol parası, kitap…
Tencereyi koymuştum.
Kuru fasulye.
Pilav.
Yanına turşu.
“Gel,” dedim.
Sessizce yedi.
Sonra durdu.
“Ben bunu en son babaannemde yemiştim,” dedi.
O gün bana “Hasan Amca” demeyi bıraktılar.
“Abi” dediler.
Ben onları sabah sınavlarına kaldırıyorum.
Biriyle konuşmaları gerektiğinde “sen de haklısın” demeyi öğretiyorum.
Faturayı nasıl kontrol edeceklerini anlatıyorum.
Onlar da bana telefon öğretiyor.
Kartla ödeme.
Uygulamalar.
Müzik.
“Abi bu şarkı sana gider,” diyorlar.
Bir akşam dediler ki:
“Hazırlan. Çıkıyoruz.”
Alaçatı değil.
Lüks değil.
Bir mekan.
Ucuz.
Samimi.
Masaya oturduk.
Biri saz aldı.
“Abi bir türkü söyle.”
Uzun zamandır sesimi çıkarmamışım.
Ama söyledim.
Masadaki herkes sustu.
Gençler… yaşlılar…
Herkes.
O an şunu anladım:
İnsan yaşlanınca yalnızlaşmıyor.
Yalnız bırakılıyor.
Ben artık büyük bir evde yalnız değilim.
Küçük bir evde hayatın içindeyim.
Oğlum hâlâ soruyor:
“Baba geri dönmeyecek misin?”
“Yok,” diyorum.
“Ben geçmişte yaşamaktan çıktım.”
Bu evde ses var.
Dağınıklık var.
Gelecek var.
Eğer bu satırları büyük bir evde, sessizlikle okuyorsan…
Bil ki sorun ev değil.
Sorun sessizlik.
Bazen insanın ihtiyacı olan şey
bir oda,
bir tencere,
ve biriyle aynı masada gülmektir.
Yaş kaç olursa olsun.
Bitmedi...
Oğlu bir cuma günü kapıda belirdi.
Kapıyı açan Hasan oldu.
Elinde tencere vardı.
Üstünde eski bir hırka.
Oğlu bir an durdu.
Etrafa baktı.
Koridorda ayakkabılar.
Salonda yerde bir ders kitabı.
Mutfakta kaynayan bir çorba.
“Baba…” dedi.
“Sen… burada mı yaşıyorsun?”
Hasan başını salladı.
“Gel,” dedi. “Ayakta kalma.”
Oğlu kırk beş yaşındaydı.
İki çocuk babası.
Kendi evi vardı.
Kendi hayatı.
Ama o an…
Küçülmüş gibiydi.
Masaya oturdu.
Etrafındaki gençlere baktı.
Biri çay koydu.
Biri tabağı uzattı.
Hasan dedi ki:
“Çocuklar, bu benim oğlum.”
Öğrenciler ayağa kalktı.
“Hoş geldiniz abi,” dediler.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra oğlu dayanamadı:
“Baba… hani Alaçatı’daki ev?”
Hasan kaşığı bıraktı.
“Onu sattım.”
“Biliyorum,” dedi oğlu.
“Parasını… bankaya mı koydun?”
Hasan güldü.
“Yok.”
Cebinden bir kağıt çıkardı.
Masaya koydu.
Tapu.
Oğlu kağıda baktı.
Sonra tekrar baktı.
“Bu… bu adres…”
Hasan başını salladı.
“Bu ev.”
Oğlu dondu.
“Nasıl yani baba?”
Hasan sakin sakin anlattı:
“Evi sattım.
Sonra bir baktım…
Bu çocukların oturduğu ev satılıktı.”
Öğrenciler birbirine baktı.
Bir kısmı ile burayı aldım.”
Oğlu fısıldadı:
“Niye baba?”
Hasan cevap verdi:
“Çünkü ben bir evde yalnız ölüyordum.
Bunlar hayata tutunmaya çalışıyordu.”
Masadaki gençlerden biri konuştu:
“Hasan abi… biz kira ödüyorduk…”
Hasan elini kaldırdı.
“Bitti o iş.”
Oğlu ayağa kalktı.
“Baba bu saçmalık!
Bize bağışlasaydın!
Biz dubleks yapardık, sana alt kat!”
Hasan oğluna baktı.
Uzun uzun.
Sonra dedi ki:
“Evlat…
Sen bana yer verirdin.
Ama hayat veremezdin.”
Oğlu sustu.
Hasan devam etti:
“Ben bakılmak istemedim.
Ben yaşamak istedim.
Sen iyi bir evlatsın.
Ama herkes her şeye yetemez.”
Öğrenciler ağlıyordu.
“Bu evi onlara bağışladım.
Ama şartım var.”
Oğlu sordu:
“Ne şartı baba?”
Hasan gülümsedi:
“Biri mezun olup gidince,
odası başka bir öğrenciye açılacak.
Bu ev hep genç kalsın.”
Alıntı yaparken sayfamız Nazım Hikmet Ran belirtiniz.Sayfamıza aittir. Diğer platformlara twitter Instagram vs eklerken lütfen kaynak gösteriniz.
[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=103&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=2lLzsioQCkAQ7kNvwESuWfh&_nc_oc=Ado4lGxza1EtJTWq9U9bfKtdkYJW70rwDzi6fNz3x_A strxIMgcm9-kv5mz1sLC6hD2H8-KLn0IiwTW8pXj8DzMS&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=01Pg0WD7kmdhT0ET8k3pFQ&_nc_ss=7a3a8&oh=00_Af00qbVmjK-6kQgtbX3j67ybnoxoalhEFJvvOVceiVk8BA&oe=69E67152
kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])
SOLİDWORKS
17 Nisan 2026, 12:11
Doktor, “Anneniz artık tek başına yaşayamaz” dediğinde, sekiz kardeş birden başını öne eğdi.
Sanki aynı evin çocukları değil de… Otogarda bekleyen yabancılar gibiydiler.
“Bakımı 24 saat olmalı,” dedi doktor.
“İçinizden biri üstlenmezse, bir bakım evi düşünmeniz gerekecek.”
Odada sessizlik oldu.
Annem ilk başta gülümsüyordu.
O gururlu annelerin gülüşü vardı yüzünde…
Hani “Ben iyi evlatlar yetiştirdim, şimdi sıra onlarda” diyen bir gülüş.
Tek tek baktı hepimize.
Sanki yıllardır bu an için biriktirmişti bakışlarını.
Sekiz evlat…
Sekiz bayram sabahı erkenden kalkıp hazırladığı sofralar.
Sekiz okul çantası.
Sekiz doğum günü.
Sekiz kere “benim en büyük zenginliğim” dediği insanlar.
İlk konuşan abim oldu.
“Anne… bilirsin ben isterim ama kredi var,okul taksitleri ve borç var… zor durumdayız.”
Ablam kolunu bağladı.
“Cuma günü İzmir’e gidiyorum, plan aylar öncesinden yapıldı.”
Bir diğer abim iç çekti.
“İş zaten pamuk ipliğine bağlı… şimdi bırakırsam biterim.”
Biri “eşim kabul etmez” dedi.
Biri “ev küçük” dedi.
Biri “belim kaldırmaz” dedi.
Biri “resmi işleri ben hallederim” dedi.
Biri “sık sık ziyarete gelirim” dedi.
O an annemin yüzünden bir şey çekildi.
Bir anda değil…
Yavaş yavaş.
Gerçeğin insana oturduğu o ince an vardır ya…
İşte tam o.
Gözleri dolmadan önce anladı.
Bu kadın…
Babam evi terk ettiğinde iki işte çalışan kadındı.
Yemeği sulandırıp hepimize yetiren kadındı.
Aynı montu yıllarca giyip bize ayakkabı alan kadındı.
Ve hep şunu söylerdi:
“Ben yaşlanmaktan korkmam… evlatlarım var.”
Ben en küçüğüm.
Geç doğan.
Hesapta olmayan.
Abilerden, ablalardan kalan kıyafetleri giyen.
Aile fotoğraflarında “hadi sen de gel” denince kadraja giren.
Sevilen değildim belki…Maddi manevi en basarisizlarıydım.Koca bir O dır o yazmıştı günlüğüne benim için abim.Okuyunca ne kadar üzülmüştüm.
Ama görmezden gelinmeye alışmıştım.
Yine de o gün…
Annemin doktorun yanında ağlamamaya çalıştığını görünce içimde bir şey kırıldı.
Sessizce yanına gittim.
Elini tuttum.
Soğuktu.
Eskisinden daha küçüktü sanki.
“Anne,” dedim,
“Benimle geliyorsun.”
O an odadaki sessizlik değişti.
Bu sefer utanç vardı.
Ablam hemen döndü:
“Sen kiracısın ve tek odalı studyo dairede yaşıyorsun.”
“Biliyorum.”
Abim alttan alay etti:
“Gece çalışıyorsun markette.”
“Biliyorum.”
“Tek başına altından kalkamazsın ,” dedi biri.
Hepsine baktım.
İnsanlar sorumluluktan kaçarken ne kadar akıllı konuşuyor…
O gün öğrendim.
“Kolay olacak demiyorum,” dedim.
“Yalnız kalmayacak diyorum.”
Annem o an ağladı.
Sessiz sessiz…
Yaşlı insanların kimseye yük olmamak için ağladığı gibi.
Elimi sıktı.
“Yok yavrum… hayatını mahvetmeyeyim,” dedi.
İşte o cümle…
İnsanı içinden yıkan cümle.
Çünkü her şeyini verdiği çocuklardan sonra bile…
Hâlâ “yük olur muyum” diye düşünüyordu.
Ben hep güçlü olmalıyım çekirdek inancı vardı.
Eğildim, sarıldım.
“Sen benim hayatımı mahvetmezsin,” dedim.
“Sen bana hayat verdin.”
Kimse yüzüme bakamadı.
Sonra yumuşadılar.
“Masrafı paylaşırız…”
“Sırayla bakarız…”
“Bir bakıcı ayarlarız…”
Ama geç kalmıştı.
Herkes fedakâr olur…
Bir başkası yükü alınca.
O gece hastanede plastik sandalyede uyudum.
Boynum tutuldu.
Ayaklarım ağrıdı.
Hesabımda 3-5 kuruş vardı sadece.
Ama gece yarısı annem uykusunda elimi aradı…
Tıpkı ben küçükken yaptığı gibi.
Ve o an anladım:
Aile kanla kurulur…
Ama sevgiyle ayakta kalır.
Çocuk büyütürsün…
Ömrünü verirsin…
Yine de yaşlanınca bir odada tek başına kalabilirsin.
Çünkü bazı insanlar…
Sana verdiklerin için değil,
Onlardan bir şey istemediğin zaman seni sever.
Ve bazen…
En az sevilen çocuk,
En çok sahip çıkan olur.
Kimse bunu yüksek sesle söylemek istemez.
Ama gerçek bu.
En sonunda gelen…
En başarılı olan değildir.
En çok konuşan değildir.
Anneler Günü’nde en güzel mesajı yazan da değildir.
O sessizlik çöktüğünde…
Seni yalnız bırakmaya dayanamayan kişidir.
[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=1&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=ojxNJ5PB_WgQ7kNvwELdpej&_nc_oc=AdqRTT0wLKhdzZeGnPVt-Vc0Ng6SVir59UpkPfdQOspAuENvfEFblcRhgSsmSXhhdW-_c5yyj6kpKInlXBPS4Mqq&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=jLjFMdyu60mzTLuiLxhREw&_nc_ss=7a3a8&oh=00_Af1cinlQlBT8B7U7hD2cQmQRJwyk-j-D4SDwMlZ0BPQOtw&oe=69E7D45F
Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])
SOLİDWORKS
21 Mayıs 2026, 18:22
Altmışlı yaşlara gelmek, insana hayatın gerçeğini derinden hissettiren bir dönemdir. Bir gün fark edersiniz ki, hayatı sürekli “sonra”ya ertelemenin artık pek anlamı kalmamış. Çünkü kimsenin elinde yarının garantisi yok.
Bu yaşlar, mutluluğu beklemeyi bırakıp “Ben de biraz kendim için yaşayacağım” deme zamanıdır. Yıllarca emek verip çalıştınız, çocuk büyüttünüz, fedakârlık yaptınız, birçok şeyi kendinizden kısmayı bildiniz. Artık elinizde olanı biraz da kendi huzurunuz için kullanmak ayıp değil, tam tersine hakkınızdır.
Ne yazık ki bazen tam insan rahat edecekken aile içinde maddi sıkıntılar çıkar ve farkında olmadan herkes gözünü yıllarca sizin emek vererek biriktirdiğiniz imkânlara çevirebilir. Oysa bu yaşlarda yapılacak en doğru şey; paranızı dikkatli kullanmak, huzurunuzu korumak ve gereksiz risklerden uzak durmaktır. “Bir gecede kazandırır” denilen işlere, belirsiz yatırımlara kapılmak yerine, sakin ve güvenli bir hayatı tercih etmek çoğu zaman daha kıymetlidir.
Çocuklar ve torunlar elbette hayatın en güzel nimetlerinden biridir. Ama onları sevmek, kendi hayatınızdan tamamen vazgeçmek anlamına gelmez. Onlarla güzel vakit geçirmek, sohbet etmek, torun sevmek çok kıymetlidir; fakat herkesin kendi düzeni, kendi özel alanı da olmalıdır.
Eğer ev işleri eskisi kadar kolay gelmiyorsa yardım istemekten çekinmeyin. Bu bir güçsüzlük değil, hayatı daha akıllıca yönetmektir. Aynı yaş grubundaki insanlarla vakit geçirmek de çok önemlidir. Eski dostlarla bir çay içmek, gülmek, anıları konuşmak insana iyi gelir ve yalnızlık hissini azaltır.
Çocuklarınızın maddi ya da iş hayatındaki sorunlarını gece gündüz kendi omuzunuzda taşımayın. Her insan kendi yolunu öğrenmek zorundadır. Siz zaten üzerinize düşeni yaptınız: büyüttünüz, emek verdiniz, okutmaya çalıştınız, iyi insan olmaları için uğraştınız. Bundan sonrası onların hayat yolculuğu.
Kendinize daha çok özen gösterin. Yürüyüş yapın, güneşe çıkın, iyi beslenin, sevdiğiniz yerlere gidin. İmkânınız varsa , kendinize bir hediye alın. Yıllarca başkaları için yaşadıysanız, biraz da kendiniz için yaşamanın suçluluk hissi yaratmasına izin vermeyin.
Geçmişin kırgınlıklarını sürekli taşımayın. Her şeyi kafaya takarak yaşamak, insanın ruhunu yoruyor. Bu saatten sonra en değerli şey; iç huzuru, kafa rahatlığı ve sağlıktır.
Yaş almak da utanılacak bir şey değil. Kendinize bakın, güzel giyinin, aynaya sevgiyle bakın. Çünkü yaşlanmak aslında bir ayrıcalık; herkesin ulaşamadığı bir nasip.
Elbette yıllarla birlikte bazı ağrılar, sağlık sorunları olur. Ama hayatı sadece hastalık konuşarak geçirmek de insana iyi gelmez. Sürekli kötü haber izlemek, felaket haberleriyle yaşamak insanın içini karartır. Biraz daha huzur veren şeylere yönelmek ruhu besler.
İnanç sizin için önemliyse, ona daha çok sarılın. Dua edin, manevi olarak güçlenin ama hayatın tadını çıkarmayı da unutmayın. Ve birileri size artık eskisi kadar güçlü ya da üretken olmadığınızı hissettirmeye çalışırsa, bunu ispatlamak için kendinizi yormayın. Çünkü siz zaten hayatınızı yaşamış, nice fırtınadan geçmiş güçlü bir insansınız.
Ve ne olursa olsun, gülmeyi bırakmayın. Çünkü bu yaşlar artık kavga değil huzur, yük değil denge, başkaları için tükenmek değil biraz da kendin için yaşama zamanıdır.
Bazı insanlar bir ömür kendini tüketir. Çünkü bilinçaltında fark etmeden taşıdığı bir çekirdek inanç vardır: “Ben ancak fedakârlık yaparsam değerliyim”, “Önce herkes mutlu olmalı”, “Kendim için yaşarsam bencil olurum.”
Oysa bir yaştan sonra insan şunu fark ediyor: Kendini yok sayarak kimseyi gerçekten mutlu edemiyorsun. Kendine iyi bakmak bencillik değil; yıllarca verdiğin emeğe saygıdır. Belki de bu yaşlarda değişmesi gereken en önemli şey, başkaları için tükenmek değil, kendine de değer vermeyi öğrenmektir.
[Only Registered Users Can See Links] pg?stp=dst-jpg_s640x640_tt6&_nc_cat=107&ccb=1-7&_nc_sid=833d8c&_nc_ohc=ynnu_A7TqVMQ7kNvwEqIIAG&_nc_oc=AdpHAUYt41QPnfauxJ3SywVhovQuWF7o3Oizgrh6yJY Z6R1vmpsTEDlIJFHNbwuFEGmu6-A22fx2fipODV0ndbD6&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=_QVa1k7em-HHQQ4H0MLa_g&_nc_ss=7b2a8&oh=00_Af66UVHJ0O1OqzSGwkjaewSALE3_soZCZag3375yZZjT 7w&oe=6A14F033
Kaynak ([Only Registered Users Can See Links])
SOLİDWORKS
22 Mayıs 2026, 14:20
16 yıldır evliyim ve son birkaç aydır ona eskisi gibi bakamıyorum. Çünkü yıllarca bana “Şartlar zor, ev almak mümkün değil” diyen adamın, benden gizli şekilde anne babasına bir daire aldığını ve tam yedi yıl boyunca taksitlerini ödediğini öğrendim.
Üstelik bunu bana kendisi söylemedi.
Tesadüfen öğrendim.
Biz yıllardır kirada oturduk. Defalarca “Küçük de olsa kendi evimiz olsun” dedim. İstanbul’un biraz dışında olsun, eski olsun ama bize ait olsun istedim.
Ama cevap hep aynıydı:
“Şimdi altından kalkamayız.”
“Borca girersek çok zorlanırız.”
“Biraz daha bekleyelim.”
Ben de zamanla sustum.
Hatta çoğu zaman fedakârlık yapan bendim. Kendime bir şey almadım. Tatillerden vazgeçtim. Ek mesai yaptım. “Birlikte bir gelecek kuruyoruz” diye düşündüm.
Eşimin ailesine yardım ettiğini biliyordum. Sonuçta anne baba… İnsan elinden geldiğince destek olur diye düşünürdüm.
Ama mesele yardım etmek değilmiş…
Her şey birkaç ay önce ortaya çıktı.
Eşim evde çalışıyordu. Çalışma odasındaki bir klasörden evrak bulmamı istedi. O sırada banka dosyaları dikkatimi çekti.
Bir daireye ait ödeme planı vardı.
İlk başta bir tanıdığına kefil oldu sandım.
Sonra adresi gördüm.
Biraz daha bakınca anladım…
O evde annesi, babası ve küçük erkek kardeşi oturuyormuş.
Ve o dairenin taksitleri tam yedi yıldır düzenli şekilde ödeniyormuş.
Yedi yıl…
Ve ben bunu hiç bilmiyormuşum.
Elim ayağım buz kesti.
Çünkü o sırada aklıma bir sürü şey geldi.
Biz kiradan kiraya taşınırken…
Ev sahibi çık dediğinde panik yaşarken…
Ben “Bir gün bizim de bir evimiz olur mu?” diye hayal kurarken…
Meğer eşim sessizce başka bir ev ödüyormuş.
Konuşunca önce durumu normal göstermeye çalıştı.
“Anne babam açıkta mı kalsın?” dedi.
“Babamın durumu yoktu.”
“Kardeşim de düzen kurmaya çalışıyordu.”
“Seni üzmek istemedim.”
Ama beni yıkan şey ailesine yardım etmiş ve Beylikdüzü'nde ev almış olması değildi.
Ben de anne babaya yardım edilir diye düşünen biriyim.
Beni yıkan şey, yedi yıl boyunca bana dürüst olmamasıydı.
Çünkü demek ki imkân varmış.
Sadece beni o kararın içine hiç katmamış.
Birlikte verilmiş bir karar değilmiş.
Üstelik olay bununla da bitmedi.
Bir gün kayınvalidemle eşim konuşurken laf arasında şunu söyledi:
“Artık küçük oğlanın düğününü de yaparsın Ağabeysin sonuçta, el at biraz.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
İçimden sadece şunu düşündüm:
Biz kendi evimizi kuramamışken, neden herkes bizim üzerimizden hayat kuruyor?
Bir yanda yıllardır kira ödeyen biz…
Bir yanda başkasının evi, masrafı, düğünü…
Ve bütün bunlar konuşulurken kimse dönüp bana bir kez bile:
“Sen ne düşünüyorsun?” dememiş.
Sonra geçmişteki birçok şey film gibi gözümün önünden geçti.
“Şimdi araba değişmeyelim” dediği zamanlar…
Ertelenen tatiller…
Ev almak istediğimde bana fazla ısrarcıymışım gibi hissettirmesi…
Ben geceleri gelecek kaygısıyla ağlarken, meğer çoktan başka bir hayatın yükü omuzlarımıza konmuş.
En çok da şunu düşündüm:
Ben mi bu evliliğin dışında kaldım?
Çünkü belli ki herkes biliyormuş.
Bir tek ben bilmiyormuşum gibi hissediyorum.
Hâlâ birlikteyiz.
Ve işin en kafa karıştıran kısmı bu.
Çünkü eşim kötü bir adam değil. Kaba değil, sevgisiz değil, ilgisiz de değil.
Ama içimde kırılan bir şey oldu.
Sanki güven…
Sanki huzur…
Sanki “biz” duygusu…
Bazı akşamlar normal şekilde televizyon izlerken bir anda aklıma geliyor:
“Bu adam bana yedi yıl boyunca bunu söylemedi.”
Ve göğsüm sıkışıyor.
Belki çoğu kişi diyecek ki:
“Anne babasına bakmış, ne var bunda?”
Ama galiba mesele ev değil.
Mesele, bir ömür kurduğunu sandığın insanın seni hayatındaki en büyük kararlardan birinin dışında bırakması…
Siz olsanız ne düşünürdünüz?
[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=1&ccb=1-7&_nc_sid=833d8c&_nc_ohc=GiArYTxJkR4Q7kNvwHW70OA&_nc_oc=AdoJ6_a-IH8RTWpu1QHjCV-8B7CoQ4uluuMTneV2yuvnQ9DxxAfb9Vl3jH-zkR7tA3QhNNI3ySXkqcFEgvZoC42o&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=sKWsbEvcKzrCqdPY0Nr2iw&_nc_ss=7b2a8&oh=00_Af4MvpDO8dkv9_31MsmVd9QrN-Qz8ytDZKoG9AJW1tNDuA&oe=6A1627E1
kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])
SOLİDWORKS
28 Mayıs 2026, 19:06
74 yaşındaki annem görüntülü konuşmayı öğrenmeye çalışınca, açıkçası biraz şaşırmıştım.
“Bu yaştan sonra ne yapacaksın anne telefonu?” diyordum içimden.
İlk zamanlar sürekli karıştırıyordu.
Bir gün yanlışlıkla beni arıyordu…
Bir gün kamerayı tavana çeviriyordu…
Bazen sadece alnını görüyordum.
Her seferinde aynı şeyi soruyordu:
— Oğlum, sesim geliyor mu?
Ben ise çoğu zaman aceleyle cevap veriyordum:
— Anne, bunu sana kaç kere anlattım…
— Şuraya basman gerekiyor…
Bazen sabrım bile taşıyordu.
Gece 2 de yanlışlıkla arıyordu.
Sonra bir süre geçti…
Aramaları azaldı.
Ben de kendi kendime düşündüm:
“İyi… sonunda öğrendi galiba.”
Bir gün yanına gittim.
Telefonu başucunda, prize takılı duruyordu.
Ses seviyesi sonuna kadar açıktı.
Teyzem sessizce bir şey söyledi.
İçime oturdu.
— Ablam teknoloji meraklısı olduğu için öğrenmedi oğlum…
Sizi özlediği için öğrendi.
İnsan yaşlanınca ev sessiz oluyor…
O an içimde tarif edemediğim bir boşluk hissettim.
Çünkü ben işle, hayat telaşıyla, telefonla, sosyal medyayla uğraşırken…
74 yaşındaki annem, sadece çocuklarının sesini birkaç dakika duyabilmek için o telefonu öğrenmeye çalışmıştı.
O gün çok acı bir şeyi fark ettim:
Anneler sessiz sessiz yaşlanıyor.
Ve bazen pahalı hediyeler istemiyorlar…
Para istemiyorlar…
Büyük şeyler de beklemiyorlar…
Sadece çocuklarının hayatında hâlâ bir yerleri olduğunu hissetmek istiyorlar.
Bir gün aramak için çok geç kalmamak lazım…
Bazı insanlar sevgiyi istemeyi bile öğrenemeden büyür. Özellikle çocukluğunda “yük olma” korkusu çekirdek inancıyla gelişen anneler, özlese bile aramaya çekinir. Sonra sessizce beklerler. Belki de bazen bir telefon, sadece bir telefon değildir… “Hâlâ seni seviyorum, seni unutmadım” demenin başka bir yoludur.
Siz annenizi en son ne zaman sebepsiz yere aradınız?
[Only Registered Users Can See Links] ?_nc_cat=103&ccb=1-7&_nc_sid=833d8c&_nc_ohc=hvG1En3Wm7IQ7kNvwFryx3C&_nc_oc=Adqzce02mc4UJlQxfpQuBi-7SpE7BxvB2h_7wM1KLzrtsRG9SOf9-TfcSUGRCQoLZH0D5E525lyFT7trBNuZY2MF&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=24on5D_NkB5Z9MCU0eCR-A&_nc_ss=7b2a8&oh=00_Af6rfYMKzNLE9sM9MxBwNJKGN6pK-cZahkxkhVM6pNBWrw&oe=6A1E3803
kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])
vBulletin v3.8.11, Copyright ©2000-2026, Jelsoft Enterprises Ltd.