PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Atatürk'ün Yolunda


SOLİDWORKS
28 Şubat 2026, 12:36
[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=102&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=7S3F6bO18BcQ7kNvwEqsKw3&_nc_oc=AdnepraKeNy-568rEyKqiaMms7CfZTUQJfvFZmVHx_qUzkY-b425e4kn87GPywdx-wc&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=ZNSPkxaHn-7uXdmWu05e0g&_nc_ss=8&oh=00_Afsz6d6EDVKHZzPTExHJaPMMq4jcWS0YZOahb43TXhWk Xw&oe=69A8760D



Koca bir kırk yılı birlikte geçirmiştik Mustafa Kemal Paşa ile... O buyurdu ben yaptım. Gölgesi gibi yanı basındaydım hep. Kırk yıl bu, dile kolay...

Azarladığı da oldu, koltukladığı da. Ama -Allah şahit- hiçbir gün kalbimi kırmadı. Gizlisi saklısı bendedir; bütün sırları, mektupları, gizlenmiş öfkeleri, yaşanmış sevinçleri bendedir.

O da bana inanıyordu; "Al Salih, bunu da koy bir kenara... Gün gelir lâzım olur..." diye verirdi bu mektupları bana.

Ben de onları ta Selanik günlerinden bugüne kadar üzerlerine titreyerek sakladım.

Bugün, 1941 yılının ilk günü...
60 yaşındayım... Dünyadan ne umuyorsam, ne bekliyorsam bunların hepsini -katmer katmer fazlasıyla- elde ettim.

Mustafa Kemal Paşa sayesinde yaşadım ve her şeye kavuştum. Şimdi samimiyetle söyleyeyim ki artık yaşamaktan, Mustafa Kemal'in olmadığı bir dünyada yaşamaktan, hiç mi hiç zevk almıyorum.

Bana "ölenle ölünmez" diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki...

Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz, oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz?..

İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi!...

Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal Paşa'ya adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal Paşa'nın buyruğunda geçirmeliyim!.. Biliyorum, o öldü; artık buyruk veremez.

Ama, bana eliyle verdiği mektupları, sımsıcak anıları var; yalnız benim bildiğim tutumları, davranışları var...

İşte ben bundan böyle bu anıları yazacağım, bu olayları anlatacağım -gidişi ile sevimli hale koyduğu "öbür dünya"nın kapısını çalana kadar böylece yine onun buyruğunda, onun güveninde yaşayacağım...

Salih Bozok..25 Nisan 1941 yılında vefat etti.

Kaynakça
Akşam, 26 Nisan 1941.
ARAZ, Nezihe, Bir Zamanlar O da Çocuktu Adı: Mustafa, İstanbul 1999.
Atatürk Ansiklopedisi, Cilt I, İstanbul 1971.
“Bilecik Mebusu Salih Bozok”, Vatan, 26 Nisan 1941.
BOZDAĞ, İsmet, Atatürk’ün Fikir Sofrası, İstanbul 2002.
BOZDAĞ, İsmet, Latife ve Fikriye-İki Aşk Arasında Atatürk (Atatürk’ün Başyaveri Salih Bozok Anlatıyor), İstanbul 2005.
BOZOK, Salih, BOZOK, Cemil S., Hep Atatürk’ün Yanında, İstanbul 1985.
BOZOK, Salih, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, Yay. Haz. Can Dündar, İstanbul 2001


Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
28 Şubat 2026, 12:42
[Only Registered Users Can See Links] ?stp=dst-jpg_p180x540_tt6&_nc_cat=101&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=MgmN97dnKsAQ7kNvwE5jLku&_nc_oc=Adm9eRn7IWUQ3rE0m2tNMJ9f4NmMsxTnTMBRWLTxjFt Zg_llygmtHSTWcNQcGkcjA4o&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=nWVN-q0FVKAABBJrC9fS1Q&_nc_ss=8&oh=00_AftMkesqK6reDtMsrjns4QnbqMeOoqd9M6fkW8PbrUZB lg&oe=69A89F5F


Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak askeri manevralar dolaysıyla Yugoslavya’dadır. Fransa Genelkurmay başkanı Gamlin de orada…

Ev sahibi bir gün konuklarlına yemek verir. Konukların hangi sıra ile oturacağı sorunu çıkar. Fevzi Çakmak kendisinin Mareşal olduğunu ve en başta oturması gerektiğini söyler.

Gamlin itiraz eder; “O Türkiye’nin Genelkurmay başkanı ise ben de Fransa’nın Genelkurmay Başkanı’yım” der.

Ev sahibi Yugoslavya en sonunda çareyi masalı yemek düzenini iptal etmekte ve bahçede yemeklerin ayakta yendiği bir çözümde bulur.

Fevzi Çakmak dönüşte vakayı Atatürk'e anlattı.
Atatürk dedi ki: Biliyorsunuz, Alman ordusu Renani'yi işgal edeceği zaman Hitler kıt'a komutanlarına, eğer Fransızlar mukavemet ederlerse geri dönmeleri emrini vermişti. Fransız hükümeti Gamlin 'e mukavemet etmesini söyledi.

Fakat Gamlin bunun için umumi seferberlik istedi. İç politika durumu umumî seferberliğe uygun olmadığı için Fransa bu oldu bittiye boyun eğmek zorunda kaldı. Gamlin biraz cesaret gösterseydi, Fransa Renani'yi kaybetmezdi.

Sanat ve mesleğinde ve asıl vazifesinde bu kadar zaaf gösteren bu adam, sofra sırası meselesinde bakınız ne yapmış! Dikkat ediniz, bu adam Fransa'nın başına bir felâket getirecektir.

Nitekim Gamlin Hitler ordularının bir iki hafta içinde yıkıp geçtiği Fransız ordularının başında bulunuyordu.


Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
28 Şubat 2026, 12:47
[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=101&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=VLwkKmWlBToQ7kNvwHe9JhR&_nc_oc=AdlgeZENHf01NOx9HvlFJo_NMjhnAq9y3XZPELmMWRp oAH40RGE2oYwrWXKObEVMHy8&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=fYq1sFayQO2hs6FTprYrjQ&_nc_ss=8&oh=00_AfsCFCeNp6DHqmsvHGvPzXna_6Cs5px79X_0e59XC_MN Wg&oe=69A88B38


28 ŞUBAT 1917 - Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın Şam'a gelişi, burada Cemal Paşa ve Atatürk ile görüşmesi.

Mustafa Kemal Paşa, 21 Şubat günü mahiyetinde Yaver Cevad Abbas, emir subayı Şükrü, Dr. Yarbay Hüseyin, Alay Kumandanı Binbaşı Fuat (Bulca), erkanı harbiyesinden Yüzbaşı Neşet (Bora) ve kolordu zat işleri şube müdürü Yüzbaşı Rauf olduğu halde hareket etmişti. Yolculuk Silvan-Diyarbakır-Mardin karayoluyla ve Derbesiye istasyonundan itibaren tirenle gerçekleşmişti. Diyarbakır ve Mardin’de birer gece kaldıktan sonra, ertesi günü Mardin’in Derbesiye istasyonundan hareketle 24 Şubat’ta Halep’e ulaşmışlardı.

Halep’te Baron otelinde kalmışlar ve masrafları 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa tarafından karşılanmıştı. 26 Şubat’ta Şam’a varıldığında, Mustafa Kemal Paşa ve mahiyeti İstasyonda, Vali Tahsin Bey ve yüksek rütbeli subaylar, ilim adamları ve yörenin ileri gelenleri tarafından karşılanmışlardı. Cemal Paşa Beyrut’a gitmişti. Vilâyet konağındaki kabul resminden sonra Damaskus Oteline gidilip yerleşildi. Mustafa Kemal Paşa Şam’da kaldığı süre içinde, öğle ve akşam yemeklerinde Cemal Paşa’nın davetlisiydi. Mustafa Kemal Paşa’dan iki gün sonra, 28 Şubat’ta Başkomutan Vekili Enver Paşa da Şam’a gelecekti.

Mustafa Kemal Paşa Şam’a gelişinden itibaren bölgedeki incelemeleri sonucu; Hicaz’ın savunulması değil, boşaltılması gerektiği kanaatine vardı. 28 Şubat’ta Enver Paşa’nın başkanlığında, Cemal ve Mustafa Kemal Paşa Paşaların katıldığı toplantıda bu görüşünü savundu.

Görüşmeler sonunda planda değişiklik yapılmasına karar verildi. Üç general, stratejik açıdan pek işe yaramayan Fahreddin Paşa’nın birliklerinin güçlendirilmesi yerine, oradaki birliklerin çekilerek Filistin cephesinin güçlendirilmesi kararına vardılar. Şam’daki görüşmelerde durumu bizzat gören Enver Paşa da Mustafa Kemal Paşa’ya hak vermişti. Mustafa Kemal Paşa, bu çekilmenin Fahreddin Paşa komutasında gerçekleşmesinin daha doğru olacağını söyledi. Yeni bir komutanın bu aşamada Fahreddin Paşa kadar başarılı olamayacağını savundu. Bu bir anlamda Hicaz Seferi Kuvvetlerinin iptali ve Mustafa Kemal Paşa komutanlığının da başlamadan bitmesiydi.

Mustafa Kemal Paşa, bu görevi Fahreddin Paşa’nın yürütmesini isterken, görevi üstlenmeye istekli olmadığını ima etmiştir.

Sonuçta, bu karara göre Mustafa Kemal Paşa’ya verilen Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı görevi kaldırıldı.

Mustafa Kemal Paşa, 2. ve 3. Orduların birleştirilerek oluşturulacak ve Ahmet İzzet Paşa’nın kumandasına verilecek “Kafkas Orduları Gurubu” nda 2. Ordu Komutanlığına atandı. 7 Mart’ta vekâleten yapılan bu atama 16 Mart’ta asalete çevrilmiştir.


Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

Leydihan
28 Şubat 2026, 21:47
Çok güzel anılar, eline sağllık SOLİDWORKS

SOLİDWORKS
01 Mart 2026, 14:26
TEKLİF EDİLEN MADDEDEKİ ŞARTLAR BENDE NEDEN YOKTU (Nutuk)
''Bundan başka, bu maddenin gerektirdiği şartlar bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği şartı yerine getirmeye çalışsaydım, İstanbul'u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar'daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi.
Eğer ben bir yerde beş yıl oturmaya mahkûm olsaydım, Bitlis ve Muş'u aldıktan sonra, Diyarbakır'a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş'u kurtarmaktan ibaret olan vatan görevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu Efendiler'in istediği şartları taşımak isteseydim, Suriye'yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep'te bir ordu kurarak, düşmana karşı savunmaya geçmemekliğim ve bugün millî sınırlar dediğimiz sınırları fiilî olarak çizmemekliğim gerekirdi.
Zannediyorum ki, ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiç bir yerde beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben zannediyordum ki, bu hizmetlerimden dolayı milletimin sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslâm dünyasının sevgi ve saygısını da kazanmış bulunuyorum.
Fakat bu durumumdan dolayı, bu sevgi ve saygılara karşılık vatandaşlık haklarından yoksun bırakılacağımı asla hatırıma getirmezdim. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki, yabancı düşmanlar bana suikast yapmak suretiyle, beni memleket hizmetinden alıkoymaya çalışacaklardır.
Fakat hiçbir zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki, yüce Meclis'te iki üç kişi bile olsa, aynı zihniyette kimseler bulunabilsin. Bu bakımdan ben anlamak istiyorum
«Bu efendiler, gerçekten kendi seçim bölgelerinin duygu ve düşüncelerini mi aksettiriyorlar?
Yine bu Efendilere karşı söylüyor ve soruyorum: Milletvekili oldukları için elbette bütün milletin vekili sıfatını taşıyorlar. Yalnız, bu Efendiler, acaba milletin de kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?
Efendiler, beni vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu Efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden, resmen yüce hey'etinize, bu Efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum!»
NUTUK

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=109&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=efDwm-nYTLQQ7kNvwHAf1Oh&_nc_oc=AdnyiQnuuEAIEnYEdzzdWK5dM1tzooIZaSzcQ35VwGb kmcn_QxF7IZJMTftw9rgMNwY&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=lor9NGtUZFR8Pc6MG0Cfow&_nc_ss=8&oh=00_Afsk2e5fmRObo-pk1FqAWNbYd7AB4wn-EQs1zjYXIjrpUQ&oe=69A9FD9E

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
11 Mart 2026, 12:51
Damat Ferit Paşa öldürülecekti
Ben, bu Ali Galip denen kişinin sahneden çekilip geldiği yere döneceği kanaatindeydim. Bu düşüncemi Paşa'ya arz ettiğimde başını sallamış ve şöyle demişti:
"Hiç zannetmem. Bu adam mücadeleden kolay kolay vazgeçecek tipte değil. Beni mükemmel kandırdı. Kötülüklerine devam edecek. Arkasını bırakmamak lazım."
Olaylar O'nu bir kez daha haklı çıkardı. Aşiretlerin yerleşmiş olduğu Beydağı'na çekilen Ali Galip, Urfa'ya giden Binbaşı Noel ile haberleşmeye başlamıştı. Kâhta telgrafhanesinde bulunan vatanperver bir memurun kopyasını gönderdiği telgrafı alınca, subay arkadaşlarımızdan Teğmen İsmail Hakkı'yı Sivas Telgraf Başmüdürlüğü'ne tayin ettirerek sivil kıyafetle oraya gönderdik. Binbaşı Noel, Ali Galip'e Urfa'dan şu haberi gönderiyordu:
"Buradan Halep'e geçmek arzusundayım. Siz, İstanbul'la Sivas üzerinden haberleşemezsiniz. Hat, Sivas'tan geçiyor. Halep telgraf hattı bizim, İngilizlerin elindedir. Sizinle Antep'te buluşalım. İstanbul'la serbestçe haberleşir ve kararlarımızı birlikte alırız."
Ali Galip'in cevabı şuydu:
"Bir imkân bulup Zat-ı Şahane'yi ve Sadrazam Paşa Hazretleri'ni, bu eşkıya hareketini ortadan kaldırmak amacıyla kesin şekilde harekete geçirmek için ikna edeceğime güveniniz. Ales-Sultan (padişaha karşı gelme) hareketinin başarılı olması asla mümkün değildir. Bunu kanıtlamak, benim için kutsal görevdir."
Ali Galip, şekli rütbesi binbaşılık, asli görevi Intelligence Servis'in yetkili temsilcisi olan bu uluslararası casusa, Malatya bölgesindeki aşiretlerden kuvvet topladığını, bunun için Sadrazam Ferit Paşa'nın imzasıyla vali, mutasarrıf ve kaymakamlara tebligatta bulunulduğunu bildiriyordu.
Görülüyordu ki, kötülüğün kaynağı, odak noktası padişahın eniştesi, Damat Ferit Paşa'nın kendisiydi.
Bu gerçekti; kendisini yakından tanıyanların dediğine göre manyak, psikopat, hatta İttihat ve Terakki'nin dağılmasından sonra Mondros Mütarekesi'ni imzalayan Sadrazam Müşir Ahmet İzzet Paşa'nın teşhisiyle deli idi. Vatanın bu buhranlı devresinde Sadaret makamına (Başbakanlığa) getirilmesi ülke için cidden felaket olan bu garip adamın kendi isteğiyle iktidardan ayrılmayacağı anlaşılmıştı. Bir arkadaşımız sohbet sırasında muhatabına "Bu adamı öldürmekten başka çare yok" demiş, o da bu öneriyi öylesine benimsemişti ki, bizlere açtı. Karakter olarak da, cesaret ve silah kullanmadaki ustalığı ile de bu işi başarabilecek durumdaydı.
Hiçbirimiz bu fikri Mustafa Kemal Paşa'ya açmak cesaretini kendimizde göremiyorduk. İçtenlikle söyleyeyim ki, kendi ölçülerimiz içinde başka çare bulamayınca belki böyle bir şeyi düşünebilirdik ama, O, böylesine fikirlere hiçbir zaman itibar ve iltifat etmemiş, hatta sonuna kadar karşı çıkmıştı.
Düşünceyi bir nedenle duyan Refet Paşa da buna iltifat etmemiş, hatta eğer duyarsa Mustafa Kemal'in üzüleceğini ve fikrin sahibine kırılacağını anlatmak istemişti. Genç arkadaşımız bu uyarıları bir süre dinlemiş, fakat Ali Galip'in, Ferit Paşa'nın imzasıyla yaptığı tamimde bizleri şaki, haydut, devlet karşıtı ilan etmesine öylesine içerlemişti ki, dayanamamış, ama şifahen de söylemeye cesaret edemeyerek, yazı ile bildirmişti.
Biz bunu biliyorduk.
Zannederim 1919 yılının 17 veya 18 Eylül günüydü; ya-ni kongrenin çalışmalarını tamamlamasının üzerinden bir haf-ta geçmişti. Yemekten sonra Paşa bizi odasında topladı. Günlük işlerle ilgili açıklamalardan sonra konuya girdi, isim vermeden dedi ki:
"Bir genç arkadaşımız, Sadrazam Ferit Paşa'nın öldürülme teşebbüsü için benden onay istiyor. Bu adamın bir adalet divanında ihanetinin sabit olacağına hiç şüphe yoktur. Büyük fenalıklarına devam ediyor ve elinden geldiği kadar da devam edecektir.
Burası böyle...
Fakat biz, mahkeme değiliz, hâkim de değiliz. Adaleti uygulama yeri ve yetkisinde de değiliz. Ancak, adalet isteyebiliriz. Bunu da her fert yapar. Kaldı ki bu adam, halen nazariyede bile olsa şeklen meşru durumda sadrazam, çünkü Padişah'ın güvenine sahip... Faaliyet halinde Meclis-i Mebusan yok ki, güvensizlik beyan etsin ve düşürsün. O halde onunla ancak, şimdilik onu oraya getireni ikna ederek, yarın da bu ülkede böyle sonuçlara meydan vermeyecek yolları kapayarak mücadele edebiliriz.
Şimdi el birliğiyle bunları başarmaya uğraşıyoruz.
Başaracağız da...
Buna da emin olunuz. Çünkü hak da, mantık da, akıl da, tarih de bizimle beraberdir.
Bu yolun dışındaki hiçbir tarz, ne vatana ve ne de sahiplerine hayır getirir. Anlaştık değil mi?"
Bizim yanımızda hiçbir isimden söz etmedi. Oysa düşüncenin sahibini hepimiz biliyorduk. Sonra ona şöyle demiş:
"Sen ne dersin çocuk? Bir şaşkını kahraman veya kurban mı yapmak istiyorsun? Bırakın bu komitacı kafasını..."
Mustafa Kemal, meşruiyetten bir kez bile ayrılmayı denememiş, denenmesine de izin vermemiştir.
O buhranlı günlerde vatanı dış düşmanlardan daha tehlikeli olan esarete boyun eğme kadrosundan kurtarabilmek için, o güne kadar denenmemiş çarelere başvurdu. Bunlar arasında, yurdun işgalden kurtulmuş yerlerinden, doğrudan doğruya padişahın şahsına dönük şikâyetler ve protestolar vardı. Bu seslenişler görünürde sadrazama karşıydı. Fakat as-lında onu ısrarla tutan Vahdettin'in şahsınaydı. Protestoları öyle usta bir üslup içinde hazırlıyor, şehirlerin dertlerini öylesine dile getiriyor, bunları güvenilir dostlarının ısrarlı izlemeleriyle öylesine düzenliyordu ki, kongrenin dağılmasından sonra sanki her yerleşim yerinde kurtuluş mitingleri yapılmışçasına İstanbul, boyun eğmeye karşı şahlanmış Anadolu'nun etkisi altında kaldı. Bunun en canlı sonuçlarına her gün kafileler halinde aramıza katılan yeni arkadaşlarımızın saflarımızı güçlendirmesiyle tanık oluyorduk. Bunlar arasında yakın zamana kadar ısrarlı davetlere katılmakta kararsızlık edenler vardı. Paşa, her zaman nazik ev sahipliği ile onları karşılıyor, iltifat ediyor, ama derhal de görev veriyordu. O mütevazı kadro ile adeta devlet idare etmek ne demekti?
Sivas'ta İrade-i Milliye gazetesinin yayımlanmaya başlaması kongrenin kapanışından sadece üç dört gün sonra, 14 Eylül 1919'dadır.
Gazetenin adının nasıl seçildiği, Mustafa Kemal'in rejim üzerindeki değişmez inancının ibretle hatırlanacak belirtisidir.
Yanında Rauf Bey, Refet Paşa, Dr. İbrahim Tali Bey, Alfred Rüstem Bey, Babıâli'nin görevine son vermesine rağmen Paşa'nın emriyle yerinde kalan Reşit Paşa vardı. Kendilerin-den kongrece çıkarılmasına karar verilmiş gazete için isim rica etmişti. Rauf Bey Halas (Kurtuluş), Refet Paşa Hakikat (Gerçek), Alfred Rüstem Bey İntibah (Uyanış), Reşit Paşa Ye-ni Sivas adlarını bulmuşlardı.
Kendi tercihi İrade-i Milliye idi.
Kavganın asıl nedeni ve amacı bu değil miydi?
İstisnasız benimsendi. Fakat Rauf Bey, "Sadece 'Irade' desek olmaz mı?" deyince, Alfred Rüstem Bey şu espriyi yaptı:
"O zaman da Zat-ı Şahane'nin veya Damat Ferit Paşa'nın iradesi olur!.."
Ankara'ya gelişinden sadece yirmi üç gün sonra çıkaracağı gazeteye de, Hâkimiyet-i Milliye diyecekti. Birincisinde, millet iradesini tecelli ettirdiği, ikincisinde de bu iradeyi ülke kaderine hâkim kıldığı için...
İkisinin de başyazarlığını uzun süre kendisi yapmıştır.
"Benim gazeteciliğim de vardır. Mütarekeden önce İstanbul'da Ali Fethi (Okyar) ile Minber adlı bir gazete çıkarmış, savaş yıllarında biriktirebildiğim altınımı batırmıştım" derdi.
Atatürk'ün sırdaşı kılıç Ali'nin anıları

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=111&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=cDHnv4lyF0kQ7kNvwE5dTEH&_nc_oc=AdlfwctXkQYGoNv9ce4oZZjaCLicPhQY16fZm2qn0Na Vr_rCoFiNPLc4PzA-35j98F8sKJWwiLXdAtHnsVXUXHrR&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=PDAMdEGDcl5ZW_CPtYjjaQ&_nc_ss=8&oh=00_AfzAfUoeGoonli0c3M18L3xzbaP9-BlMtAPFxlnOyvp5wA&oe=69B71A30

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
11 Mart 2026, 13:10
10 MART 1936 – Atatürk'ün, akşam trenle İstanbul'dan Ankara'ya hareketi.
10 Mart 1936: “Şehrimizde bulunan Cumhurreisi Atatürk akşam beraberinde Başbakan İsmet İnönü, İktisad Vekili Celâl Bayar, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya bulunduğu halde Ankaraya hareket etmiştir. Büyük Önderle birlikte gene şehrimizde bulunmakta olan Trakya Umumi Müfettişi Kâzım Dirik, Büyük Millet Meclisi reis vekillerinden Nuri Conker, saylavlardan Ali Kılıç ve Salih Bozok ta Ankaraya gitmişlerdir. Vekiller ve diğer zevat saat 15 te otellerinden çıkarak Dolmabahçeye gitmişlerdir. Ulu Önder saat tam 17 de Dolmabahçe rıhtımından Heybeliada vapuruna binmişler ve saat 17.07 de Haydarpaşa garı rıhtımına çıkmışlardır. Polis süvari müfrezesi burada Cumhurreisini selamlamışlardır. Gara girildikten sonra Atatürk kendilerini uğurlamaya gelen zevatın ellerini sıkmışlar ve hususî vagonlarına binmişlerdir. Bunu müteakip katar 17.12 de hareket etmiştir. Haydarpaşada Vali Muhittin Üstündağ, Emniyet Müdürü Salih Kılıç, Hariciye Umumi Katibi Numan Rıfat, Merkez Kumandanı General Fehmi, Harp Akademisi Kumandanı General Ali Fuad, İstanbul Kumandanı General Halis ve şehrimizde bulunan saylavlar Atatürk’ü uğurlamışlardır. Hariciye vekili Tevfik Rüştü Aras Pendiğe ve Vali Muhittin Üstündağ da vilâyet sınırına kadar giderek Atatürkü uğurlamışlardır.”

[Only Registered Users Can See Links] g?_nc_cat=101&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=69Yd7ZUc8tkQ7kNvwEJsPTy&_nc_oc=AdmDuSK1V_oiS4sB2owTVkzPr98lT6oJPQZFjr5vFf1 AUzoIUf3Ry9HTYpwqLG4vFBJoRDtLC2Jy5MYQZ4CDtkIC&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=uSp9koGdx0_xyK8dqRx_bg&_nc_ss=8&oh=00_AfxS-_t6VvZ6egWo-MSuBpdNUuE_bcwOdEeFkZ2_l41AZA&oe=69B70C54

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
11 Mart 2026, 14:01
8 MART 1926 - Atatürk'ün, Ankara'da Türkiye İş Bankası’nın, şerefine düzenlediği çayda bulunması.
İŞ BANKASI’NIN KURULUŞU
Kazım (Özalp) Paşa’nın anılarında bankacılık çalışmalarını okuyalım:
Osmanlı Bankası bize Milli Mücadele süresince çok yardım etmiş olmasına karşın, Mustafa Kemal Paşa onu tam bir milli banka olarak kabul etmiyor ve yeni bir milli bankanın kurulmasını faydalı görüyordu. 1863 tarihinde kurulmuş olan Ziraat Bankası, özelliği nedeniyle, zirai işlerin gelişmesi için kurulmuş bir banka olarak nitelendiriliyordu. Paşa’nın istediği yeni bankaya karşı olan görüşler, genelde kurulacak yeni bir bankayı idare edebilecek kadar yetişmiş bir kadroya sahip olmadığımız üzerinde birleşiyorlardı. Tecrübe azdı, yeni kurulacak bankaya yatırılacak paralar batabilirdi. Osmanlı ve Ziraat Bankası’nda çalışan Türk memurlardan oluşturulacak bir kadro ile çözüme varılabileceğini düşünen Mustafa Kemal Paşa yeni bir milli banka kurulmasında kararlıydı.1
Milli Mücadeleye yardım amacıyla, Hindistan’dan Mustafa Kemal’e yollanan paranın artanı, Osmanlı bankası’na yatırılmıştı. Atatürk, bu parayla Osmanlı Bankası’na ortak olmak dileğini açıklayınca, adı geçen banka, sözü çevirici bir tutum takındı.
Falih Rıfkı olayı şöyle anlatmaktadır:
Yabancı bankalardan biri:
“Acaba sizdeki yüz bin liramızla bankanıza ortak olabilirmiyiz?” sorusuna, Türklerin bu işlerle uğraşması yersiz olduğu gibi bir yanıt verince, Mustafa Kemal yüz bin lirayı hemen bankadan çeker, çuval içinde Kasaboğlu çarşısında dükkana koyar ve önüne bir de nöbetçi diker. Şimdi sermayeleri yüz milyonları aşan resmi ve özel milli bankaların temeli budur. 2
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın Uşakizade Köşkü’ne son gelişinde Türkiye’nin ilk Milli bankasının kurulmasına karar verilmiştir.
Celal Bayar’ın anılarındaki İş Bankası’nın kuruluş öyküsünü dinleyelim:
Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı Bankası’nda 250 bin lirası varmış. Ona, orada mevduat faizi dahi verilmiyormuş. Parayı Hint Müslümanları, Milli Mücadele yıllarında Gazi’nin şahsına göndermişler. Gazi de parayı Maliye’ye vermiş, ordunun ihtiyaçlarına harcansın diye. Zaferden sonra, halktan alınan tüm borçlar ödenirken, Gazi’nin parası da geri verilmiş, O da almış, Osmanlı Bankası’na yatırmış, Gazi’nin kayınpederi Muammer Bey o zaman İzmir’ in en büyük tüccarı. Avrupa ile de ilgisi bulunan tek Türk tüccar. Gazi’ye, “Bu parayı işletelim” demiş. Gazi de: “Bizim Celal’e git, onunla konu, ben bu işleri bilmem” demiş.”
Muammer Bey geldi bana... Bunun üzerine ben, halkımız için, kendimizin bir bankası olmasını, halkımızın rahat edeceği, iki taraf da bir birini anlar vaziyette bir banka kurulmasını şart gördüm. Ve Muammer Bey’e “İhracat şirketi de gereklidir ama bu iş daha önemlidir” dedim. Hem şahıs olarak Gazi’nin isminin bu ticaret içerisinde bulunmasının bana hoş görünmediğini belirttim… 3
1987 yılında Ayşe Sultan Korusu’nda Muammer Bey’in en küçük kızı Vecihe Hanım’la yapılan röportajda; kendisinin İş Bankası’nın kurulması ile ilgili köşkte yapılan konuşmalara tanık olduğunu belirterek, yaşayan tek görgü şahidi olarak şunları anlatıyor:
Mustafa Kemal Paşa, İzmir’deki evimizin selâmlık kısmındaki özel odasında çalışırdı. Bakanlarla, Gazi sık sık çalışma odasında görüşürdü. Celal Bey de sık çağırdığı bakanlarındandı. Gene böyle bir gün, Celal Bey önce Gazi ile, onun çalışma odasında görüştü, sonra da bizim yanımıza geldi. Biz; Latife ablam, ben ve babam selamlık bölümünde oturuyorduk. Bu sözünü ettiğim bina şimdi Özel Türk Koleji olarak faaliyette bulunmaktadır. Cumhurbaşkanımız Kenan Evren’in direktifleri doğrultusunda, burasının Latife Hanım Müzesi olarak düzenleneceğini büyük bir memnuniyetle duymuş bulunuyorum. Evet bu binada babam ile Celal Bey arasında Gazi’nin 250 bin lirasının nasıl değerlendirilmesi gerektiği üzerinde konuşuldu. Babam ihracat ve ithalatın yabancılar tarafından yapıldığını hatırlatarak, bu işleri yapacak bir Türk şirketinin kurulmasını önerdi. Celal Bey de bankacılık işlerinin de yabancılar elinde olduğunu hatırlatarak, bir banka kurulmasının yararlı olacağını söyledi. Sonunda da görüş birliğine vardılar. Bugün gibi aklımda, güzel bir akşam üstü idi. Daha sonra Gazi de çalışma odasından çıkıp, yanımıza geldi.
Ben babamın bankanızın kurucuları arasında olduğunu bilmiyorum. Bugüne kadar da kurucu hisse senedini görmedim. Ama, babam ne zaman İzmir’e inse mutlaka İş Bankası Müdürü’ne uğrar, onunla konuşur. Bankanın gelişmesi ile ilgili bilgi alırdı. Bankanın durumunu, İzmir’den yapılabileceği kadar izlerdi.
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın parasının “Milli Banka” kurarak değerlendirme kararı, Ankara’da yapılan toplantılarda İş Bankası’nı kurarak kesinleşir. 20 Ağustos 1924 günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa:
“Vatanı kurtaracak ve yükseltecek önlemlerin başında halkın doğrudan doğruya itibar ve güveninden doğup meydana gelen tam manasıyla modern ve milli bir banka kurmak...” diyerek kararını bildirir. Kurulacak ilk milli bankaya “İş Bankası” adı verilir. İlk Genel Müdürlüğüne, Maliye Bakanlığı’ndan istifa eden Celal Bayar getirilmiştir. 26 Ağustos Zafer Bayramı günü ilk Resmi başvurusunu yapan İş Bankası, 9 Eylül 1924 günü Ankara İstasyon Caddesi üzerinde ilk binasında düzenlenen özel bir törenle resmen açılışı gerçekleşmiştir.
Hindistan Müslümanlarının Gazi Mustafa Kemal’e hediye ettiği 600 bin altın Liranın Kurtuluş Savaşı’nda harcandığı bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararıyla; bu paranın 250 bin Lirası ‘Bu sizin paranız’ diyerek Gazi Mustafa Kemal’e iade edilmiştir. İş Bankası kurulurken, bu para ana para olarak kullanılmıştır.
26.08.1924'te Atatürk’ün, akşam sohbeti esnasında Türkiye İş Bankası İdare Meclisi üyelerine söyledikleri:
“Sermayenin azlığına bakarak cesaretiniz kırılmasın! Böyle kurumlar için en kuvvetli sermaye, zekâ, dikkat, iffettir; teknik ve metodik çalışmasını bilmektir. Bu inançla işe sarılınız, mutlaka başarırsınız! ...Bu işte başarı kazanmayı, eğer şahsî bir onur meselesinden daha ileri, millî bir gurur, millî bir onur meselesi yaparsanız çalışmak için, amacınıza ulaşmak ve daha yükselmek için muhtaç olduğunuz ateşi, enerjiyi bol bol yüreklerinizde bulacaksınız!”

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=102&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=S6pgF0LFAvYQ7kNvwH2e3ix&_nc_oc=Adkh0o2ckqnBUP8Rq1R_boLBP25kB1MYVrBccb7_7xW TMwBMuP89z0a0imku42ntWZXkP3G795st8JAbNXIBUqPG&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=7t0tlRvwy-7NjhNV19oj1A&_nc_ss=8&oh=00_Afzvu5PsrxphVuEL8e43C0glDK-9bnE7Hqw3DWRHddO66w&oe=69B70CD3

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
12 Mart 2026, 12:28
11 MART 1905 - Atatürk'ün, Şam'da staj yapmakta olduğu süvari alayıyla beraber Dürzî harekâtını bastırmak üzere Havrana gidişi
(Atatürk burada 4 ay kalarak tekrar Şam'a dönmüştür.)
Mustafa Kemal Paşa Şam’a geldiğinde alayını Suriye güneyinde yaşayan ve sürekli isyan halinde olan Dürzilere karşı bir sefer hazırlığında buldu. 5. Ordu’ya bağlı 29. ve 30. Alaylarda görev alan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşı Müfit Özdeş kumandaya karıştırılmak ve görev verilmek istenmemişti. Alayın harekât için harekete geçtiğini bir arkadaşlarından haber almışlardı. 30. Alay kumandanına gittiklerinde dertlerini anlatamamışlar ve kendilerinin stajyer olduğu, asıl komutanın görevini aldığı, kendilerinin Şam’da kalmalarının uygun görüldüğü söylenmişti.16 Ordu Kumandanına gittiklerinde de kabul edilmemişler ve harekâta davetsiz misafir olarak katıldılarsa da dışlanmışlardı.
Havran’daki Dürzi isyanını bastırma harekâtı 11 Mart 1905’te başlamış, 4 ay kadar sürmüştü. Mustafa Kemal Paşa özellikle komuta ettiği birlikle bulunduğu Kunaytıra halkı ile sıcak ve dostane ilişkiler kurmuştu. Halk ile doğrudan ilişkilere girerek, otoritenin soğuk yüzünü ısıtmaya ve müşfik tarafını göstermeye çalışmış, kısmi başarılar da sağlamıştı. Mustafa Kemal Paşa 1905 Temmuz’unda Şam’a döndü. Bu dönemde Mürettep Kumandanı Lütfi Bey’le de dost olmuştu. Harekât sırasında İsyancılara ulaşamayan birtakım askerlerin sade vatandaşlara davranışlarını yadırgamıştı. Ayrıca buradaki sorumluların İstanbul’u da yanılttıkları görüşündeydi. Bu tip olayları engelleme konusunda elinden gelen mücadeleyi yapmak da O’nun karakteri icabıydı ve öyle de yaptı. O’nun bu tavırları ve alayının eğitimindeki başarılarıyla askerler arasında, hatta samimî ve insanî yaklaşımlarıyla yerli halk arasında güven ve saygınlık kazandı.
Şam, Mustafa Kemal Paşa’nın memleketin kurtarılması konusunda düşündükleri açısından elverişli görünmediği gibi, halk ilgisiz, sosyal hayat cansız, ekonomik durum iç açıcı değildi. Mustafa Kemal Paşa’nın bakış açısından şehir, Orta Çağı yaşamaktaydı. Karanlık basınca sokakta hayat duruyordu. Şam’ın zenginleri ve orta hallileri Berdan nehriyle sulanan bahçelerde zevk ve sefa içindeyken, kenar mahalleler ve halkın alt tabaka sayılabilecek unsurları arasında sefalet, sıkışıklık, sıcak ve bıkkınlık hâkimdir. Bazı geceler şehri dolaşan Mustafa Kemal Paşa, kaldırımlarda, evlerin önlerinde, eski püskülere sarınıp uyuyan insanlar görüyor, onlara acıyordu. “Hayat bu mu?” diye düşünüyordu. İşin kötüsü onlar durumlarını anlayamıyor, taassup ve cehalet, gerçekleri görmelerini engelliyordu. İşini bilmeyen! Askerler bile sefalet yaşamaktaydı.
Bu ortamı ve memleketin genel durumunu düşünen Mustafa Kemal Paşa, bazen gerçekleri kabullenmeye çalışır, “vatanımız, milletimiz bu. Bunlara layık görülen bu sefaletin sorumlusu bunlar değil.” diye düşünürdü. Devlet ve millet hem birbirleriyle, hem kendi içlerinde kıran kırana boğuşmaktadırlar. Yolsuz, mektepsiz, hastanesiz, fabrikasız, asayişsiz, emniyetsiz bir vatan. İşte bu düşünceler içinde Vatan ve Hürriyet Cemiyeti Mustafa Kemal Paşa’nın tek avuntusu oldu.

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=111&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=ZDa35KAASOEQ7kNvwH9cvfx&_nc_oc=Adlt4ZjpojN0tq7RovnH9IKLpjHMx5bIWZLDIKUa6FG 1daXsV2_8B6PDDpn1zMmO-OPLHhoTLAbFN5fJxhMpEK49&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=TrdgdgxFzlDJEzsj1w4z5Q&_nc_ss=8&oh=00_AfzXmqN9-iYlj4yOsUH309zGSHYeF9wdnV74UmkJgBORXw&oe=69B85DC3

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
16 Mart 2026, 12:32
1921 yılı Milli Mücadele tarihinde oldukça kritik bir yıldı. Yunan ordusu bu yıl önemli başarılara imza atarak Ankara önlerine kadar gelmiş, Ağustos ayında başlayan ve 23 gün savaşta Türk ordusu nihayet düşmanı durdurmuştu... Atatürk, işte bu kritik dönemde, savaşın hemen öncesinde Temmuz ayında birkaç gün sürecek "Eğitim Kongresi" düzenlemişti. Savaşın en kritik günlerinde düzenlenen bu eğitim kongresinin iptal edilmesi önerilmişse de, bunu kabul etmemiş ve kongreye bizzat katılarak konuşma yapmıştı..
Atatürk, Libya'dan Çanakkale'ye, Bitlis'ten Filistin'e yurdun pek çok köşesinde savaş vermişti. Ülkenin geri kalmasındaki en önemli etkenin eğitimsizlik olduğunu anlamıştı. Asıl savaşın cehalete karşı yapılacağını biliyordu. Ve bu yüzdendir ki savaşın en kritik döneminde yapılan Eğitim KOngresi hiç de "öylesine" bir iş değildi.
Atatürk, saptamalarında hiç de haksız sayılmazdı. Memlekette halkın çocukları ortak bir eğitime sahip değildi. Yabancı okullarda farklı, tekke ve zaviyelere bağlı okullarda farklı türde eğitim bulunuyordu. Farklı eğitim anlayışlarına sahip kurumlar, ülkedeki gençliği birbirinden kopuk ve bağlantısız hale getiriyordu. Üstelik bu okulların hiçbiri devletin amaç ve ilkelerine uygun eğitime sahip değildi. Bu nedenle 1924'te "Eğitimde Birlik Kanunu" çıkarılarak tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. Bu okullarda verilecek dersleri bakanlık belirleyecek, okullarda yer alan her türlü ayrıntı Ankara'da saptanacak, okullarda öğretim veren öğretmenler ise bakanlığın denetiminden geçecekti. Bu yenilikler sayesinde kırsaldaki ailenin çocuğu ile şehirdeki ailenin çocuğu aynı standartlara sahip oluyordu..
1930 yılıydı.. O günlerden birinde, hesapta olmayan şekilde İstanbul Üniversitesi'ni gezmeye karar verdi. 15 Aralık'ta bulutlu bir Pazartesi günü, saat 10'u 40 geçe üniversiteye gitti.. Yanında Genel Sekreter Tevfik Bey, Başyaver Recep ve Kılıç Ali vardı.. Rektör Muammer Raşit, bu beklenmedik sürpriz karşısında çok şaşırdı. Atatürk, önce öğretim üyeleriyle tanıştı ve üniversite hakkında görüştü. Akabinde dersin olduğu sınıflardan birine girmeyi istedi. Ders programı getirildi ve incelendi. Birinci sınıfın dersine girmeye karar verdi..
Tahir Bey herzaman olduğu gibi dersini anlatıyordu. Dışarıda olup bitenden haberi yoktu. Hiç beklemediği bir anda kapı çalındı ve Atatürk yanındakilerle birlikte içeriye girdi. Tahir Bey şaşkındı. Atatürk'e oturması için kendi sandalyesini sundu. Atatürk tüm ısrarlara rağmen tahtanın önünde dikildi ve ayakta durarak derse devam edilmesini istedi. Tahir Bey, durumun heyecanıyla karışık, dersi anlatmaya başladı. Hemen sol arkasında Cumhurbaşkanı ayakta bekliyor ve dersi dinliyordu. Bu esnada Ethem Hamdi Bey deklanşöre bastı ve anı ölümsüzleştirdi..
Günümüze ulaşan bu fotoğraf, Cumhuriyet'in eğitime ve öğretmene bir zamanlar verdiği değeri aktarıyor.. Eğitim ve eğitimcilerin karşısında devletin liderinin bile ayakta, sessizce beklediği mesajını veriyor..
Bu eğitim ziyareti Atatürk'ün oldukça hoşuna gitmişti. "Cumhurbaşkanı olmasaydım, Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim," diyen Büyük Adam için okulda, öğrencilerle iç içe olmanın keyfi bambaşkaydı. Siyasi açıdan çalkantılı bir dönemde yapılan bu sürpriz ziyaret ona çok iyi gelmişti. En kısa zamanda bu ziyareti tekrarlamaya karar verdi.. (MASA Dergisi, Aralık 2020, "Bir Fotoğraf Hikayesi, 15 Aralık 1930")

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=106&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=JZjsxWLF4dMQ7kNvwFsTWTy&_nc_oc=AdlJ2UiaKYf3qTbzZlEKIN4inpFvHir19c26Xw7EAjF szVP2JuvBhFYPcBC351Kh7w3NZnWKmVjw0cbAEk5hocGS&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=EDKBFi8VBwCE4qD0f_-QEg&_nc_ss=8&oh=00_AfxNLBnix9b-Z3AeQl37uFtRZHlwawIH2joFP-gfwN24NQ&oe=69BDA8CC

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=104&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=3gyZp9EbxsAQ7kNvwE2cq7J&_nc_oc=Adkk2x_TUhek-uz1A5RWbCKDb17WwQXN9UWSrAfw2hbfOdGxsJHABmvTTAQ8L1w N9xVFukBCFRKIAtznYZkRlFcw&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=LNK8eu9HUdjFZ9Q8dZN_3w&_nc_ss=8&oh=00_AfwF5k2lip23tXKkm3MHnN2mp1uxtOSyBLlkM9gDFNiE rA&oe=69BD888A

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
16 Mart 2026, 14:41
Atatürk’ün Şoförü Ve Koruma Muhafızı İle Yapılan Bir Röportaj
Atatürk’ün şoförü ve koruma muhafızı ile yapılan bu röportaj, 10 Kasım 1969’da Günaydın Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Koruma muhafızlarından Başçavuş Cinoğlu, hayli ileri yaşına rağmen, röportajın yapıldığı zaman, Milli Savunma Bakanlığı’ndan kendisine tahsis edilecek maaşı ve İstiklâl madalyasını beklemekteydi. Umarız Atatürk için canını ortaya koyan bu yiğide devlet sahip çıkmıştır. Hepsinin ruhu şad olsun…
22 yıllık muhafızı anlatıyor
ATATÜRK: ‘Kimseye kötülük etmedik. Korkumuz olamaz’ derdi
Atatürk’ün 22 yıl aralıksız muhafızlığını yapan eski başçavuşlardan Tahsin Cinoğlu, büyük kurtarıcının vefatının 31. yıl dönümünde kendisiy*le ilgili bir hatırasını şöyle anlatmıştır:
“-Büyük Atatürk’ün 22 yıl özel muhafızlığını yaptım. Onu canımdan çok sevdim. Ve en ufak şüpheli göze, gözleri*mi diktim. Bir gün, İzmir’de birlikte yürürken, kendisine ‘Paşam, biraz daha sağdan yürüseniz’ diye rica ettim. Ba*na,‘Tahsin evladım kendini o kadar üzme, sen de benim gi*bi bu vatanın evlâdı bir Türk çocuğusun. Senin hayatın da benimki kadar kıymetlidir… Biz, halkımıza ve vatanımıza kötülük etmediğimiz için korkmayız. İyiler korkmaz, kötüler korkar’ derdi.”
İlk şoförü anlatıyor
”Sivas Kongresi ATATÜRK için çok önemli bir kongre idi”
Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarihten Erzurum ve Sivas kongrelerinin sonuna kadar makam şoförlüğü*nü yapan ve o zaman henüz 18 yaşında olan Mehmet Türker Ata’nın yanında geçirmiş olduğu yıllara ait hatıraları*nı gözleri yaşararak anlattı…
”19 Mayıs 1919’da Büyük Atatürk, Samsun’a Bandırma vapurundan çıktığı zaman onu karşılayanlar arasında ben de vardım. Aziz Atatürk bir hafta Samsun’da istirahat et*tikten sonra beni makam şoförü olarak görevlendirdiler ve 2 dolma bir havalı lastikli otomobille Sivas’a hareket ettik yolları Rum Çeteciler istila etmişti. Atatürk Sivas kongresine çok önem veriyordu, bana; ‘bu kongre mutlaka yapıl malıdır, milletimizin kaderi bu kongreye bağlı’ diyordu.
Binbir güçlüklerle Sivas’a geldik ve kongre yapıldı.”

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=103&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=nW6k2hM0lJoQ7kNvwHiyIsS&_nc_oc=Adn5NHGyfYxi00EkJ2esyxwGJHZusjOJjoo4W5tmxEk Rt-t-57B_26LEoTWr34mqtyCCZz2EBVhvxABD1L0qQj2E&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=rLwdD7P41PUIwsx7nLA9bA&_nc_ss=8&oh=00_Afz6FaHG8y0ig4k9KAfmZ4WBpZsBvxl9AEstGxczjCbs Jg&oe=69BDBD48

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
16 Mart 2026, 15:09
16 MART 1920 – İngiliz yüksek komiserliğinden Andrew Ryan sabah 09:40'da Sadrazam Halil Paşa'ya İstanbul'un işgaline gerekçeleri içeren notayı teslim etti. Notada baş sorumlu Mustafa kemal paşa anılıyordu.
Notanın tam metni şöyleydi:
“İstanbul 16 Mart 1920
Fransa, Büyük Britanya ve İtalya Fevkalâde Komiserleri, İstanbul şehrinin Martın on altısında, saat ondan itibaren İtilâf Devletleri’nin askeri işgalleri altına alınacağını, Zât-ı Fahîmâneleri’ne bildirmeye, Müttefikler Âlî Konseyi tarafından memur edilmişlerdir.
Fevkalâde Komiserler tarafından bu hususta alınan kararların metni Taraf-ı Fahîmâneleri’ne le!en gönderilmektedir.
Bundan başka, müteaddit noktalarda ve bilhassa Kilikya’da bu defa vukua gelen hâdisât ve taaddiyatın zuhurunda mesuliyetleri bulunduğundan şüpheye mahal olmayan Mustafa Kemal Paşa ile sözüm ona milli harekâtın sair idarecilerini derhal takbih etmesini Osmanlı Hükümeti’nden talep etmeye dahi memur bulunmaktayız.
Bu çeşit vakaların ve tecavüzlerin tekerrürü halinde, Türkiye ile akdedilecek sulh şartlarının, halen tasavvur edilen şeraitten daha sert olabileceğini ve şimdiye kadar verilmiş olan imtiyazların geri alınabileceğini, Osmanlı Hükümeti’ne bildirmek mecburiyetindeyiz.
Müttefikler tarafından İstanbul’da vuku bulan askeri işgalin, Sulh Muahedenâmesi şartlarının kabul ve tatbikine geçileceği zamana kadar devam ettirileceği hususunu da, burada ilave etmeye memur bulunmaktayız.
Tazimlerimizin kabulünü, Zât-ı Fahîmâneleri’nden rica ederiz.
M. Defrance John Michael De Robeck Felice Maissa”
Bu notaya bağlı bulunan karar metni ise şu şekildeydi:
“Fransa, Büyük Britanya ve İtalya Fevkalâde Komiserleri olan bizler, Müttefikler Âlî Konseyi’nin emirleri mûcibince aşağıda yazılı kararları verdik:
1- İstanbul şehri, Mart’ın 16. günü saat ondan itibaren Müttefik Devletlerin işgali altına alınacaktır.
2- Müttefik Devletler’in askeri makamları, şehrin işgalinin istilzam edeceği bütün askeri tedabiri, Müttefik Devletler Fevkalâde Komiserleri namına tatbik edeceklerdir.
3- Zikri geçen bu tedbirler şu maddeleri ihtiva etmektedir:
a- Harbiye ve Bahriye Nezâretleri’nin işgaliyle beraber her nevi kontrol ve sansür muameleleri ve bunlardan husûle gelecek tebligat.
b- Posta, telgraf ve telefonların kontrolü.
c- Zabıta üzerinde sıkı kontrol ve askeri işgal altında bulunacak mıntıkalarda umumi olarak asayiş, emniyet ve âmme nizamının muhafazası için lüzumlu olan nizamnâmelerin tertib, ilân ve tatbiki.
İstanbul, 16 Mart 1920
M. Defrance John Michael De Robeck Felice Maissa.”
Yüksek Komiserlerin bu notaları üzerine, Sadrazam Salih Paşa da kendilerine şu yazılı cevabı vermiştir:
“17 Mart 1920 Fransa, Büyük Britanya ve İtalya Fevkalâde Komiserlerine: Zât-ı Âlîleri tarafından 16 Mart 1920 tarihiyle irsal buyurulan ve o tarihte saat 10.00’dan itibaren İstanbul şehrinin, Müttefik Devletler’in askeri işgali altına alınacağını bildiren müşterek notayı ve ilavesini almakla şerefyab oldum.
Bu münasebetle, İstanbul’daki vaziyetin, müttefiklerin emniyetini tehdit edecek mahiyette olmadığını arz etmek isterim. Burada hiçbir karışıklık vukua gelmemiş bulunduğu gibi, herhangi bir karışıklığın zuhûru ihtimalini hatıra getirecek bir hal de mevcut değildir. Zaten Müttefik Devletler, her çeşit ihtimali bertaraf etmeye yetecek miktarda kuvvete maliktirler. Vaziyet böyle olduğuna göre, Hükümet-i Seniye, bu şekilde tedbir alınmasının sebebini anlayamamakta ve kendisinin en esaslı haklarına vurulan bu darbeyi protesto etmeyi, vazifesi icabından saymaktadır.
Anadolu’daki harekâta gelince, bu harekâtı tevlid eden başlıca sebep; Aydın Vilâyeti’nin Yunan askerleri tarafından tamamen haksız bir şekilde işgal edilmesi ve bu askerin, kendilerine cürüm ortaklığı yapan yerli Rumların iştirakiyle kalkıştıkları işitilmemiş derecede müthiş ve tüyler ürpertici bir takım gaddarlıkladır ki, bu keyfiyet Zât-ı Âlîlerinizce de meçhul değildir.
O sıralarda büyük bir Ermenistan ve Pontus Rum Devleti ihdas olunacağına dair ortalıkta deveran eden ısrarlı şâyialarla, endişe verici sair rivayât ve neşriyâtın vücuda getirdiği korku ve heyecan, bu harekâtın Küçük Asya’nın daha geniş sahaları üzerine yayılmasına yardım etmiştir.
Hükümet-i Seniye, nüfuz ve iktidarının, mütareke müddetinin uzaması ve bu mütareke şartlarının tatbik edilme şeklinden dolayı, ehemmiyetli derecede azalması neticesinde, kontrolünden daha da kolayca çıkmış olan bu harekâta yabancı kalmıştı. Hükümet-i Seniye mevzui bahis hareketlerin müsebbipleri ve taraftarları tarafından îka edilebilecek tecavüzleri takbih ve tenkit etmekten başka bir şey yapamamakta idi.
Babıâli bu vesile ile mütarekenin akdinden itibaren, Küçük Asya’nın hiçbir tarafında bir katliam vuku bulmadığını bir kere daha beyana lüzum görmektedir.
Maraş’taki vukuata gelince, bu hadiseler Müslümanlarla silahlı Ermeni müfrezeleri arasında cereyan eden çarpışmalardan başka bir şey değildi ve bu çarpışmalara da, Ermeni müfrezeleri sebebiyet vermişti. Babıâli, bazı kimselerin bu çarpışmaları bir Ermeni katliamı şeklinde tasvir etmek istemiş bulunduklarına teessüf eder.
Zât-ı Âlîleri, zikri geçen notada, bu türlü vakaların ve tecavüzlerin tekerrürü halinde Türkiye ile yapılması tasavvur edilen sulh şeraitinin daha da sertleşeceğini ve verilmiş olan imtiyazların geri alınabileceğini ilave ediyorlar. Memlekette bu gibi emniyeti sekteye uğratacak hallerin artık vukua gelmeyeceği ümidini memnuniyetle ifade etmek isterim. Ayrıca Müttefik Devletler’in, bazı zevât tarafından düşüncesizce îka edilen hareket ve söylenen sözlerin neticesini Osmanlı Milleti üzerine yüklemenin ve milletin mukadderatını, iradesi haricinde vuku bulan tesadüfî bazı hâdisâta tabi kılmanın, adalete uygun olmayacağını lütfen teslim buyuracaklarından eminim. Müttefikler Âlî Konseyi’nin Türkiye hakkında vereceği kararlarda daha yüksek evsa!aki mütalaalar ve hislerden mülhem olacağından da şüphe etmiyorum.
Tazimlerimin kabulü.”
İstanbul’un işgali ile ilgili olarak General Wilson ise, Harbiye Nezâreti’ne, 16 Mart 1920’de gönderdiği yazıda;
“Meclis-i Alî’nin emri altıda ifa-i vazife eyleyen Düvel-i İtilâfiye Fevkalâde Komiserleri’nden telâkki eylediğim talimata tevfikan, İstanbul’un işgali hususunda lazım gelen tedabiri askeriyeyi ittihaz eylemekte olduğumu Zât-ı Devletleri’ne arz eylemekle mübahiyim.
Harbiye ve Bahriye Nezâretleri’nin işgaliyle, Telgraf ve Telefon Müdüriyet-i Umumiyesi’nin kontrolü ve asayişi umumiyenin temini tedabiri mezkure adadına dâhildir.
Bu ahval dâhilinde emriniz altında bulunan kıtaatın kendi yerlerine çekilmelerini ve hasbel vazife harice çıkacak herhangi bir askerin silahsız olmasını temin etmenizi rica ederim” diyordu.
Yüksek Komiserler, işgalin gerekçelerini ise; bozuk bir Türkçe ile yayınladıkları şu bildiriyle İstanbul halkına duyurmuşlardı:
“16 Mart 1920,
Beş buçuk sene evvel Memalik-i Osmaniye’nin mukadderatını, her ne halde elde etmiş olan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin rüesası Alman telkinâtına kapılarak devlet ve Millet-i Osmaniye’yi Harbi Umumi’ye iştirak ettirdiler. Bu haksız ve meşum siyasetin neticesi malûmdur. Devlet ve Millet-i Osmaniye bin türlü felaket geçirdikten sonra, öyle bir mağlubiyete dûçar oldu ki, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin rüesâsı bile, bir mütarekenâme akdederek, firar etmekten başka bir çare bulamadılar. Mütarekenâmenin akdini müteakip, Düvel-i İtilâfiye’ye gayet ağır bir vazife tertib etti. İşbu vazife eski Memalik-i Osmaniye’nin bütün ahalisinin bila tefrik cins ve mezheb-i saadet müstakbelerini, inkişaflarını hayat ve içtimaiye ve iktisadiyelerini temin edecek bir sulhûn temellerini atmaktan ibaret idi. Sulh Konferansı, bu vazifenin ifasıyla meşgul iken, firari İttihat ve Terakki erkânının mürevvec efkârları bulunan bazı eşhas; Teşkilat-ı Milliye nam müstearı altında bir tertib teşkil ederek ve Padişah ile Hükümet-i Merkeziye’nin evamirini hiç addetmekle harbin netayici elimesinden büsbütün tükenmiş olan ahaliyi askerlik için toplamak, anasır-ı muhtelife miyanında nifak çıkararak ianei milliye bahanesiyle ahaliyi soymak gibi ef’âle cüret ettiler ve bu vechle sulh değil adeta yeni bir muharebe devrini açmaya teşebbüs eylediler. Bu teşvikat ve tahrikâta rağmen Sulh Konferansı, vazifesine devam etti ve nihayet İstanbul’un Türk idaresinde kalmasına karar vermiştir. İşbu karar Millet-i Osmaniye’yi müsterih edecektir. Ancak, bu kararlarını Babıâli’ye tebliğ ettikleri zaman, icrasının ne gibi şeraite tabi olduğunu da ihtisar eylediler. İşbu şerait; Vilâyât-ı Osmaniye’de bulunan Hristiyanların hayatlarını tehlikeye maruz bırakmamak ve elyevm, Düvel-i İtilâfiye ile müttefiklerinin kuvayı askeriyeleri aleyhine mütemadiyen vuku bulmakta olan hücumlara hitam vermekten ibaret idi. Hükümet-i Merkeziye bu ihtara karşı bir dereceye kadar hüsnüniyet göstermiş ise de, Teşkilât-ı Milliye nam müstearı altında hareket eden eşhas mâteessüf, teşvikat ve tahrikâtlarından vazgeçmek istemediler. Bilakis, hükümeti kendi hareketlerine iştirak ettirmeye teşebbüs eylediler. Herkesin kemal-i hoş ile beklediği sulh için büyük bir tehlike teşkil eden bu vaziyete karşı Düvel-i İtilâfiye, yakında, taht-ı karara alınacak, ahkâm-ı sulhiyenin tatbikini temin edebilmek üzere tedabir-i lâzımeyi temin eylemeye mecbur oldular. Bunun için bir tek çare buldular. Bu da İstanbul’u muvakkaten işgal etmek idi. İşbu karar, bugün mevkii icraya vazi edildiğinden efkâr-ı umumiyeyi berayi tenvir atiye tasrih olunur.
1. İşgal muvakkattır.
2. Düvel-i İtilâfiye’nin niyeti Makam-ı Saltanat’ın nüfuzunu kırmak değil, bilakis, İdare-i Osmaniye’de kalacak olan memalikde, o nüfuzu takviye ve tahkim etmektir.
3. Düvel-i İtilâfiye’nin niyeti yine Türkleri Dersaadet’ten mahrum etmemektir. Fakat Mazallahu Teâlâ, taşrada iğtişaş-ı umumi veya katliam gibi vukuat zuhur ederse bu kararın tadili muhtemeldir.
4. Bu nazik zamanda Müslim olsun Gayrimüslim olsun, herkesin vazifesi; kendi işine gücüne bakmak, asayişin teminine hizmet etmek, Devlet-i Osmaniye’nin enkazından yeni bir Türkiye’nin ihdası için son bir ümidi, cinnetleri ile mahvetmek isteyenlerin iğfâlâtına kapılmamak ve hâlâ Mâkârrı Saltanat kalan İstanbul’dan ita olunacak evamire itaat etmektir.
5. Balada zikrolunan teşvikata iştirak eden eşhasın bazıları, Dersaadet’te derdest olunarak onlar tabii kendi ef’âlinden ve bilahare o ef’âlin neticesi olarak vuku-i melhuz ahvalden mesul tutulacaktır.”
İstanbul halkına bir bildiri de General Wilson tarafından yayınlanmıştı. Bildiride;
“Dersaadet Ahalisine
Dersaadet’te bulunan İtilâf Kuvvetleri’nin korunması için atideki beyannamenin tamimi lüzumuna binaen zirde vazülimza Dersaadet Müttefikin Kolu Kumandanı bervechiati beyan ederim.
Ahalinin kemali sükûnetle hareket ve mümkün olduğu kadar mutadı zatiyelerine devam etmesi icab eder. Ahali bu suretle hareket ve İtilâf Kuvvetleri’ne karşı harekâtı düşmananaden ictinab ederse ciheti askeriyeyi müttefika tarafından müdahaleye maruz kalmayacakları gibi hayatları hiçbir tehlikeye duçar olmayacak ve serbesti şahsiyeleri ile emvallerine riayet edilecektir. Fakat, ahali bu husustaki vazifesini ifa etmediği taktirde icabatı harb, ibret misal teşkil edecek bir ceza istilzam ettirecektir. Binaenaleyh her kim olursa olsun, evamire muhalif veya Kıtaatı Müttefika veyahut mezkûr müttefikin kıtaatına mensub bir şahsa düşmanane veya asayişi umumiyenin ihlalini intac edecek veya düşmanlarına muavenet edebiliyor bir harekette veya hareket teşebbüsünde veyahut işbu beyannamenin ahkâmına muhalif bir harekette bulunuyorsa, Divan-ı Harp tarafından muhakeme ve idam veya cürmün istilzam edeceği daha hafif bir ceza ile hükmedilecektir.
Balada zikrolunan muzır harekât her kimin olursa olsun demiryollarını, cadde, telgraf, telefon tellerini, su veya mahzen ve sistemlerini ve levazımı askeriyeyi şamildir. 16 Mart 1920
General H.F.Wilson
İtilâf Devletleri Pasaport Dairesi de bir tebliğ yayınlanmıştı. Tebliğ şu şekildeydi:
“Berayi vazife ve matlub hareket emrini haiz Kuvayı Muttelife-i Bahriye ve Askeriye eşhasından maada hiçbir kimsenin Galata’da Merkez Rıhtım Hanı’nda İtilâfiyun Pasaport Dairesi’nden vize olunmazdan evvel İstanbul’dan ve İstanbul Vilâyeti’nin Anadolu Fener-Pendik hattından şarka herhangi bir noktaya yolculuk etmesine müsaade olunmayacağı şimdiden itibaren ilan olunur.’’
Osmanlı Hükümeti de, 16 Mart 1920’de İstanbul halkına bir bildiri yayınlayarak; bugünden itibaren İstanbul’un geçici olarak işgal altına alınmış, hükümetin ise üzerine aldığı vazifeleri yerine getirmiş olduğundan, sükûnet içerisinde herkesin işiyle meşgul olmasını tavsiye ediyordu.

[Only Registered Users Can See Links] pg?stp=dst-jpg_s590x590_tt6&_nc_cat=111&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=x2yvIngFAt0Q7kNvwHJ1_zg&_nc_oc=AdnCaKQxRGPJGgrlzxZLelEWSQKPYbv21-CglRwl33XZhy6L8NN-43_DHgLCP2EBfrd0j77qL3DWue3iofDYEsXG&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=067jWmAugwHVMWBSSNmEwg&_nc_ss=8&oh=00_AfxEKVPvmAnC-tuZHJuiQ9Z3L3zaX8q6GyjFK5UIWGkxjw&oe=69BDB9CC

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=102&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=r2r-fgzpH-MQ7kNvwFyXMa5&_nc_oc=AdkKWaHJx36EDOc8PY_MRs2CenpE-D9IpYcMUwnfuQ1iG7u_CXyYA3iTOR3J_LIUWNGaryOxztFltO0 e1lUOIn2h&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=CTHBYYf_4tSqCVw2oDckow&_nc_ss=8&oh=00_Afw8-XOccPSnqX3s947DVUIaGc4CwqCgCbndDBIHeiyOWA&oe=69BDDD51

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=105&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=M7zFgcegZn0Q7kNvwEw8lmU&_nc_oc=AdlRGczelGdsqICE0n4CjcCNABpgx_gKBRALHmuINTZ MZ1HkXMhUtvWfv16zyzFB_a7x1zNsmWcOzYqY5Sqqf3iC&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=M9Z9i62G8d0vaneH5wJCWA&_nc_ss=8&oh=00_AfwpzSv7v5WZcXMFZ1aEP4ywa_oOHT-rZMAiCmgph3MwPg&oe=69BDB187

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=109&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=d1-R1pTOH5MQ7kNvwE4hf1Z&_nc_oc=Adly8n0n6WkmGwh4iqCMRlzKQANWe0QTna3wyOdpLEw CHyfBsIuizRbfoQkA0f_4uqW2eWhzkD54Mq3CeuGHIf5C&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=kWW_3kkB86wIJp58MAYuAw&_nc_ss=8&oh=00_AfwkfGkmxOUiAcvNfZ7DGfKV6boRlBP-GQ5jbVvMHGLPfA&oe=69BDC10E

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
17 Mart 2026, 14:39
Madam Corinne'e Yazdığı Mektup, 17 Mart 1915
Maydos Karargahı (Çanakkale)
17 Mart 1915
Aziz dostum,
Son kartınız Maydos'a Fethinin bir zarfı içinde geldi. Siz ki her şeyden haberiniz olduğunu iddia edersiniz. Siz ki benim hayatımı takip etmekten memnun olmak istersiniz. Nasıl oluyor da benim muharebe meydanında bulunduğumu öğrenemediniz? Bunun, benim hatam olduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Tabii, değil mi, cidden hayret ettiniz sanırım. Ben Maydos'ta bulunur, gece gündüz düşmanla savaşırımda aziz dostum Corinne bunu bilmez ve kartlarıyla mektuplarını bermutat Sofya'ya gönderir, bunları da benim yerime hep Fethi Bey alır.
Vaziyet Çanakkale Boğazında biraz buhranlı bir hal kastedince, aziz dostunuz Nuri'nin eski mevkii olan Tekirdağ'a gidip orada bulunan bir fırkamızın kumandasını üzerime almamı isteyen gayet müstacel bir telgraf aldım. Yeni dostlarıma veda bile edemeden Sofya'dan ayrıldım. Biliyordum ki bu benim tarafımdan bir nezaketsizlikti. Mısır'a gitmeden ve Kudüs'te ıstırahate karar vermeden evvel sizde bir akşam yemeği yiyen ve size hararetle veda eden Nuri hiçbir zaman benim gibi hareket etmek istemez.
Neyse, 24 saatte Tekirdağ'ında hazırdım ve bir fırka teşkili ile meşgul oldum. Sonra teşkil ettiğim fırka ile Maydos'a gitmek ve orada bulunan bütün kuvvetlerin kumandasını deruhte etmek emrini aldım. Bu kuvvetler Çanakkale Boğazını müdafaa eden, takriben iki topçu fırkasıydı.
İki aydır buradayım ve Çanakkale Boğazı'nı müttefiklerin ihraç teşebbüsünde bulunan donanmalarına ve kuvvetlerine karşı müdafaa ediyorum. Bu ana kadar aziz Corrine, hep muvaffak oldum ve aynı yerde kalırsam, kuvvetle ümit ediyorum ki daima da muvaffak olacağım.
Burada benim ismimin duyulmasına hayret etmemeli, çünkü ben mühim bir muharebenin kahramanı olarak Mehmet Çavuşa şeref kazandırmayı tercih ettim. Tabii şüphe etmezsiniz ki muharebeyi idare eden sizin dostunuzdu ve savaş gecesi muharebelerin saflarında Mehmet Çavuşu bulanda o idi.
Corrine, Sofya'dan ayrıldığımı ve burada bulunduğumu size niçin haber veremediğimi bana sormayınız. Anlayamazsınız ki çok ciddi bir şekilde meşgulüm ve şüphe etmemelisiniz ki hafızalarımızda silinmez çizgilerini çizdiğimiz güzel anları asla unutamam.
Zaman geçer, fakat dostlar arasındaki bağları daima kuvvetlendirir. Mektubumu elinize vermesi için size fırkamdan bir zabit gönderiyorum. Çünkü posta ile ancak manasız birkaç kelime göndermek mümkün. Siyasi ve askeri, umumi vaziyeti nasıl gördüğünüzü bana açıkça söyleyiniz Corrine. Ben bu mevzuda size izahat veremem.
Cevat Bey hiç değilse Pazar günleri sizi ziyaret ediyor mu? Etmiyorsa ona, sizi görmesi için yazınız ve söyleyiniz ki her türlü yanlış anlaşmalara rağmen, ben onun samimi dostuyum ve bana mektup yazmasını arzu ediyorum.
Siz bana kısa, basit kartlar yollayabilirsiniz.
Size, istenilen zamanda cevap veremezsem ümit ederim ki beni mazur görürsünüz.
Matmazel Edith'e samimi dostluklarımı arz ederim. Valideniz hanıma ve pederinize lütfen hürmetlerimi bildiriniz.
Geçmiş zaman ve geçmiş zamanın hatıraları ebedi bir hayata maliktir.
Beni unutmayınız Corrine, hatta bu harpte ölsem bile."
19. Fırka Kumandanı
Mustafa Kemal
[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=105&ccb=1-7&_nc_sid=13d280&_nc_ohc=U7fHsa5-2eEQ7kNvwHR9fxa&_nc_oc=AdnrbMyLDxQUWV1-zBNzi49U7tsa9WbLcF0K8wsGLSyBrYBF9y2qGVyX5uV7Dr5Qiu A&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=5tZD9sTxt65e-ZTyjAiyxA&_nc_ss=8&oh=00_AfynJsqLuKHe5z40bbUX5Cp6Yv0mWNaFq_6eAZ_Uzj3A rA&oe=69BF194F

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
20 Mart 2026, 10:34
ÇANAKKALE’DE MUSTAFA KEMAL’İ YOK SAYANLARA
Churchill Şu anda mağlubiyeti bütün damarlarımda hissetmekteyim. Çok üzgünüm!.. Oldukça mutluydum, umutluydum. Daha düne kadar Çanakkale bizimdir! diyordum. Çünkü bu savaşı kazanmak için; askeri, parayı, cephaneyi, her şeyi hesaplamıştım. Hepsinde çok
üstündük. Mutlaka yenecektik.
Yalnız bir şeyi hesabı katmamışız...
MUSTAFA KEMAL’İ...
Bağrımda İngiliz gururu olmasa,
TÜRKLERİ alnından öpmek,
onları ayakta alkışlamak isterdim.
Winston Churchill
[Only Registered Users Can See Links] g?_nc_cat=1&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=Z0N6jz1_6voQ7kNvwE_PhOs&_nc_oc=AdqhDKZzaPuss2fROm5iekY5BYMmWFimFtYJSTYFenM kCO_RD1-kpUdajiDYuPJgKXmXxlCd8eQrMYpcPNweFNy4&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=kIqOKS2xaIV1yzAHrKlntQ&_nc_ss=7a30f&oh=00_AfwC28eCwskO5ojDBUVUg-5qFEhprAi9zFQ6nnQuXn9CJw&oe=69C2D8D0

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
29 Nisan 2026, 14:51
Tarihciler neden anlatmaz?
bir dakikada oku öğren
Hiç düşündünüz mü, madem Kurtuluş Savaşı'nda sadece Yunanla savaştık, o halde Mudanya Ateşkesi'ni neden İngilizle Fransızla İtalyanla yaptık? Tam olarak kurtulduğumuz neydi? 1922'de ordularımız İzmir'i alınca vakit kaybetmeden İstanbul'a yöneldik. Malum İstanbul İngilizlerin elinde. Bütün ordu İzmit'e yığıldı ve harekat için gün sayıldı derken ateşkes önerdiler. Lozan görüşmeleri başladı. Ordumuz İzmit'te beklerken, Lozan süreci 8 ay sürdü. İyi ama niye? Hangi konuda anlaşamıyorduk? Musul mu? Hayır. Musul 1 ay konuşup geçildi. Lozan'ın 8 ay sürmesinin 3 sebebi vardı...
1- Yüzyıllarca padişahlar ''kapitülasyon'' adı altında yabancılara öyle imtiyazlar verdi ki gün geldi tepemize çıktılar. Bankalar, işletmeler, limanlar vs onlarındı. Ordumuz Voynuklar, Martolozlar, Cerahorlar ismiyle Hristiyan askerlerle doluydu. Gün geldi Almanlar yönetti. Paralarımızın üzerine Fransızca, Ermenice, Yunanca ibareler kondu. Devlet dairelerinde onların bayrakları dalgalanıyordu. Faturalardan istasyon isimlerine her şey onların dilindeydi. Aynı bugün Suriyelilere tanınan vergi, askerlik gibi ayrıcalıklar o kadar artmıştı ki bir yabancı suç işlediğinde Osmanlı zabiti onu tutuklayamıyor, kendi konsolosu gelip ilgileniyordu. İşte bu rezil düzenin yani kapitülasyonların Lozan'da kaldırılması için ısrar ettik. 8 ay buna direttiler ve sonunda kabul ettiler.
2- Bilindiği üzere Osmanlı ekonomisi çökünce Duyun-u Umumiye kurulmuş ve yabancılar Osmanlı maliyesine el koymuştu. Yabancıların bu egemenliği bitecek dedik. Yani Türkiye'nin ekonomisi bağımsızdır dedik! 8 ay direttiler ve sonunda kabul ettiler.
3- Gayrimüslim ile Müslümanın anlaşmazlığı bile çözülemiyordu çünkü Osmanlı mahkemelerini tanımıyorlardı. Lozan görüşmelerinde ''idari, adli, hukuki bağımsızlığımızı tanıyacaksınız.'' dedik. Yani Türkiye egemen olacaksa o halde bir yabancı suç işlediğinde Türk mahkemesinde yargılanacak! dedik. 8 ay Türk yargısını tanımak istemediler ama sonunda kabul ettirdik!
Yani Lozan'da Türkler, yüzyıllarca yabancılar tarafından tanınmayan Türk hukukunu ve egemenliğini yabancılara tanıttılar. Lozan imzalandığı gün, imtiyazlı olan bütün yabancılar, evlerinden, dükkanlarından, idari kurumlardan yabancı bayraklarını kaldırdılar. Yabancı gazeteler, ''Türk Zaferi'' diye başlıklar attılar. Hükümeti düşen İngiltere eski Başbakanı Lloyd George, Lozan Anlaşması'nın İngiltere için bir hezimet olduğunu açıkladı.
İşte Lozan budur. Unutmayın, Kurtuluş Savaşı'mız sonunda:
İngiliz hükümeti düştü, Yunanistan'da ihtilal oldu, Yunan bakanlar Altılar Davası'nda kurşuna dizildi, kral sürgün edildi, Mısır'daki milliyetçileri ayaklandı, Hindistan'daki direniş sertleşti, İngiltere ve Fransa ilişkileri kopma noktasına geldi ve Türkiye'nin yeni sınırlarını tüm dünya onayladı.
Ek bilgi: Kuvayi Milliye'nin taarruzundan sonra İngiliz askerleri Çanakkale'ye çekildi. Georgr Lloyd hükümeti askerlerini çekmek yerine kuyruk acısıyla savaş ilan etti. 1914 yılı çanakkale savaşındaki gibi sömürge ülkeleri Kanada, Yeni Zelanda ve Hindistan'dan asker çağırdı fakat Kanada ve Yeni Zelanda, tarihinde ilk defa, ingiltere krallığına hayır diyerek asker göndermeyi reddetti. Bağımsızlıklarını istediler.
Türklerin ingilizlere karşı aldığı zafer sonrası gaza gelen Hintliler Hindistan hilafet harekatı ve gandhi önderliğinde ayaklanma başlattı.
Bu isyanların sorumlusu olarak George Lloyd hükümeti düştü.
İngiliz hükümeti düştüğünde otorite boşluğu oluştu. İngilizler müslümanları kontrol etmek için vahdettinin halifeliğini kullanmak istedi ama Atatürkün tavsiyesi üzerine hilafet harekatı vahdettini değil Abdulmeciti halife olarak tanırız dediler. ayaklanma o kadar büyümüştü ki Hindistan tam ingilizlerden kurtulup bağımsızlığını ilan edecekken Gandhi sebepsiz bir şekilde isyanı durdurmak için açlık orucuna girdi, ayaklanmayı durdurdu.
Hintliler taa 20 yıl sonra, 1940'larda bağımsızlığını ilan edebildi.
Hintli müslümanlar, Gandhi'nin ingiliz ajanı olduğunu düşünerek, Pakistan devletini kurdu. Dillerinde hiç Türkçe kelime olmamasına rağmen, Atatürk hayranlığından, bayraklarına ay yıldız koydular.
Hintlilerin yarısı gandhinin ingiliz ajanı olduğunu düşünür.
İngilizler ve Amerikalılar Gandhi'yi o kadar çok sever ki O'nun hakkında birsürü film ve belgesel çektiler. Diğer taraftan hiç sevmedikleri Atatürk hakkında bırakın film çekmeyi, bahsetmedikleri gibi, yok sayarlar..

[Only Registered Users Can See Links] pg?_nc_cat=102&ccb=1-7&_nc_sid=7b2446&_nc_ohc=IpcBKk_jUuYQ7kNvwHoQj2G&_nc_oc=AdrnetujW5qCiJ-V6bgdiV7rTFzrOIb1XupdRwE_c1BLA-fBAGIL4P1BI8tkAs6ZklDrRhiFKZuKBejhjzMiDg2d&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=FNVZnvQLycwJOoF5qCop-g&_nc_ss=7b2a8&oh=00_Af23XWMv_kWKf25dD0YqwDUH9rowaRbZNP51f06cAShX xw&oe=69F7C6AB

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
04 Temmuz 2026, 20:03
ATATÜRK VE ABDÜLHAK HÂMİD TARHAN ARASINDA GEÇEN BİR DİYALOG
Yıl 1925 ...Çankaya köşkü... Atatürk gençliğinde Abdülhak Hâmid’i pek beğenirmiş. Cumhurbaşkanlığı döneminde bir akşam onu konuk etmiş.
Sofrada konuklar arasında "şair-i azam" Abdülhak Hamit ve kendisinden 42 yaş küçük olan belçikalı eşi lucien hanım da bulunmakta idi.
Birkaç duble attıktan sonra Abdülhak Hamit söz alır,
eşi lucien hanım'ı göstererek;
"Var mıdır Türkler arasında böyle bir hanım..." der...
Masada herkes buz kesilir.
Zira masadaki herkes yemeğe eşleri ile katılmıştır.
Pek çok kadının bulunduğu sofrada böyle bir laf edilmesi Atatürk'ün hoşuna gitmez.
Lafını düzeltmesi için Abdülhak Hamit'i uyarmak maksadıyla;
"Ne buyurmuştunuz beyefendi..." der.
Abdülhak Hamit;
"Bana beyefendi demeyiniz lütfen sadece adam deyiniz" diyerek yanıtlar Atatürk'ü.
Bunun üzerine Mustafa Kemal;
"İşte o dediğinizi diyemediğim için size beyefendi dedim ya...!"
Hiç şüphesiz ki Mustafa Kemal'in huzurunda hiç kimse Kurtuluş savaşı kahramanı Türk kadınını hor göremez, aşağılayamaz, küçümseyemezdi.
bu kişi şair-i azam olsa bile...
Fotoğraf Atatürk, Şair Abdülhak Hamit TARHAN ve Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri İbrahim Necmi DİLMEN ile, Dolmabahçe Sarayı, İstanbul, 24-31 Ağustos 1936

[Only Registered Users Can See Links] g?stp=dst-jpg_tt6&cstp=mx551x313&ctp=s551x313&_nc_cat=109&ccb=1-7&_nc_sid=127cfc&_nc_ohc=r5H33H1RPIMQ7kNvwFSk7XH&_nc_oc=AdoOfpaEl2F6L0TUqrA7SHYbb7NvMXsU-K9pz37sDOd9QY6HOyKr-Yv1uXHtA2gbnQFIWKrPeqxBF9UvNmg0pbST&_nc_zt=14&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=YvPb7ukSwg3sqD0o7J4haQ&_nc_ss=7b2a8&oh=00_AQA7m4nIdr8Um6rs0sM8g7uCCyYKMazE7Gh2d8JI4gDi mA&oe=6A4F205A

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

SOLİDWORKS
19 Temmuz 2026, 19:49
Mustafa Kemal,
1907 yılında arkadaşlarıyla Selanik’in ünlü Beyaz Kule Gazinosu’nda sıkça buluşuyorlardı.
Konuşmaların ana konusu, ülkenin içinde bulunduğu sorunlar ve yapılması gerekenlerdi. Değişik ve ileri düşünceleri nedeniyle daha çok o konuşmaktaydı.
Arkadaşlarını “Köhnemiş olan bu çürük yönetimi yıkmak, milleti hakim kılmak ve vatanı kurtarmak için sizleri göreve davet ediyorum.” örgütlenmeye çağırırken, “Tam yetkili olsan sen ne yaparsın?” sorusuna verdiği yanıt 26 yaşında kıdemli kolağası(Kurmay Yüzbaşı) için çok şaşırtıcıdır!
Önce ülkenin ekonomik-siyasi yapısını,ordunun genel durumunu ortaya koyar.
Siyasi ve idari düzen değiştirilecek, saltanata son verilecektir.
Ordu yeniden yapılandırılacak, savunulması olanaksız topraklardan çekinilecek ve “ÇEKİRDEK SAVUNMA CEPHESİ” adını verdiği bir strateji ile Türklerin yaşadığı yerler kesin biçimde savunulacaktır.
Savaş çıkması kaçınılmaz görünen Balkanlar’da ilk darbe Bulgaristan’a vurulacak.
Balkan Devletleri’nin bir araya gelmesi önlenecektir.
Tüm bu atılımları gerçekleştirmek için masada bulunan arkadaşlarına vereceği görevleri tek tek açıklar.
Masadakiler şaşkınlık içindedirler ama O çok ciddidir. “Bunları yapmak için sen ne olacaksın, yoksa padişah mı?” sorusuna verdiği yanıt, konumunun çok ötesindeki amaçlarını ve o yaşta sahip olduğu özgüveni ortaya koyar:
“Hayır ondan da büyük!”
Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı
Metin Aydoğan

[Only Registered Users Can See Links] ng?stp=dst-jpg_tt6&cstp=mx480x645&ctp=s480x645&_nc_cat=100&_nc_map=urlgen_bucketless&ccb=1-7&_nc_sid=127cfc&_nc_ohc=lSZHe_EX11sQ7kNvwHKpL2s&_nc_oc=AdqFwkQm63mnljWdAW1N12jhM1aWZ_9NnZ1fACljUcQ XUoRdCj4lcM9xej1JO_WSOJLJyX83wNlub2ciLk3EVFFV&_nc_zt=14&_nc_ht=scontent.fadb2-2.fna&_nc_gid=UO_Li7Hlk9QB5blSXQSTfQ&_nc_ss=7b2a8&oh=00_AQBRY3nVgMuGWVrQCl_Qu0PoxGhmjiBOKoPweK6S4srU 6A&oe=6A62D2B3

Kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

Matsuro
19 Temmuz 2026, 20:00
Bu anı gerçekten çok değerli. Atatürk'ün o zamanki vizyonunu ve kararlılığını görmek insanı hem etkiliyor hem de ilham veriyor. O genç yaşta böyle bir öngörüye sahip olması ne kadar büyük bir lider olduğunu bir kez daha gösteriyor.

SOLİDWORKS
19 Ağustos 2026, 18:15
İsmet İnönü sorar: "Kemal sana göre dünyanın en zor işi nedir?"
Atatürk cevap verir: "Türk milletini ayağa kaldırmak. Ben en çok bu noktada zorlandım." der.
Atatürk devam eder: "İsmet şimdi bana bundan daha zor bir şey var mı diye sor" der?
İnönü sorar: "Var mı" diye.
Atatürk cevap verir: "HAREKETE GEÇİNCE BU MİLLETİ DURDURMAK!"
Atatürk / Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Lord Kinross

[Only Registered Users Can See Links] pg?stp=dst-jpg_tt6&cstp=mx1080x1541&ctp=s1080x1541&_nc_cat=104&_nc_map=urlgen_bucketless&ccb=1-7&_nc_sid=127cfc&_nc_ohc=nEtDYNfUAk4Q7kNvwGgPg9Z&_nc_oc=AdqlMr94EzSdrHQAVUsFAqW0JRc6IUK9BT9Q0dpJ6UY nQndHUVwB6PYH34RfW8bzTV_RHBbtJMgrzEGPSP4txGfY&_nc_zt=23&_nc_ht=scontent.fadb2-1.fna&_nc_gid=l0yF9ebVdkdLqPMTSpDI9A&_nc_ss=7b2a8&oh=00_AQEUyfTKCO-Tzhr5kKrN3lW_NRRf5mPxoeqb_PvAtaUMVw&oe=6A8BAACC

kaynak: ([Only Registered Users Can See Links])

Umran
19 Ağustos 2026, 20:00
Atatürk'ün bu sözleri gerçekten de milletimizin ruhunu yansıtıyor. O'nun liderliğinde ayağa kalkan bir milletin, azmiyle neleri başarabileceğini gösteren harika bir örnek.