PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Hurry Up Tomorrow (2025) - Film Eleştirisi


Leydihan
15 Şubat 2026, 16:56
[Only Registered Users Can See Links]

ŞÖHRETİN AYNASINDA KAYBOLMAK

Hurry Up Tomorrow, bir müzisyenin kendi mitini yakma girişimi gibi başlıyor; fakat alevler yükseldikçe geriye kalan şey külden çok ego oluyor. The Weeknd (Abel Tesfaye), yıllardır şarkılarında işlediği kendini yok etme, günah, kefaret ve haz temalarını bu kez sinema perdesine taşıyor. Ancak müzikte işe yarayan o karanlık romantizm, burada iki boyutlu bir öz-şefkat gösterisine dönüşüyor.

Filmin yönetmen koltuğunda Trey Edward Shults oturuyor. Daha önce Krisha ve Waves gibi yapımlarda aile içi travmayı ve psikolojik kırılmayı yoğun bir sinema diliyle anlatan yönetmen, burada stilize anlatımını daha da uçlara taşıyor. 35mm dokusu, değişen en-boy oranları, dönüp duran kamera hareketleri… Hepsi var. Ama bütün bu görsel oyunlar, merkezdeki boşluğu doldurmaya yetmiyor.

Kendi Mitini Yazmak

Film, isimsiz bir sevgiliden gelen kırık bir sesli mesajla açılıyor. Ayrılık, tükenmişlik ve bir dünya turnesinin ortasında dağılan bir ruh hâli… Tesfaye’nin canlandırdığı karakter, sahnede alkış toplayan ama sahne dışında hızla çözülen bir figür. Sesini kaybetmesi, açık bir metafor: Sanatçının kimliğini yitirmesi.

Yanında menajeri Lee (Barry Keoghan) var; hem şeytan hem melek. “Sen insan değilsin!” diyerek onu sahneye iten, makineleşmiş şöhret düzeninin vücut bulmuş hâli. Film, burada ilginç bir çatışma yakalayabilecekken derine inmiyor. Lee bir karakter olmaktan çok bir işlev olarak kalıyor.

Hikâyeye dahil olan gizemli kadın (Jenna Ortega) ise neredeyse Jungcu bir sembol: Kredilerde “Anima” olarak geçmesi tesadüf değil. Fakat sembolik yükü ağır, dramatik karşılığı zayıf. Onun Tesfaye ile kurduğu ilişki, psikolojik bir yüzleşmeden çok stilize bir fantezi gibi ilerliyor.

Kendine Aşırı Yakın Bir Kamera

Shults’un kamerası neredeyse sürekli Tesfaye’nin yüzünde. Ter damlaları, boş bakışlar, sahnedeki çığlıklar… Fakat yakın planlar arttıkça karakter derinleşmiyor; aksine daralıyor. Kamera izleyiciyi değil, adeta sanatçının kendisini ikna etmeye çalışıyor.

Bu noktada film ister istemez Vox Lux ile kıyaslanıyor. Brady Corbet, pop ikonografisini ele alırken karakterinin kırılganlığını ve sistem eleştirisini daha katmanlı kurmuştu. “Hurry Up Tomorrow” ise sistemle hesaplaştığını iddia ederken aslında o sistemin merkezinde poz vermeye devam ediyor.

Üçüncü perdeye doğru, takıntılı hayran anlatısına kayan bölümler, bilinçli olarak Misery ve The Shining gibi psikolojik gerilim klasiklerini anımsatıyor. Ancak bu referanslar, gerilim üretmekten çok birer alıntı hissi veriyor. Ortega’nın performansı enerji katıyor; fakat film çoktan içe kapanmış bir monoloğa dönüşmüş durumda.

Şöhret Üzerine Bir Ağıt mı, Egonun Yankısı mı?

“Hurry Up Tomorrow”, ünlü olmanın ağırlığını ve kalp kırıklığının sancısını büyük bir trajedi gibi sunuyor. Ne var ki film, izleyicinin empatisini kazanmak yerine ondan koşulsuz bir hayranlık bekliyor.

Tesfaye’nin kariyerinde yeni bir sayfa açma arzusu açık; “The Weeknd” persona’sını yakıp küllerinden doğma niyeti de öyle. Fakat sinema, yalnızca niyetle çalışmıyor. İçtenlik, mesafe ve eleştirel bakış gerektiriyor. Bu filmde ise hepsi sanatçının kendi imajına fazlasıyla yakın duruyor.

Sonuç

“Hurry Up Tomorrow”, biçimsel olarak iddialı; tematik olarak tekrar eden; duygusal olarak ise yüzeyde kalan bir proje. Şöhretin yalnızlığını anlatmaya çalışırken, kendi yansımasına fazlasıyla kapılıyor.

Belki de asıl sorun şu: Film, sanatçının kendini yok etme arzusunu anlatıyor ama bunu yaparken gerçekten risk almıyor. Küller var, ateş var, ama yanma hissi yok.

Yazar: Leydihan