Oturum Aç

Orijinalini görmek için tıklayınız : Bir “Sayın Bakan’ım” Gerçeği


Krizantem
14 Kasım 2025, 01:46
[Only Registered Users Can See Links]“Ben, kendi köyümüzün ilkokulu bitirmişimdir” dedi. “İlkokul beşi bitirip Şanlıurfa’ya belediye başkanı olabildiğime göre, bu hesaba göre, ortaokulu okusaymışım, demek ki milletvekili bile olabilirmişim…”

Başkanla tanıştırmak üzere Urfalı dostum üzere Nuri Okutan’ın beni götürdüğü belediye binasına ilk adımımı attığımda, ne olduğunu anlamana zaman kalmadan, bir anda bir çift kol dolanıverdi boynuma.

“Vay gurbaaan” diye bir ses duydum kulağımın birinin içinde. Öteki kulağımın içinde ise, Urfalılar’ın yaşamım boyunca hiç unutmadığım, hiç de unutmak istediğim sevgi sözcükleri doluverdiler:

“ Uy babana rahmet… Hoşgelmişsin… Başım gözüm üstüne..

Hoşgelmişsin, sefalar getir-mişsin…”

Yüzündeki tebessümünü göremedim ama, içinin içinden gelen sevgi sözcüklerini duydum, kollarının boynumun çevresine yansıyan içtenlikli sımsıcaklığını duyumsadım ve..

Ben işte böyle tanıştım Urfa Belediye Başkanı Mustafa Kılıç’la…

Bir kolunu benim koluma, öteki kolunu Nuri’nin koluna soktu ve bizi taşırcasına merdivenden çıkardı, itercesine makamına getirdi.

“Kayıtsız şartsız. Urfa protokolü’nün birinci maddesi gereği makamda çaylarımızı içtik, ikinci maddesi gereği kebaplarımızı yemek üzere Belediye’nin bahçesine inmeden önce, kısa bir açıklama yapmak gereği duydu Başkan:

“Adım Mustafa Kılıç’tır” dedi. Sonra da ellerini oturduğu koltuğun yanlarına bastırarak sürdürdü açıklamasını:

“Şu anda burada bulunmamın nedeni, başkan oluşumdandır” dedi. “Şanlıurfa beldesinin belediye başkanı seçilmiş bulunmaktayım.”

Başkan, pek bir anlam veremediğim bu açıklamasının gerisini de getirdi:

“Ben, kendi köyümüzün ilkokulunu bitirmişimdir” dedi. “İlkokul beşi bitirip Şanlıurfa’ya belediye başkanı olabildiğime göre, bu hesaba göre, ortaokulu okusaymışım, demek ki milletvekili bile olabilirmişim… “


[Only Registered Users Can See Links]ğraf: Mustafa Kılıç, TBMM’de yemin ederken

Hafifçe tebessüm ettim ve açıklamanın burada noktalandığını sandım. Yanılmışım. Başkan, tüm içtenliğiyle sürdürdü açıklamasını:

“Şayet liseyi bitirmiş olsaydım, bu hesaba göre şimdi muhakkak bakandım” dedi ve hızını alamadı, daha da ileri gitti:

“Olacak şey değil ya, hele bir de, mesela dedik yani, üniversiteyi bitirmiş olsaydım, işte o zaman muhakkak, başbakan olurdum bu benim hesaba göre… “ dedi.

Şanlıurfa Belediye Başkanı Mustafa Kılıç, bu şakasını kendinin de çok beğendiğini belli etmek için eliyle birkaç kez dizinin üstüne vurup vurup kahkahalar attıktan sonra, konuşabilmek için kahkahalarının tonunu alçaltmaya çalıştı ve bir yandan kahkaha atarak, şöyle noktaladı açıklamasını:

“Hele hele bir de kazara mesela Harbiye’yi bitirmiş olsaydım” dedi “Bir düşünsene, aynen Sayın Cumhurbaşkanımız Orgeneral Cevdet Sunay gibi, şimdi ben de garanti sayın cumhurbaşkanıydım bu memleketin…”

Bu kez ben tutamadım kendimi ve frenlemeye gerek duymadan üstüste kahkaha atmaya başladım.

Başkan koltuğundan kalktı, yanıma geldi, avucunun içiyle sırtıma birkaç kez vurdu:

“Şimdi tanımış oldun mu, beni gurban?” dedi.

Ve kahkaha atmaktan güçlükle söyleyebildiğim “Evet, evet”imden sonra, Urfa protokolünün ikinci maddesini uygulamaya başladı:

“ O zaman bahçeye inelim, Allah ne verdiyse yiyelim” dedi. Sonra da, kapısının arkasından kolaylıkla duyulması için sesini biraz yükseltti:

“Şeyhmuuz” diye bağırdı.

Kapı yıldırım hızıyla açıldı, eşikte iri yarı bir kişi belirdi:

“Emrin başım gözüm üstüne başkan” dedi. “Buyur, hele.”

Başkan Şeyhmuz’un önce gönlünü aldı, sonra da buyruğunu bildirdi:

“Başın gözün var olsun, gurban” dedi. “Hele bir yol koşuver bahçeye de, haber salıver… Ateşe koysun çocuklar, Allah ne kebabı verdiyse bugün…”

Şanlıurfa Belediye Başkanı Mustafa Kılıç’la tanıştığınız o günün üzerinden oniki yıl geçtikten sonra onun adını, 1977 yılını 1978 yılına bağlayan yılbaşı gecesi radyo ve televizyonda duydum. Ankara Milletvekili Mustafa Kılıç’ın adı, yılın son günü akşama doğru açıklanan ikinci Ecevit hükümetinin listesinde yeralıyordu.

Aradaki oniki yılda Mustafa Kılıç önce Urfa milletvekili, sonra Ankara milletvekili seçildiğini biliyordum. Onun bir süre içinde, ortaokulu da, liseyi de bitirmediğini de biliyordum.

Dostluk tazelediğimiz anlarımızda söz bu konuya geldiğinde, “Bizim hesaplarda biraz şaşma oldu” diyerek bu duruma kendisinin de güldüğünü biliyordum.

O yılbaşı gecesi Mustafa Kılıç’ın devlet başkanlığına getirildiğini duyunca, elimde olmadan, kendi kendime sordum:

“Mustafa Kılıç devlet Bakanlığında ne yapabilir ki?”

O yılbaşı gecesi kendime sorduğum bu soruyu, birkaç ay sonra devlet bakanlığı görevi bittikten sonra Mustafa Kılıç’ın kendine sordum.

“Devlet Bakanlığında ne yapabildiğiniz, Sayın Kılıç?” Dedim.

Kumkapı’da bir balıkçı lokantasında öğle yemeğinde başlayıp, akşam yemeği müşterilerinin gelmeye başladıkları saate değin onun o gün anlattığı, “Devlet Bakanlığındaki günleri’i’ sözcüğün tam anlamıyla, “gerçekten” ve “gerçek” bir roman olarak zenginlikte ve öğretici özelliktedir.

Mustafa Kılıç, o gün orada bana anlattığı romanın şimdi burada yalnızca “birinci sayfası” nı, yani bakanlıktaki ilk gününü siz de anlatacak.

[Only Registered Users Can See Links]ğraf: Mustafa Kılıç evinde konuğuna yerel kahve ( mırra) dolduruyor.

Yalnızca anlattıklarını değil, anlattıkları arasındaki anlatılmayanları da ilgiyle dinleyeceğinize inanıyorum:

“Besmelemi çekip, sağa ayağımla içeri girdikten sonra makam odamdaki masama oturduk ve Allah’a önce şükrettim, sonra da vatana ve millete hizmetimde bana yardımcı olması için dua ettim.”

Koltuğuna oturalı yarım dakika geçmiş, geçmemiş ki, odacı girmiş içeri:

“Buyurun, emredin Sayın Bakan’ım” demiş. “Ne arzu edersiniz?”

Mustafa Kılıç’ın aklına o an, ilk günün heyecanından sabah çayını bile içemediği gelmiş:

“Bana bir çay getiriver, oğlum” demiş odacıya. “İyice demli olsun ama… “

Krizantem
14 Kasım 2025, 01:46
Odacının bir iki dakika sonra getirdiği çayı içtikten sonra Mustafa Kılıç koltuğunda hafifçe kaykılmış, ayaklarını masanın altına doğru uzatmış ve tam biraz kendi kendine düşünmeye başlayacağı sırada, makam odasının kapısı yeniden açılmış, odacı yeniden belirmiş kapıda:

“Buyurun emredin Sayın Bakan’ım” demiş. “Ne arzu edersiniz?”

Mustafa Kılıç’ın birşey arzu ettiği falan yok ama.. “Peki bu adam ne demeye girdi odaya o halde?”

[Only Registered Users Can See Links]

Fotoğraf: Mustafa Kılıç, bakanlıktan ayrıldıktan sonra Mersin’de, konuğu Mete Akyol’la

Mustafa Kılıç, odacının kendi kendine ne demeye geldiğini düşünürken, gözü birden, masanın üstündeki boş çay bardağına ilişmiş:

“Şu boşu kaldır oğlum” demiş. Odacı, boş çay bardağını götürdükten sonra yeniden açmış kapıyı, yeniden dikilmiş Mustafa Kılıç’ın karşısına:

“Buyudun, emredin Sayın Bakan’ım… Ne arzu edersiniz? “

Sayın bakan bir orta kahve arzu etmiş.

“Kahvem geldi, içtim. Odacı yine geldi, boş fincana aldı götürdü. Ayaklarımı yine uzattım, koltuğumda yine hafifçe kaykıldım ki… “

Kapı yine açılmış, odacı yine dikilmiş karşısında:

“Buyurun, emredin.”

Gerisini getirtmemiş, odacının laflarının:

“Tamam tamam, anladık oğlum” demiş ve.. Ne isteyeceğini, bir süre düşündükten sonra bulmuş:

“Ihlamurun var mı, ıhlamurun?” diye sormuş.

“Emriniz olur, Sayın Bakan’ım… “

Odacı bir ıhlamur getir, oğlum… “

Odacı ıhlamuru getirip, daha sonra da boş bardağı götürdükten sonra yine içeri girip, sayın bakandan ne emri olduğunu sorunca Mustafa Kılıç bu kez düşünmüş, “Bari bir tarçın içeyim” demiş ve odacıya “tarçın içeyim” demiş ve odacıya “tarçın” ısmarlamış.

“Tarçından sonra, bari soğuk birşey olsun deyip, bir limonata sıktırdım, onu içtim. Limonatadan sonra içecek birşey bulamadım, aklıma soda geldi, bir soda içtim… Odacı bir kez daha kapıyı açıp, karşı da dikilince… “

“Oğlum sen içeride kendi kendine iki dakika yalnız başına kalmaz mısın?” diye kükremiş. “Nedir be, deminden beri cırt cırt içeri giriyorsun, durup durup ne içeceğimi soruyorsun? Fıçı mı bu, mide mi, ha? Rahat bırak da bir nefes alalım… “ Sayın bakan, bu bağırması karşısında odacının ezilip, büzüleceğini, kendisinden kırk kez özür dileyeceğini beklerken, adamcağız ellerini bile oluşturmaya gerek duymamış, üstüne üstlük, bir de karşılık vermiş:

“Benim ne suçum var, Sayın Bakan’ım” demiş. “Siz emrediyorsunuz, çağırıyorsunuz, ben de geliyorum…”

“Ne emretmesi, ne çağırması, oğlum? Kendi kendine kapıyı açıp, giriyorsun… Bir kez olsun çağırdım mı ben seni?”

Odacı, yine ezilmeden büzülmeden karşılık vermiş:

“Siz odacıyı çağırma ziline basıyorsunuz, ben de zili çaldırdığınızı görünce, başka ne yapabilirim, Sayın Bakan’ım? Kalkıp geliyorum”

Mustafa Kılıç, odacının bu “ithamı” karşısında hepten şaşırmış, kalmış:

“Ne zile basması, oğlum?” demiş. “Ben zil mil görmedim bile burada. Hani deredeymiş bu zil?”

Odacı, makam masasının öte yanına dolanmış, yere çömelmiş ve makam koltuğunun az ötesinde, masanın alt bölümündeki odacı zilini göstermiş:

“İşte buradadır zil, Sayın Bakan’ım” demiş. “Koltuğunuzda otururken ayağınızı hafifçe uzatıp, bastığınızda, içeride odacı odasındaki çağırma zili çalar…”

[Only Registered Users Can See Links]

Fotoğraf: Mustafa Kılıç’ın “Gerçekten” ve “gerçek” bir roman olan bakanlığının “ilk gün” anısı.

Mustafa Kılıç, devlet Bakanlığındaki ilk gününün ilk saatini anlatırken, birden katıla katıla da gülmeye başladı. “Ayaklarımızı uzatalım, koltuğumuzda biraz kaykılalım derken meğer, masanın altındaki odacı ziline dokunuyormuş ayağımız” dedi. “Bizim her dokunuşumuzda gariban odacı da “Bakan bey beni yine çağırıyor” deyip, odama girip, karşımda dikeliyormuş. Bizi de boşu boşuna adamcağıza bozuluyor, günahını alıyormuşuz meğer garibin.. “

Mustafa Kılıç’a yıllar önce Şanlıurfa belediye binasındaki “özel hesabı”nı hatırlattım.

“Hani, ilkokulu bitirip, Şanlıurfa’ya belediye başkanı olduğunuza göre, ortaokulu bitirince milletvekili, liseyi bitirince de bakan olmanız gerekiyordu bu özel hesabınıza göre” dedim ve sordum.

“Sonunda bakan da olduğunuza bakıp, bu arada acaba dışarıdan sınav-lara girerek, liseyi de bitirmiş olabileceğinizi de kabul edebilir miyiz? “

Yıllar önce yaptığı o “özel hesab”ın şimdi artık hükmü kalmadığını söyledi Mustafa Kılıç:

“Şanlıurfa belediye başkanlığı koltuğundan başını kaldırıp da yukarılara baktığımda o zamanlar öyle zannediyordum ama.. “ dedi. “Daha sonraları aralarına karışıp da, sağına soluna baktığında ancak anlayabiliyor insan ne üniversiteyi, ne liseyi, hatta ne de ortaokulu bile bitirmeye gerek olmadığını, bakan koltuğunda kaykılıp, ayaklarını uzatabilmek için… “

Aralarındaki diplomalılardan çoğunu görüp, tanıdıktan sonra, bakanın diplomasızı olmasından ötürü, diplomasız bakanın kendi bile rahatsız duymaz oluyormuş, düzenin böylesinde..

“Yeter ki, odacı çağırma zilinin nerede olduğunu çok iyi bileceksin ve yanlışlıkla basmayacaksın o zile… “

Diplomasızlığının bile rahatsız etmediği bir bakanı, odacısı bile rahatsız etmiyormuş o zaman, gereksiz yere..

———-