Krizantem
11 Temmuz 2025, 17:19
[Only Registered Users Can See Links]
Fotoğraf: İsmet İnönü, 1969 milletvekili seçiminden iki hafta önce Ankara’da Atlı Spor Kulübü’nde, Mete Akyol’un oğlu Ufuk Akyol’u severken çekilen bu fotoğrafı seçim gecesi anımsamış ve seçim sonuçları konusundaki görüşlerini, bu fotoğrafla ilişkilendirerek açıklanmıştı. Fotoğrafta arka planda İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe İnönü ve eski milletvekili, gazeteci yazar Gökhan Evliyaoğlu görülüyor.
Yaşamakta olduğumuz 2002 yılından 33 yıl önce, demokrasiye geçtiğimiz 1946 yılından ise 23 yıl sonra Türk siyasal yaşamında sağlanan bir seçim sonucu, hiçbir partinin bundan böyle düşünü bile görebilmeyi aklından geçiremeyeceği bir ulaşılmazlığa ulaşmıştı.
Bugünün ortamından bakıldığında kolay kolay inanılır bir sonuç gibi görünmese de, 1969 yılında yapılan milletvekili seçiminde ortaya çıkan gerçek şuydu:
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki 450 sandalyenin 256’sını, hem de tek başına, bugünkü emekli cumhurbaşkanı, o zamanki genç genel başkan Süleyman Demirel’in, Adalet Partisi kazanmıştı.
Gerçek ortadaydı ama, o gerçeğe o gece inanabilmek gerçekten inanılır gibi değildi.
“O gece”, 1969 yılının 10 Ekim gecesiydi.
Sonucuna kolay kolay inanılamayan seçim, o gecenin gündüzünde, 10 Ekim gününde yapılmıştı ama…
Sandıkların açılıp, içlerindeki oyların sayımına başlandığı saat, üzerinden geçen her saatle bir saat daha ilerleyerek önce 18’e, sonra 19’a, sonra 20’ye geldiğinde, işin rengini anlayabilmek için gecenin daha ilerideki saatlerini beklemeye gerek kalmamıştı.
Adalet Partisi Genel Merkezi binası, odalarını, salonlarını, koridorlarını ve merdivenlerini dolduran partilerin, “Biz neymişiz meğer, be abi” coşkusu ve şaşkınlığıyla önce, en eğlenceli kentlerin eğlenceli eğlence merkezlerinden daha eğlenceli olmaya başlamış, saatler ilerledikçe, o en eğlenceli eğlence eğlence merkezlerini bile gerilerde bırakan bir “coşku, sevinç, hatta çılgınlık” merkezine dönüşmüştü.
Demokrasi yaşantımızda bir tarihin yaşandığı o 10 Ekim gecesinde, altı yaşındaki TRT’nin yaşamında da bir tarih yaşanıyor, henüz emekleme dönemindeki birkaç aylık Ankara Deneme Televizyonu, suya sabuna dokundurmaya özel bir özen gösterdiği elini ilk kez o gece, siyasete sokuyordu ve… Tüm gece soluk almaksızın bir süreklilikle, Muş’tan Çankaya’ya, Denizli’den Rize’ye değin yurdun tüm köşelerinden, “açılan sandık sayısı, kullanılan oy sayısı” haberleri veriyordu.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanı İsmet İnönü de seçim sonuçlarını, büyük bir olasılıkla televizyondan izliyordu.
Adalet Partisi’nin “ortalığı silip süpürdüğü” günün gecesinde, ekrandaki bu kolay kolay inanılamayan sonuçları İsmet İnönü, acaba nasıl bir ifadeyle izliyordu?
Böylesi bir gecede İnönü’yle ilginç bir röportaj yapabilirdim. Hemen evine gittim.
Pembe Köşk’ün kapısını açan hizmetkar, “Paşa’nın tüm ailesiyle birlikte yemek yemekte olduğunu” söyledi.
“Sen git haber ver benim geldiğimi” dedim. “Aileden birini çağırmayı unutmuşsunuz yemeğe dersin”
Sonra birden kendime geldim:
“Bırak böyle birşey demeyi” dedim. “Karıştırırsın, yanlış bir şey söylersin, sonra ikimiz de altınsak kalkamayız…
Kartivizitimi verdim hizmetkara: “Sofrada kimseyi rahatsız etmeden bu kartı İsmet Paşa’ya göster, gerisini ona bırak” dedim.
Hizmetkar, yarım dakika kadar sonra, beklediğim yanıtla döndü “Buyurum içeri” dedi. “Paşa sofrada sizi bekliyor…”
Atatürk tarafından özel olarak yaptırılan ve İnönü Ailesi’ne “Yeni ev armağanı” olarak gönderilen yemek masası, kalabalık davetlerin verildiği akşamlarda olduğu gibi, şimdi de kanatları açılarak uzatılmıştı. Masada, İnönü’lerin İstanbul’da oturan oğulları Ömer İnönü ve Erdal İnönü ile eşleri de vardı. Ankara’daki kızları Özden Toker, damatları Metin Toker ve torunlarının da yer aldıkları masada ailenin tüm bireyleri, Mevhibe ve İsmet İnönü’yle birlikte masanın çevresinde, imrenilecek bir İnönü Ordusu oluşturmuşlardı.
Önce Mevhibe Hanım’ın, sonra İsmet Paşa’nın elini öptüm, ailenin tüm bireylerini başımla selamladım ve İsmet İnönü’nün eliyle işaret ettiği yanındaki sandalyeye oturarak, aile sofrasındaki yerimi aldım. Masanın, İsmet Paşa’yla benim oturduğum yerinin tam karşısında, kocaman bir televizyon vardı.
Ekrana şöyle bir göz atayım dedim ve pişman olup, gözümü de, başımı da başka yöne çevirdik. Çünkü ekranda, hem de tam o an, bu masaya hiç de yakışmayan şöyle bir sonuç yer almıştı: “Açılan sandık sayısı 15. Oyların partilere göre dağılımı: Adalet Partisi 2825, CHP 137. “
İsmet Paşa da görmüştü o sonucu ama, yüzünde nedense hiç de üzüntülü bir görünüm oluşmamıştı.
Ekranda gördüklerine aldırmadan, bir yandan tabağındaki üzümü yemeyi sürdürdü, bir yandan da garsona, bana da üzüm getirmesini söyledi. Sonra da önüme konulan tabaktaki üzümü işaret ederek, hücum emri verircesine, “Yarış yapılıyor” dedi. “Her yarışta olduğu gibi, bu yarışta da kazanan olacak, kaybeden olacak..”
Sonra durdu, kendi bana bir soru sordu:
“Soruna cevap verdim mi?” dedi. Soruma bir yanıt vermişti ama, benim beklediğim yanıt bu değildi ki… Bir gazeteciye verilecek yanıttan çok, bir diplomatta verilecek yanıttı bu.
[Only Registered Users Can See Links]
Fotoğraf: İsmet İnönü ve oğlu
Bir gözük akrandaki sonuçlarda, bir gözüm İnönü’nün yüzündeki ifadedeydi. Ekranda yeni bir sonuç veriliyordu:
“Filanca yer: Açılan sandık sayısı, diyelim, 500… Oyların dağılımı: Adalet Partisi: 15.000, Cumhuriyet Halk Partisi: 1350.”
İsmet Paşa’nın yüzüne bakıyorum, en küçük bir üzüntü yok. Az da olsa, arada sırada birkaç yerde Cumhuriyet Halk Partisi 300, belki de 500 oy farkla önde gidiyor. Paşa’ya bakıyorum; bu kez bir sevinç belirtisi, bir tebessüm kırıntısı arıyorum yüzünde ama… İ-ııh. O da yok.
Adalet Partisi’nin büyük farkla önde olduğu sonuçlarda da, “CHP’nin kalesi” diye bilinen birkaç ilde ise, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, az farkla da olsa, yarışı önde götürdüğü sonuçlarda da İsmet İnönü’nün fotoğraflarını çekiyorum; ne birinde fazladan bir sevinç, ne ötekinde fazladan bir üzüntü ifadesi var.
Aynı amaçlı üç dört sorumu daha ben sanki bir diplomatmışım gibi yanıtladıktan sonra İnönü, birden konuyu değiştirdi, oğlumun adını sordu.
“Ufuk, Sayın Paşam” dedim.
Yaşını da sordu:
“Üçbuçuk oldu, Sayın Paşam.”
Atlı Spor Kulübü’nde iki hafta önce onu kucağına oturttuğunu, sevdiğini, okşadığını, kuşağını çektiğini anımsadı:
“Resimlerimizi çekiyordun o gün” dedi. “Nasıl olmuş, bari iyi çekebilmiş misin?”
Yanıtımı beklemeden, bir soru daha sordu:
“Elektrikli tren aldın mı Ufuk için?” dedi.
Bir yandan içimden, “Sırası mı şimdi oğluma elektrikli oyuncak tren alıp almadığımın, Paşam?” diye geçirirken, bir yandan da “Bu soruların altından bakalım kuş mu çıkacak, civciv mi çıkacak?” diye meraklanmaya, hatta kuşkulanmaya başladım.
Oğluma elektrikli oyuncak tren almamıştım ama, ne olur ne olmaz deyip, almışım gibi yaptım, Paşa’nın sorusunu beyaz bir yalanla yanıtladım:
“Aldım, Sayın Paşam” dedim.
İsmet İnönü’nün soruları bu kez, makineli tüfek ateşi gibi birbiri ardı sıra gelmeye başladı:
“Rayları evde yere dizip, üstünde trenlerinizi yarıştırıyor musun oğlunla?”
Evde tren yok ki yarıştıralım. Fakat bir kez “Var” dedik ya.. Bakalım hangi istasyonda duracağız? Çaresizlikten, beyaz yalanımı sürdürmek zorunda kaldım:
“Yarıştırıyoruz, Sayın Paşam.”
“Peki… Oğlunun treni senin trenini geçince kızıyor musun?
“Hayır, Paşam…”
İsmet Paşa’nın yüzünü birden, kişilere birşeyler öğrettiği o unutulmaz anlarındaki, o unutulmaz ifadesi kapladı:
“Senin için gerçek kazanmak, bir evin olmasıdır, bir ailenin olmasıdır, bir oğlunun olmasıdır ve onunla sağlıklı ve mutlu bir ortamda oynayabiliyor olmandır.” dedi.
Sustum ve dersimin devamını bekledim. İsmet Paşa, şöyle devam etti:
“Bu seçim yarışında Adalet Partisi’nin önde koşması beni üzmeyeceği gibi, geride kalması da sevindirmeyecektir” dedi. “Cumhuriyet Halk Partisi’nin önde koşmasıyla, arkada kalması da benim için fark etmiyor…”
İçimden bitir tir titrememe karşın, İsmet İnönü’nün karşısında kıpırdamadan durduğumu biliyordum.
O ise, imrenilesi bir rahatlık içinde, görüşlerini açıklıyordu: “Benim için gerçek kazanmak, memlekette bir demokrasi nizamı içinde, demokrasinin gerekli terbiyesine uygun bir biçimde bir seçim yapılmış olmasıdır”
Sözü oğluma ve trenine getirdi:
“Oğlunla tren yarıştırdığında, hanginizin treninin ötekinin trenini geçmesi önemli değilse, aynı biçimde, bir seçimde de herhangi bir partinin öteki partiyi geçmesi o kadar önemli değildir” dedi. “Demokrasi kuralları zedelenmeden yapılan her seçimde asıl kazanan, gerçek kazanan, memleketin kendisidir.”
Tabağımdaki üzümün yarısından fazlası duruyordu. İçtenlikle söyleyeyim, Paşa’nın sofrasındaki üzümü de, onun yanıbaşındaki yerimi de olduğu gibi bırakıp, kendimi hemen o an dışarı atmak istedim.
“Aşkım, gazeteciliğim”in böylesi anlarında kendimi hep, denizde yakalanabilecek en büyük balığı yakaladıktan sonra sırtını denizin tüm balıklarına çevirip, kendimi en kısa sürede “karaya atmaya can atan” bir balıkçıya benzetiyorum.
O gece de öyle yaptım. Yine önce Mevhibe Hanım’ın, sonra İsmet Paşa’nın ellerini öptüm, ailenin, masanın çevresindeki tüm bireylerini başımla selamladım ve.. Kendimi en kısa sürede karaya attım.
Soluk soluğa bir heyecanla kucağıma atladığımız bizim “kara parçamız” , yazı makinemizin tuşlarıdır.
11 Ekim 1969 günü tüm gazeteler, bir koro düzeni ve bir koro uyumu içinde, “Adalet Partisi’nin ezici zaferini ve TBMM’de 256 sandalye kazandığını” müjdeliyorlar iken…
Bizim gazetenin bir bölümünde İsmet İnönü, yemek sofrasında birkaç saat önce çekilmiş fotoğrafının da yer aldığı bir çerçeve içinde, “gerçek kazanmak” deyiminin anlamını açıklıyor ve.. Seçimin gerçek sonucunu bildiriyordu..
—
Fotoğraf: İsmet İnönü, 1969 milletvekili seçiminden iki hafta önce Ankara’da Atlı Spor Kulübü’nde, Mete Akyol’un oğlu Ufuk Akyol’u severken çekilen bu fotoğrafı seçim gecesi anımsamış ve seçim sonuçları konusundaki görüşlerini, bu fotoğrafla ilişkilendirerek açıklanmıştı. Fotoğrafta arka planda İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe İnönü ve eski milletvekili, gazeteci yazar Gökhan Evliyaoğlu görülüyor.
Yaşamakta olduğumuz 2002 yılından 33 yıl önce, demokrasiye geçtiğimiz 1946 yılından ise 23 yıl sonra Türk siyasal yaşamında sağlanan bir seçim sonucu, hiçbir partinin bundan böyle düşünü bile görebilmeyi aklından geçiremeyeceği bir ulaşılmazlığa ulaşmıştı.
Bugünün ortamından bakıldığında kolay kolay inanılır bir sonuç gibi görünmese de, 1969 yılında yapılan milletvekili seçiminde ortaya çıkan gerçek şuydu:
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki 450 sandalyenin 256’sını, hem de tek başına, bugünkü emekli cumhurbaşkanı, o zamanki genç genel başkan Süleyman Demirel’in, Adalet Partisi kazanmıştı.
Gerçek ortadaydı ama, o gerçeğe o gece inanabilmek gerçekten inanılır gibi değildi.
“O gece”, 1969 yılının 10 Ekim gecesiydi.
Sonucuna kolay kolay inanılamayan seçim, o gecenin gündüzünde, 10 Ekim gününde yapılmıştı ama…
Sandıkların açılıp, içlerindeki oyların sayımına başlandığı saat, üzerinden geçen her saatle bir saat daha ilerleyerek önce 18’e, sonra 19’a, sonra 20’ye geldiğinde, işin rengini anlayabilmek için gecenin daha ilerideki saatlerini beklemeye gerek kalmamıştı.
Adalet Partisi Genel Merkezi binası, odalarını, salonlarını, koridorlarını ve merdivenlerini dolduran partilerin, “Biz neymişiz meğer, be abi” coşkusu ve şaşkınlığıyla önce, en eğlenceli kentlerin eğlenceli eğlence merkezlerinden daha eğlenceli olmaya başlamış, saatler ilerledikçe, o en eğlenceli eğlence eğlence merkezlerini bile gerilerde bırakan bir “coşku, sevinç, hatta çılgınlık” merkezine dönüşmüştü.
Demokrasi yaşantımızda bir tarihin yaşandığı o 10 Ekim gecesinde, altı yaşındaki TRT’nin yaşamında da bir tarih yaşanıyor, henüz emekleme dönemindeki birkaç aylık Ankara Deneme Televizyonu, suya sabuna dokundurmaya özel bir özen gösterdiği elini ilk kez o gece, siyasete sokuyordu ve… Tüm gece soluk almaksızın bir süreklilikle, Muş’tan Çankaya’ya, Denizli’den Rize’ye değin yurdun tüm köşelerinden, “açılan sandık sayısı, kullanılan oy sayısı” haberleri veriyordu.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanı İsmet İnönü de seçim sonuçlarını, büyük bir olasılıkla televizyondan izliyordu.
Adalet Partisi’nin “ortalığı silip süpürdüğü” günün gecesinde, ekrandaki bu kolay kolay inanılamayan sonuçları İsmet İnönü, acaba nasıl bir ifadeyle izliyordu?
Böylesi bir gecede İnönü’yle ilginç bir röportaj yapabilirdim. Hemen evine gittim.
Pembe Köşk’ün kapısını açan hizmetkar, “Paşa’nın tüm ailesiyle birlikte yemek yemekte olduğunu” söyledi.
“Sen git haber ver benim geldiğimi” dedim. “Aileden birini çağırmayı unutmuşsunuz yemeğe dersin”
Sonra birden kendime geldim:
“Bırak böyle birşey demeyi” dedim. “Karıştırırsın, yanlış bir şey söylersin, sonra ikimiz de altınsak kalkamayız…
Kartivizitimi verdim hizmetkara: “Sofrada kimseyi rahatsız etmeden bu kartı İsmet Paşa’ya göster, gerisini ona bırak” dedim.
Hizmetkar, yarım dakika kadar sonra, beklediğim yanıtla döndü “Buyurum içeri” dedi. “Paşa sofrada sizi bekliyor…”
Atatürk tarafından özel olarak yaptırılan ve İnönü Ailesi’ne “Yeni ev armağanı” olarak gönderilen yemek masası, kalabalık davetlerin verildiği akşamlarda olduğu gibi, şimdi de kanatları açılarak uzatılmıştı. Masada, İnönü’lerin İstanbul’da oturan oğulları Ömer İnönü ve Erdal İnönü ile eşleri de vardı. Ankara’daki kızları Özden Toker, damatları Metin Toker ve torunlarının da yer aldıkları masada ailenin tüm bireyleri, Mevhibe ve İsmet İnönü’yle birlikte masanın çevresinde, imrenilecek bir İnönü Ordusu oluşturmuşlardı.
Önce Mevhibe Hanım’ın, sonra İsmet Paşa’nın elini öptüm, ailenin tüm bireylerini başımla selamladım ve İsmet İnönü’nün eliyle işaret ettiği yanındaki sandalyeye oturarak, aile sofrasındaki yerimi aldım. Masanın, İsmet Paşa’yla benim oturduğum yerinin tam karşısında, kocaman bir televizyon vardı.
Ekrana şöyle bir göz atayım dedim ve pişman olup, gözümü de, başımı da başka yöne çevirdik. Çünkü ekranda, hem de tam o an, bu masaya hiç de yakışmayan şöyle bir sonuç yer almıştı: “Açılan sandık sayısı 15. Oyların partilere göre dağılımı: Adalet Partisi 2825, CHP 137. “
İsmet Paşa da görmüştü o sonucu ama, yüzünde nedense hiç de üzüntülü bir görünüm oluşmamıştı.
Ekranda gördüklerine aldırmadan, bir yandan tabağındaki üzümü yemeyi sürdürdü, bir yandan da garsona, bana da üzüm getirmesini söyledi. Sonra da önüme konulan tabaktaki üzümü işaret ederek, hücum emri verircesine, “Yarış yapılıyor” dedi. “Her yarışta olduğu gibi, bu yarışta da kazanan olacak, kaybeden olacak..”
Sonra durdu, kendi bana bir soru sordu:
“Soruna cevap verdim mi?” dedi. Soruma bir yanıt vermişti ama, benim beklediğim yanıt bu değildi ki… Bir gazeteciye verilecek yanıttan çok, bir diplomatta verilecek yanıttı bu.
[Only Registered Users Can See Links]
Fotoğraf: İsmet İnönü ve oğlu
Bir gözük akrandaki sonuçlarda, bir gözüm İnönü’nün yüzündeki ifadedeydi. Ekranda yeni bir sonuç veriliyordu:
“Filanca yer: Açılan sandık sayısı, diyelim, 500… Oyların dağılımı: Adalet Partisi: 15.000, Cumhuriyet Halk Partisi: 1350.”
İsmet Paşa’nın yüzüne bakıyorum, en küçük bir üzüntü yok. Az da olsa, arada sırada birkaç yerde Cumhuriyet Halk Partisi 300, belki de 500 oy farkla önde gidiyor. Paşa’ya bakıyorum; bu kez bir sevinç belirtisi, bir tebessüm kırıntısı arıyorum yüzünde ama… İ-ııh. O da yok.
Adalet Partisi’nin büyük farkla önde olduğu sonuçlarda da, “CHP’nin kalesi” diye bilinen birkaç ilde ise, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, az farkla da olsa, yarışı önde götürdüğü sonuçlarda da İsmet İnönü’nün fotoğraflarını çekiyorum; ne birinde fazladan bir sevinç, ne ötekinde fazladan bir üzüntü ifadesi var.
Aynı amaçlı üç dört sorumu daha ben sanki bir diplomatmışım gibi yanıtladıktan sonra İnönü, birden konuyu değiştirdi, oğlumun adını sordu.
“Ufuk, Sayın Paşam” dedim.
Yaşını da sordu:
“Üçbuçuk oldu, Sayın Paşam.”
Atlı Spor Kulübü’nde iki hafta önce onu kucağına oturttuğunu, sevdiğini, okşadığını, kuşağını çektiğini anımsadı:
“Resimlerimizi çekiyordun o gün” dedi. “Nasıl olmuş, bari iyi çekebilmiş misin?”
Yanıtımı beklemeden, bir soru daha sordu:
“Elektrikli tren aldın mı Ufuk için?” dedi.
Bir yandan içimden, “Sırası mı şimdi oğluma elektrikli oyuncak tren alıp almadığımın, Paşam?” diye geçirirken, bir yandan da “Bu soruların altından bakalım kuş mu çıkacak, civciv mi çıkacak?” diye meraklanmaya, hatta kuşkulanmaya başladım.
Oğluma elektrikli oyuncak tren almamıştım ama, ne olur ne olmaz deyip, almışım gibi yaptım, Paşa’nın sorusunu beyaz bir yalanla yanıtladım:
“Aldım, Sayın Paşam” dedim.
İsmet İnönü’nün soruları bu kez, makineli tüfek ateşi gibi birbiri ardı sıra gelmeye başladı:
“Rayları evde yere dizip, üstünde trenlerinizi yarıştırıyor musun oğlunla?”
Evde tren yok ki yarıştıralım. Fakat bir kez “Var” dedik ya.. Bakalım hangi istasyonda duracağız? Çaresizlikten, beyaz yalanımı sürdürmek zorunda kaldım:
“Yarıştırıyoruz, Sayın Paşam.”
“Peki… Oğlunun treni senin trenini geçince kızıyor musun?
“Hayır, Paşam…”
İsmet Paşa’nın yüzünü birden, kişilere birşeyler öğrettiği o unutulmaz anlarındaki, o unutulmaz ifadesi kapladı:
“Senin için gerçek kazanmak, bir evin olmasıdır, bir ailenin olmasıdır, bir oğlunun olmasıdır ve onunla sağlıklı ve mutlu bir ortamda oynayabiliyor olmandır.” dedi.
Sustum ve dersimin devamını bekledim. İsmet Paşa, şöyle devam etti:
“Bu seçim yarışında Adalet Partisi’nin önde koşması beni üzmeyeceği gibi, geride kalması da sevindirmeyecektir” dedi. “Cumhuriyet Halk Partisi’nin önde koşmasıyla, arkada kalması da benim için fark etmiyor…”
İçimden bitir tir titrememe karşın, İsmet İnönü’nün karşısında kıpırdamadan durduğumu biliyordum.
O ise, imrenilesi bir rahatlık içinde, görüşlerini açıklıyordu: “Benim için gerçek kazanmak, memlekette bir demokrasi nizamı içinde, demokrasinin gerekli terbiyesine uygun bir biçimde bir seçim yapılmış olmasıdır”
Sözü oğluma ve trenine getirdi:
“Oğlunla tren yarıştırdığında, hanginizin treninin ötekinin trenini geçmesi önemli değilse, aynı biçimde, bir seçimde de herhangi bir partinin öteki partiyi geçmesi o kadar önemli değildir” dedi. “Demokrasi kuralları zedelenmeden yapılan her seçimde asıl kazanan, gerçek kazanan, memleketin kendisidir.”
Tabağımdaki üzümün yarısından fazlası duruyordu. İçtenlikle söyleyeyim, Paşa’nın sofrasındaki üzümü de, onun yanıbaşındaki yerimi de olduğu gibi bırakıp, kendimi hemen o an dışarı atmak istedim.
“Aşkım, gazeteciliğim”in böylesi anlarında kendimi hep, denizde yakalanabilecek en büyük balığı yakaladıktan sonra sırtını denizin tüm balıklarına çevirip, kendimi en kısa sürede “karaya atmaya can atan” bir balıkçıya benzetiyorum.
O gece de öyle yaptım. Yine önce Mevhibe Hanım’ın, sonra İsmet Paşa’nın ellerini öptüm, ailenin, masanın çevresindeki tüm bireylerini başımla selamladım ve.. Kendimi en kısa sürede karaya attım.
Soluk soluğa bir heyecanla kucağıma atladığımız bizim “kara parçamız” , yazı makinemizin tuşlarıdır.
11 Ekim 1969 günü tüm gazeteler, bir koro düzeni ve bir koro uyumu içinde, “Adalet Partisi’nin ezici zaferini ve TBMM’de 256 sandalye kazandığını” müjdeliyorlar iken…
Bizim gazetenin bir bölümünde İsmet İnönü, yemek sofrasında birkaç saat önce çekilmiş fotoğrafının da yer aldığı bir çerçeve içinde, “gerçek kazanmak” deyiminin anlamını açıklıyor ve.. Seçimin gerçek sonucunu bildiriyordu..
—