Sürmenaj
25 Mayıs 2025, 00:26
[Only Registered Users Can See Links]
DÜRÜSTLÜK İLKESİ ve ATATÜRK...
LAİKLİĞİN TERSİ, Allah'ın kitabıyla yönetme iddiasında olan, boğazlarına kadar ŞİRK'E BATMIŞ, DİN RUHBANLARININ EGEMENLİĞİDİR. Ki bu din adamları bazen ŞAHSİ ÇIKARLARI, bazen de KORKULARI sebebiyle ALLAH’A DA, TÜRK MİLLETİNE DE ihanet edebilirler ve ETMİŞLERDİR DE.
Örneğin
Allah’tan korkması gereken HALİFE VAHDETTİN, İNGİLİZLERDEN KORKMUŞTUR. Bazılarının iddiasına göre hiç istemediği halde Atatürk ve silah arkadaşları için “İDAM FERMANI” yayınlamıştır. ALLAH YERİNE İNGİLİZLERDEN ve padişahtan korkan ŞEYHÜLİSLÂM Dürrizâde Abdullah Efendi de, sözüm ona hiç istemediği halde “KATLİ VACİPTİR” FETVASI VERMİŞTİR!?
DEVAMINI aynen böyle düşünen bir şahsa yanıt için 2005 yılında bir internet grubuna gönderdiğim aşağıdaki yazımda okuyabilirsiniz.
++++++++++++++++++++++++
Sevgili Dostum diyorsun ki;
Unuttuğun bir husus var, Atatürk Osmanlı subayıdır,
çok fazla yazacak bir şey yok aslında:
İstanbul Hükümeti aracılığıyla ŞEYHÜLİSLÂM Dürrizâde Abdullah Efendi'ye DÜŞMANLARIN DAYATMASIYLA hazırlattırılan[1] fetvâlar hakkında; bizzat Pâdişâhın arzu ve irâdesiyle çıktığını iddiâ edenlerin yanı sıra[2] İNGİLİZLERİN BASKI ve zorlamasıyla yayınlandığını ileri sürenler de olmuştur.[3]
….MUSTAFA KEMAL PAŞA, düşman baskısı sonucunda verilen bir FETVÂNIN GEÇERSİZLİĞİNİ ve ÖNCELİKLİ MESELELERİNİN başında MÜSLÜMANLARIN HALİFESİ'Nİ ESÂRETTEN KURTARMANIN geldiğini ŞU SÖZLERLE DİLE GETİRMİŞTİR:
"İslâm Halîfesi'nin de bundan başka bir şey düşünmesine imkân olacağını zannedebilir misiniz? Ben şahsen bunun hilafına hiçbir şey düşünemem. HİLAFINI PADİŞAHIN AĞZINDAN İŞİTSEM DÂHİ BUNUN MUTLAKÂ BİR ZORLAMA NETÎCESİ OLDUĞUNA HÜKMEDERİM... Daha dün okuduğum UYDURMA FETVÂYI hepiniz bilmektesiniz. BU FETVÂYI TAMÂMEN HÜR OLAN BİR HALÎFE VERDİRİR Mİ?"[5]
***
Sözlerinizin özü şudur;
“ATATÜRK SALTANAT VE HİLAFETE BAĞLI bir OSMANLI SUBAYI İDİ. Zavallı HALİFE ile ŞEYHÜLİSLÂM’IN samimi olarak BÖYLE BİR FETVA YAYINLAMAYACAKLARINA gönülden İNANIYORDU” ACABA?
“Atatürk’ün bir Osmanlı subayı olduğu” DOĞRUDUR. FAKAT ATATÜRK Halifeye ve PADİŞAHA SADIK bir OSMANLI SUBAYI DEĞİL, tam tersine İSYAN ETMİŞ BİR OSMANLI SUBAYIDIR. Onun “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözü SADAKATTEN NE ANLADIĞINI çok güzel açıklar. Evet dostum SADAKAT ASLA SADAKATTİR, ASLOLAN İSE TÜRK MİLLETİDİR. (Bu başlıkta bir seri yazım da vardır okumanızı tavsiye ederim)
Bence Atatürk’ün isyanının başlangıcında söylediği O SÖZLERE DEĞİL, FİİLİYATTA, NE YAPTIĞINA BAKIN.
Onun bu sözlerinin özü ezoterik öğretilerde yer alan şu söze dayanır; “MAKSAT, HÂSIL OLANA KADAR MAKSADI GİZLİ TUT” “BU DÜRÜSTLÜĞE SIĞAR MI? TAKİYE DEĞİL Mİ” diye sorduğunuzu duyuyorum.
Bu konudaki yorumumu “DÜRÜSTLÜK/gerçeği‡ saklamamak İLKESİ ve ATATÜRK” başlıklı aşağıda sunduğum yazımda okuyabilirsiniz.
GELELİM İstanbul Hükümeti aracılığıyla Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi'ye İngilizlerin baskı ve zorlamasıyla yayınlattırıldığını iddia ettiğiniz FETVÂLARA;
Ne hikmetse Allah’tan korkması gereken Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi ,İngilizlerden korkuyor ve mahsuscuktan bir fetva yayınlıyor:-)
Halifeye bağlı ve İstanbul hükümetince desteklenen Ahmet Aznavur denen geri zekalı da bu fetvayı ciddiye alıyor ve bir değil tam 3 defa Milli kuvvetlere saldırıyor. İkinci teşebbüsünde maiyetindeki GAVUR İMAM, Gelibolu Yarımadasının Çanakkale Boğazı kıyısında Akbaş’da bulunan Fransız cephaneliğine baskın düzenleyip ele geçiren Köprülülü Hamdi Beye saldırıyor. Köprülülü Hamdi beyi yakalayıp işkence ile öldürüyor. Başı vücudundan ayrılan mevta Biga’da gezdiriliyor ve beş gün sokak ortasında bırakılıyor. Sonra cephaneyi koruyan Dramalı Rıza Bey ve arkadaşlarına 21 Şubat 1920 de saldıyor. Silâh ve cephane Anzavur'un eline geçmemesi için ateşe verilip imha ediliyor.
Görüleceği üzere BÜTÜN BUNLAR MAHSUSCUKTAN VERİLMİŞ BİR FETVA NEDENİYLE OLUYOR.
Sanırım BU OLAY ATATÜRK’ÜN BBP ve Farklı ülkücüler gibi “TÜRK-İSLAM SENTEZİ”Nİ NİÇİN SAVUNMADIĞINI, LAİKLİĞE NİÇİN ÇOK ÖNEM VERDİĞİNİ HEPİMİZE ANLATMAYA YETMİŞTİR.
Unutmayalım ki LAİKLİĞİN TERSİ, DİN RUHBANLARININ EGEMENLİĞİDİR.
Din Ruhbanları bazen çıkarları, bazen de yukarıdaki gibi korkuları sebebiyle ALLAH’A DA, TÜRK MİLLETİNE DE İHANET EDEBİLİRLER ve ETMİŞLERDİR DE. Kurtuluş savaşı esnasında ve sonrasında bunun çok fazla örneği vardır.
Üstelik bu DİNCİ RUHBANLAR, ne hikmetse HIRİSTİYAN EMPERYALİSTLERLE İŞBİRLİĞİ YAPMAKTA HİÇ SAKINCA GÖRMEZLER. Örneğin İngiliz destekli Şeyh Sait isyanı bunun en bilinenidir. “THE KERKÜK” isimli yazı dizimde bunların Saidi Nursi ve Amerikancı Fethullah’a giden uzantıları anlatılmıştır.
Son söz “ŞUYUU VUKUUNDAN BETER İŞLER MAHSUSCUKTAN “MIŞ” GİBİ DAHİ YAPILMAZ”
Saygılarımla.
Tuncay Erciyes
DÜRÜSTLÜK/GERÇEĞİ SAKLAMAMAK İLKESİ ve ATATÜRK
“Dürüstlük” ilkesi “YALAN SÖYLEMEYİNİZ” şeklinde tüm İbrahimi(Abrahamik Hanif) dinlerde ‘ON EMİR’DE, BUDDHA’NIN 5 YASAĞINDA daha yeni olarak da Dr. Usui’nin REİKİ İÇİN KOYDUĞU 5 PRENSİPTE “Ekmeğini Dürüstçe kazan” yer almıştır.
Bu ilkenin uygulanması bizi “Açık/şeffaf” bir insan yapar.
Peki Açık/şeffaf olmak her zaman faydalı sonuçlar verir mi? HAYIR.
Bazı durumlarda ZARARLI sonuçlar da verebilir. O halde ÖLÇÜ/DENGE NASIL SAĞLANMALIDIR?
Veya HANGİ DURUMLARDA GERÇEĞİ SAKLAMALIYIZ? Bunları yazımın devamında irdeleyeceğim.
Öte yandan dürüst insanlar KENDİ ÇIKARLARI İÇİN ASLA YALAN SÖYLEMEZLER.
Daima kendilerinden emin ve başları yukarıdadır.
Eski yalanlarını sürdürebilmek için YENİ YALANLAR üretmek zorunda değillerdir.
Açık olmalarından dolayı da GİZLİSİZ SAKLISIZ YAŞARLAR.
Böyle yaşadıkları için de KORKUDAN KURTULMUŞLARDIR.
Fakat “Dürüstlük/Gerçeği Saklamamak ” ilkesinin DOĞRU BİR BİCİMDE UYGULANMASI ÇOK ZORDUR.
ZAMANA MEKÂNA içinde bulunulan KOŞULLARA ve kişinin/kişilerin BİLGİ, ALGI, İDRAK SEVİYESİNE ÜSTLENDİKLERİ VAZİFEYE BAĞLIDIR.
Gerçeği saklamak bazen bir konuda doğruyu söylemek yerine gerçeğin bir kısmını saklayarak anlatmak bazen de doğrudan gerçeği değiştirmek yalan söylemek şeklinde olur. Pek çoğumuz sevdiğimiz, değer verdiğimiz bir varlığın zarar görmemesi için duygu, düşünce ve bilgilerimizi kısmen veya tamamen saklar, hatta farklı anlatırız.
Yaptığımızı mazur göstermek için de bunlara “BEYAZ YALAN” deriz.
Fakat beyaz yalanlar da sonunda bir yalandır ve bazen siyah yalanlar kadar zarar verici olabilir.
Üstelik hangi yalanların beyaz, hangilerinin siyah olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değildir.
Örneğin bir gazetenin vermiş olduğu bir haberde kısmi bir sansür uygulaması, Milli menfaatlere uygun olabileceği gibi, tam tersine doğrudan yalan ve düzmece bir haber vermesiyle eşdeğer zararlara da sebep olabilir.
Aynı şekilde bireyler de kendilerine Sansür uygular, çeşitli gerekçelerle duygu ve düşüncelerini açıklamazlar. BİR ÖĞRETMENİN, DOKTORUN ve BİR LİDERİN HER ZAMAN DÜRÜST DAVRANMASI, gerçeği söylemesi MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Örneğin M. Kemal Atatürk “Nutuk/Söylev” isimli eserinde bu gerçeği şöyle anlatır;
“Nihai amacımın padişahlığı ve hilafeti kaldırmak, tekke ve zaviyeleri kapatmak, Arap harfleri yerine Latin Harflerini benimsemek, Kılık kıyafeti değiştirmek, kadınlara oy hakki vermek, onları erkeklerle eşit hale getirmek olduğunu BAŞTAN SÖYLEMİŞ OLSAYDIM; henüz buna hazır olmayan silah Arkadaşlarımın bir kısmını daha milli mücadelenin başlangıcında kaybedebilir ve MİLLETİMİN ESİR KALMASINA SEBEP OLABİLİRDİM. Nitekim bazı arkadaşlarım kendi hedeflerine ulaşıldığında hareketimizi terk etmişlerdir”
Lider olmak ezoterik bilgilerde "HAKİMİYET REALİTESİ"ne erişmek olarak tarif edilir.
Hakimiyet realitesine ulaşmış varlıklar, bulundukları ortamın tam bilgisine sahiptirler. Durumdan vazife çıkartır ve o an için ne yapılması gerekiryorsa, ne bir eksik, ne bir fazla sadece onu yaparlar.
KİME NEYİ, NE ZAMAN, NEREDE, NE KADAR VERECEKLERİNİ BİLİRLER.
“MAKSAT HÂSIL OLANA KADAR MAKSADI GİZLİ TUT” kuralını uygularlar.
Çünkü gereksiz, fazladan o anki hedefi aşan beyanlarda bulunmak düşmanların sayısını arttırmak ve kaşı cepheyi sağlamlaştırmaktan başka işe yaramaz.
Bu ayni zamanda bir diplomasi kuralıdır ve Mustafa Kemal de bu kurala uymuştur.
Bu nedenle de “PADİŞAHI KURTARACAĞIZ” diye başlayıp SALTANATI KALDIRMIŞTIR. DÜRÜSTLÜK İLKESİNİ NASIL UYGULANMALIDIR?
- Bir defa KENDİ ÇIKARIMIZ İÇİN hiç bir zaman YALAN SÖYLEMEMELİYİZ.
- Gerçeği saklamanın potansiyel olarak yalan söyleme riskini oluşturduğunun da daima bilincinde olmalıyız.
- Gerçeğin saklanması için mutlaka ahlaki bir neden olması gerektiğini unutmamalıyız.
- Gerçeği saklama kararımız hiçbir zaman KİŞİSEL İHTİYAÇLARIMIZI TEMİNE YÖNELİK OLMAMALIDIR.
Örneğin SEVİLME, SEMPATİ TOPLAMA ya da GÜÇLÜ OLMA, MADDİ ÇIKAR SAĞLAMA gibi bir amaçla gerçeği saklamamalıyız. Tam tersine gerçeği saklama kararımız, GERÇEĞİ SAKLADIĞIMIZ İNSANIN/İNSANLARIN İHTİYAÇLARINA HİZMET ETMELİDİR.
Fakat BAŞKALARININ NEYE İHTİYACI OLDUĞUNA TAYİN ETMEK, karmaşık ve büyük sorumluluk gerektiren bir iştir.
Ancak bir başkasını içtenlikle ve BENCİLLİKTEN UZAK OLARAK SEVDİĞİMİZDE bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirebiliriz.
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Kurtuluş savaşının başlangıcında nihai hedeflerini, Milletine söylememesini bu kıstaslar ışığında değerlendirdiğimiz zaman kendi yaşamını tehlikeye atan ama çok sevdiği Ulusuna faydası olan bir davranış olması sebebiyle doğru ve yerindedir.
Sevgilerimle.
Tuncay Erciyes
18 Nisan 2005
DÜRÜSTLÜK İLKESİ ve ATATÜRK...
LAİKLİĞİN TERSİ, Allah'ın kitabıyla yönetme iddiasında olan, boğazlarına kadar ŞİRK'E BATMIŞ, DİN RUHBANLARININ EGEMENLİĞİDİR. Ki bu din adamları bazen ŞAHSİ ÇIKARLARI, bazen de KORKULARI sebebiyle ALLAH’A DA, TÜRK MİLLETİNE DE ihanet edebilirler ve ETMİŞLERDİR DE.
Örneğin
Allah’tan korkması gereken HALİFE VAHDETTİN, İNGİLİZLERDEN KORKMUŞTUR. Bazılarının iddiasına göre hiç istemediği halde Atatürk ve silah arkadaşları için “İDAM FERMANI” yayınlamıştır. ALLAH YERİNE İNGİLİZLERDEN ve padişahtan korkan ŞEYHÜLİSLÂM Dürrizâde Abdullah Efendi de, sözüm ona hiç istemediği halde “KATLİ VACİPTİR” FETVASI VERMİŞTİR!?
DEVAMINI aynen böyle düşünen bir şahsa yanıt için 2005 yılında bir internet grubuna gönderdiğim aşağıdaki yazımda okuyabilirsiniz.
++++++++++++++++++++++++
Sevgili Dostum diyorsun ki;
Unuttuğun bir husus var, Atatürk Osmanlı subayıdır,
çok fazla yazacak bir şey yok aslında:
İstanbul Hükümeti aracılığıyla ŞEYHÜLİSLÂM Dürrizâde Abdullah Efendi'ye DÜŞMANLARIN DAYATMASIYLA hazırlattırılan[1] fetvâlar hakkında; bizzat Pâdişâhın arzu ve irâdesiyle çıktığını iddiâ edenlerin yanı sıra[2] İNGİLİZLERİN BASKI ve zorlamasıyla yayınlandığını ileri sürenler de olmuştur.[3]
….MUSTAFA KEMAL PAŞA, düşman baskısı sonucunda verilen bir FETVÂNIN GEÇERSİZLİĞİNİ ve ÖNCELİKLİ MESELELERİNİN başında MÜSLÜMANLARIN HALİFESİ'Nİ ESÂRETTEN KURTARMANIN geldiğini ŞU SÖZLERLE DİLE GETİRMİŞTİR:
"İslâm Halîfesi'nin de bundan başka bir şey düşünmesine imkân olacağını zannedebilir misiniz? Ben şahsen bunun hilafına hiçbir şey düşünemem. HİLAFINI PADİŞAHIN AĞZINDAN İŞİTSEM DÂHİ BUNUN MUTLAKÂ BİR ZORLAMA NETÎCESİ OLDUĞUNA HÜKMEDERİM... Daha dün okuduğum UYDURMA FETVÂYI hepiniz bilmektesiniz. BU FETVÂYI TAMÂMEN HÜR OLAN BİR HALÎFE VERDİRİR Mİ?"[5]
***
Sözlerinizin özü şudur;
“ATATÜRK SALTANAT VE HİLAFETE BAĞLI bir OSMANLI SUBAYI İDİ. Zavallı HALİFE ile ŞEYHÜLİSLÂM’IN samimi olarak BÖYLE BİR FETVA YAYINLAMAYACAKLARINA gönülden İNANIYORDU” ACABA?
“Atatürk’ün bir Osmanlı subayı olduğu” DOĞRUDUR. FAKAT ATATÜRK Halifeye ve PADİŞAHA SADIK bir OSMANLI SUBAYI DEĞİL, tam tersine İSYAN ETMİŞ BİR OSMANLI SUBAYIDIR. Onun “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözü SADAKATTEN NE ANLADIĞINI çok güzel açıklar. Evet dostum SADAKAT ASLA SADAKATTİR, ASLOLAN İSE TÜRK MİLLETİDİR. (Bu başlıkta bir seri yazım da vardır okumanızı tavsiye ederim)
Bence Atatürk’ün isyanının başlangıcında söylediği O SÖZLERE DEĞİL, FİİLİYATTA, NE YAPTIĞINA BAKIN.
Onun bu sözlerinin özü ezoterik öğretilerde yer alan şu söze dayanır; “MAKSAT, HÂSIL OLANA KADAR MAKSADI GİZLİ TUT” “BU DÜRÜSTLÜĞE SIĞAR MI? TAKİYE DEĞİL Mİ” diye sorduğunuzu duyuyorum.
Bu konudaki yorumumu “DÜRÜSTLÜK/gerçeği‡ saklamamak İLKESİ ve ATATÜRK” başlıklı aşağıda sunduğum yazımda okuyabilirsiniz.
GELELİM İstanbul Hükümeti aracılığıyla Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi'ye İngilizlerin baskı ve zorlamasıyla yayınlattırıldığını iddia ettiğiniz FETVÂLARA;
Ne hikmetse Allah’tan korkması gereken Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi ,İngilizlerden korkuyor ve mahsuscuktan bir fetva yayınlıyor:-)
Halifeye bağlı ve İstanbul hükümetince desteklenen Ahmet Aznavur denen geri zekalı da bu fetvayı ciddiye alıyor ve bir değil tam 3 defa Milli kuvvetlere saldırıyor. İkinci teşebbüsünde maiyetindeki GAVUR İMAM, Gelibolu Yarımadasının Çanakkale Boğazı kıyısında Akbaş’da bulunan Fransız cephaneliğine baskın düzenleyip ele geçiren Köprülülü Hamdi Beye saldırıyor. Köprülülü Hamdi beyi yakalayıp işkence ile öldürüyor. Başı vücudundan ayrılan mevta Biga’da gezdiriliyor ve beş gün sokak ortasında bırakılıyor. Sonra cephaneyi koruyan Dramalı Rıza Bey ve arkadaşlarına 21 Şubat 1920 de saldıyor. Silâh ve cephane Anzavur'un eline geçmemesi için ateşe verilip imha ediliyor.
Görüleceği üzere BÜTÜN BUNLAR MAHSUSCUKTAN VERİLMİŞ BİR FETVA NEDENİYLE OLUYOR.
Sanırım BU OLAY ATATÜRK’ÜN BBP ve Farklı ülkücüler gibi “TÜRK-İSLAM SENTEZİ”Nİ NİÇİN SAVUNMADIĞINI, LAİKLİĞE NİÇİN ÇOK ÖNEM VERDİĞİNİ HEPİMİZE ANLATMAYA YETMİŞTİR.
Unutmayalım ki LAİKLİĞİN TERSİ, DİN RUHBANLARININ EGEMENLİĞİDİR.
Din Ruhbanları bazen çıkarları, bazen de yukarıdaki gibi korkuları sebebiyle ALLAH’A DA, TÜRK MİLLETİNE DE İHANET EDEBİLİRLER ve ETMİŞLERDİR DE. Kurtuluş savaşı esnasında ve sonrasında bunun çok fazla örneği vardır.
Üstelik bu DİNCİ RUHBANLAR, ne hikmetse HIRİSTİYAN EMPERYALİSTLERLE İŞBİRLİĞİ YAPMAKTA HİÇ SAKINCA GÖRMEZLER. Örneğin İngiliz destekli Şeyh Sait isyanı bunun en bilinenidir. “THE KERKÜK” isimli yazı dizimde bunların Saidi Nursi ve Amerikancı Fethullah’a giden uzantıları anlatılmıştır.
Son söz “ŞUYUU VUKUUNDAN BETER İŞLER MAHSUSCUKTAN “MIŞ” GİBİ DAHİ YAPILMAZ”
Saygılarımla.
Tuncay Erciyes
DÜRÜSTLÜK/GERÇEĞİ SAKLAMAMAK İLKESİ ve ATATÜRK
“Dürüstlük” ilkesi “YALAN SÖYLEMEYİNİZ” şeklinde tüm İbrahimi(Abrahamik Hanif) dinlerde ‘ON EMİR’DE, BUDDHA’NIN 5 YASAĞINDA daha yeni olarak da Dr. Usui’nin REİKİ İÇİN KOYDUĞU 5 PRENSİPTE “Ekmeğini Dürüstçe kazan” yer almıştır.
Bu ilkenin uygulanması bizi “Açık/şeffaf” bir insan yapar.
Peki Açık/şeffaf olmak her zaman faydalı sonuçlar verir mi? HAYIR.
Bazı durumlarda ZARARLI sonuçlar da verebilir. O halde ÖLÇÜ/DENGE NASIL SAĞLANMALIDIR?
Veya HANGİ DURUMLARDA GERÇEĞİ SAKLAMALIYIZ? Bunları yazımın devamında irdeleyeceğim.
Öte yandan dürüst insanlar KENDİ ÇIKARLARI İÇİN ASLA YALAN SÖYLEMEZLER.
Daima kendilerinden emin ve başları yukarıdadır.
Eski yalanlarını sürdürebilmek için YENİ YALANLAR üretmek zorunda değillerdir.
Açık olmalarından dolayı da GİZLİSİZ SAKLISIZ YAŞARLAR.
Böyle yaşadıkları için de KORKUDAN KURTULMUŞLARDIR.
Fakat “Dürüstlük/Gerçeği Saklamamak ” ilkesinin DOĞRU BİR BİCİMDE UYGULANMASI ÇOK ZORDUR.
ZAMANA MEKÂNA içinde bulunulan KOŞULLARA ve kişinin/kişilerin BİLGİ, ALGI, İDRAK SEVİYESİNE ÜSTLENDİKLERİ VAZİFEYE BAĞLIDIR.
Gerçeği saklamak bazen bir konuda doğruyu söylemek yerine gerçeğin bir kısmını saklayarak anlatmak bazen de doğrudan gerçeği değiştirmek yalan söylemek şeklinde olur. Pek çoğumuz sevdiğimiz, değer verdiğimiz bir varlığın zarar görmemesi için duygu, düşünce ve bilgilerimizi kısmen veya tamamen saklar, hatta farklı anlatırız.
Yaptığımızı mazur göstermek için de bunlara “BEYAZ YALAN” deriz.
Fakat beyaz yalanlar da sonunda bir yalandır ve bazen siyah yalanlar kadar zarar verici olabilir.
Üstelik hangi yalanların beyaz, hangilerinin siyah olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değildir.
Örneğin bir gazetenin vermiş olduğu bir haberde kısmi bir sansür uygulaması, Milli menfaatlere uygun olabileceği gibi, tam tersine doğrudan yalan ve düzmece bir haber vermesiyle eşdeğer zararlara da sebep olabilir.
Aynı şekilde bireyler de kendilerine Sansür uygular, çeşitli gerekçelerle duygu ve düşüncelerini açıklamazlar. BİR ÖĞRETMENİN, DOKTORUN ve BİR LİDERİN HER ZAMAN DÜRÜST DAVRANMASI, gerçeği söylemesi MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Örneğin M. Kemal Atatürk “Nutuk/Söylev” isimli eserinde bu gerçeği şöyle anlatır;
“Nihai amacımın padişahlığı ve hilafeti kaldırmak, tekke ve zaviyeleri kapatmak, Arap harfleri yerine Latin Harflerini benimsemek, Kılık kıyafeti değiştirmek, kadınlara oy hakki vermek, onları erkeklerle eşit hale getirmek olduğunu BAŞTAN SÖYLEMİŞ OLSAYDIM; henüz buna hazır olmayan silah Arkadaşlarımın bir kısmını daha milli mücadelenin başlangıcında kaybedebilir ve MİLLETİMİN ESİR KALMASINA SEBEP OLABİLİRDİM. Nitekim bazı arkadaşlarım kendi hedeflerine ulaşıldığında hareketimizi terk etmişlerdir”
Lider olmak ezoterik bilgilerde "HAKİMİYET REALİTESİ"ne erişmek olarak tarif edilir.
Hakimiyet realitesine ulaşmış varlıklar, bulundukları ortamın tam bilgisine sahiptirler. Durumdan vazife çıkartır ve o an için ne yapılması gerekiryorsa, ne bir eksik, ne bir fazla sadece onu yaparlar.
KİME NEYİ, NE ZAMAN, NEREDE, NE KADAR VERECEKLERİNİ BİLİRLER.
“MAKSAT HÂSIL OLANA KADAR MAKSADI GİZLİ TUT” kuralını uygularlar.
Çünkü gereksiz, fazladan o anki hedefi aşan beyanlarda bulunmak düşmanların sayısını arttırmak ve kaşı cepheyi sağlamlaştırmaktan başka işe yaramaz.
Bu ayni zamanda bir diplomasi kuralıdır ve Mustafa Kemal de bu kurala uymuştur.
Bu nedenle de “PADİŞAHI KURTARACAĞIZ” diye başlayıp SALTANATI KALDIRMIŞTIR. DÜRÜSTLÜK İLKESİNİ NASIL UYGULANMALIDIR?
- Bir defa KENDİ ÇIKARIMIZ İÇİN hiç bir zaman YALAN SÖYLEMEMELİYİZ.
- Gerçeği saklamanın potansiyel olarak yalan söyleme riskini oluşturduğunun da daima bilincinde olmalıyız.
- Gerçeğin saklanması için mutlaka ahlaki bir neden olması gerektiğini unutmamalıyız.
- Gerçeği saklama kararımız hiçbir zaman KİŞİSEL İHTİYAÇLARIMIZI TEMİNE YÖNELİK OLMAMALIDIR.
Örneğin SEVİLME, SEMPATİ TOPLAMA ya da GÜÇLÜ OLMA, MADDİ ÇIKAR SAĞLAMA gibi bir amaçla gerçeği saklamamalıyız. Tam tersine gerçeği saklama kararımız, GERÇEĞİ SAKLADIĞIMIZ İNSANIN/İNSANLARIN İHTİYAÇLARINA HİZMET ETMELİDİR.
Fakat BAŞKALARININ NEYE İHTİYACI OLDUĞUNA TAYİN ETMEK, karmaşık ve büyük sorumluluk gerektiren bir iştir.
Ancak bir başkasını içtenlikle ve BENCİLLİKTEN UZAK OLARAK SEVDİĞİMİZDE bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirebiliriz.
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Kurtuluş savaşının başlangıcında nihai hedeflerini, Milletine söylememesini bu kıstaslar ışığında değerlendirdiğimiz zaman kendi yaşamını tehlikeye atan ama çok sevdiği Ulusuna faydası olan bir davranış olması sebebiyle doğru ve yerindedir.
Sevgilerimle.
Tuncay Erciyes
18 Nisan 2005