PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : 17 Ağustos Depreminin Üzerinden 24 Yıl Geçti... Uzmanlar: Depremin Şakası Yok


Leydihan
01 Mayıs 2025, 19:51
Türkiye, tam 24 yıl önce Kocaeli Gölcük merkezli 7.4 büyüklüğünde depremle sarsıldı. Sonrasında atılan doğru adımlar iktidara AKP’nin gelmesiyle rant merkezli hale geldi ve “6 Şubat Kahramanmaraş” depreminde tarihin en ağır bedeli ödendi. Uzmanlar önlem için uyarıyor: “Bu işin şakası yok.”

[Only Registered Users Can See Links]

Bundan tam 24 yıl önce bugün 17 Ağustos 1999’da Türkiye en karanlık günlerinden birini yaşadı. 7.4 büyüklüğünde, merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük ilçesi olan 45 saniyelik sarsıntı Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedildi. Bir deprem ülkesi olan Türkiye, depreme hazırlıksız olmanın bedelini en ağır şekilde ödedi.

[Only Registered Users Can See Links]

Gölcük depremi sonrası atılan doğru adımlar ise ne yazık ki kısa süreli oldu. Ders ve önlem alınmamasının faturası 6 Şubat’ta 11 ilimize çıktı. Kahramanmaraş merkezli 7.8 ve 7.5 büyüklüğündeki depremler ve sonrasında yaşanan süreç, unutulan deprem gerçeğini acı bir şekilde hatırlattı. Uzmanların “Deprem öldürmez bina öldürür” uyarısı bir kez daha gündeme gelirken gözler beklenen Büyük Marmara depremine çevrildi. Peki 17 Ağustos’ta ve sonrasında neler yaşandı, 6 Şubat’a nasıl gelindi? Neler eksik, neler yanlış yapıldı? Hangi önlemler alınmalı? Deprem alanında uzman isimler Cumhuriyet’e anlattı.

[Only Registered Users Can See Links]

(Naci Görür)

‘BU İŞİN ŞAKASI YOK’
Türkiye’de deprem gündemiyle özdeşleşen kişilerin başında Bilim Akademisi kurucu üyesi ve yerbilimci Prof. Dr. Naci Görür geliyor. Gölcük depremi sonrası Düzce’ye ilişkin uyarılarında haklı çıkan Görür, Elazığ ve Kahramanmaraş merkezli depremler öncesinde de uyarılarda bulunmuştu.

17 Ağustos depremi sırasında İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Dekanı olduğunu belirten Görür, yer bilimleri camiası olarak alarm vererek çalışmalarını hızlandırdıklarını söyledi.

1912 yılındaki Şarköy depremi sonrası 1999’daki Gölcük depreminin Marmara’nın ortasında bir sismik boşluk yarattığını söyleyen Görür, “Bu oluşan boşlukta deprem bir ihtimal değil, zorunluluktur” ifadelerini kullandı. Bu kapsamda hem Marmara’da hem de Düzce’de deprem uyarısı yaptıklarının altını çizen Görür, Düzce’de Gölcük’ten 3 ay sonra bu depremin yaşandığını, Büyük Marmara depremi için ise sürenin azaldığını vurguladı.

Dönemin Ecevit Hükümeti’nin deprem sonrası doğru adımlar attığını söyleyen Görür, “Deprem sonrası Kanun Hükmünde Kararname ile Ulusal Deprem Konseyi kuruldu. Alanında uzman kişilerden oluşan bu ekip, 3-5 yıl çalıştı. Hem farkındalık oluşturdu hem de çeşitli önerilerde bulundu. Ancak bu konsey, işlevini yitirdiği için tasfiye edilen birimler kapsamında 6 Ocak 2007 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan genelge ile bize haber bile verilmeden lağvedildi.

Deprem sonrası insanlar, kime güvenirse onu dinliyor. Toplumun konuya ilişkin izlediği, bilgilendirildiği ve uyarılarına göre hareket ettiği bir kurum yok Eğer o konsey hayatta olsaydı bu kaos oluşmaz, depremlere daha bilinçli hazırlanılırdı” dedi.

Gölcük depremi sonrası konunun ciddiye alındığını, önemli adımlar atıldığını ve bu kapsamda güçlendirme, arama kurtarma gibi alanlarda çalışmalar yapıldığını belirten Görür, “Eğer 99 sonrasında başlandığı gibi devam edilseydi, İstanbul’u çoktan kurtarmış olurduk” ifadelerini kullandı.

[Only Registered Users Can See Links]

Görür, bundan sonrası için ne yapmalı sorusuna ise şu yanıtı verdi:

"Milletin umursamadığını hükümet de ciddiye almaz, umursamaz. Önce yurttaşların bu konuda duyarlı olup depremi kendi gündeminde tutmalı. Düşünün, halk deprem konusunda siyasileri uyardı mı, seçim döneminde bu konuda pankartlar açtı mı, yapılan anketlerde depremle ilgili kaygısını dile getirdi mi? Maalesef hayır. Öte yandan yaşananları “Her şeyi yaptık ama deprem büyüktü ile açıklamaya kalkarsanız bu inandırıcı olmaz. Japonya ve Şili’de sürekli büyük depremler oluyor, tesadüfen 3-5 kişi ölüyor.

6 Şubat’ta yaşananlar bize gösteriyor ki; uzmanların uyarısını kimse duymamış, duyan umursamamış, yapılanlar da yanlış ya da eksik yapılmış. Fay hattı, kötü zemin ve kötü yapı olunca sonuçlar kötü oluyor, bunun olmaması için de sağlam zemin, iyi mühendislik ve iyi yapının bir araya gelmesi gerekiyor."

“EKONOMİK VE SİYASİ BAĞIMSIZLIK YİTİRİLİR”

Görür önerilerini şöyle sürdürdü:

Kentsel dönüşüm, müteahhitlik projesi olarak algılandı, zayıf yerleri güçlendirmek yerine rantsal dönüşümle lüks yerlere öncelik verildi. İstanbul’da nüfus yoğunluğunu artıracak hiçbir çözüme katılmıyorum. Nüfusa fazlasıyla doymuş bir şehirde yeni konutlar demek, yeni yıkım ve ölümler demek. Bu yüzden öncelikle İstanbul’da imar ve iskan, özel durumlar dışında yasaklanmalı. Yalnızca deprem riski açısından değil, iklim krizi açısından da bu önlem alınmak zorunda.

Bu işin şakası yok, deprem en büyük ekonomik felaket. Türkiye’yi İstanbul’un beslediği yerde Büyük Marmara Depremi ile Türkiye dizüstü çöker. Ekonomik ve hatta siyasi bağımsızlığını kaybeder. Yapılması gerekenleri 6 başlıkta topluyorum ben:

1- Yerleşim alanları tamamen o bölgeye özel mikro bilgilendirme verileri ışığında yapılanacak. Cumhurbaşkanına, belediye başkanına ya da valiye göre şekillenmeyecek. Uygun olmayan yere çivi bile çakılamayacak. Deprem bölgelerinde yönetim özel bilgi ve birikim ister. Özel eğitim almadan vali, kaymakam, belediye başkanı olunamayacak. Deprem azgınlıktan oldu diyenle nasıl depreme hazırlanılacak?

2- Halk bilinçli olacak. Eğer halk denetleyici olmazsa imar barışı da yapılır, bunu yapanlar da omuzlara alınır.

3- Altyapı. Yol, viyadük, kanalizasyon, içme suyu şebekesi gibi unsurlarda eksiklikler tespit edilip güçlendirilecek. Örneğin ben yalnızca bir asistanla tüm İstanbul’un içme suyu şebekesini inceledim. Güçlendirilmesi gereken yerleri tespit ettik. Eğer para bulunursa İSKİ bu işlemi yapacak.

4- Yapı stoku. Yeni konutlar yeni nüfus demek. Seçilen rezerv bölgelere yeni konutlar yerine geçici prefabrik konutlar yapılmalı. Bu konutlar yıkılacak binalarda yaşayanlar için geçici olarak tahsis edilmeli. Bu insanlardan da o evrede kira alınmamalı. Sonra da o insanları yeniden evlerine yerleştirmeli. Aksi halde sen bu insanlara “Evinden bir an önce çık, al sana 3 bin lira da kira payı” dersen, o insanlar da “Öyle öleceğime kendi evimde öleyim” der.

5- Ekosistem ve çevre. 6 Şubat depremleri sonrası ortaya çıkan yaklaşık yüz milyon ton göçük malzemesi içinde her türlü zehirli madde var. Bu maddeler yağmurla suya, toprağa, havaya ve gıda döngüsü ile soframıza geliyor. Moloz dökme işlemleri uluslararası yöntemlere uygun biçimde yapılmalı. Rastgele bir yerlere dökülmemeli. Aksi halde bugün depremde 50 bin kişi öldüyse 30 yıl sonra 150 bin kişi ölür.

6. Ekonomi. Depremde yıkım yaşayan bölgenin esnafı ‘Anadolu Kaplanı’ olarak nitelendirilirdi. Her şeylerini kaybettiler. Dolaylı olarak bunun bedelini tüm Türkiye ödüyor. Bir de beklenen deprem sonrası Marmara’yı düşünün. Tüm Türkiye kitlenir. Anadolu’yu İstanbul’un beslediği yerde vakit kaybetmeden ekonomiyi teşvikle Anadolu’ya göndermek, oraya yaymak gerekiyor.

[Only Registered Users Can See Links]


(Mustafa Özbey)

‘TSK’SİZ AFAD YETERSİZ’
17 Ağustos depreminin merkezi Gölcük’te bulunan Donanma Komutanlığı da depremde büyük hasar gördü. Eğer o gün Türkiye depreme uyanmasaydı, aynı gün saat 16.00’da devir teslim töreni yapılacak ve Tümamiral Mustafa Özbey Donanma Komutanı Kurmay Başkanlığı görevini devralacaktı. Ancak deprem nedeniyle görevini yıkımdan hemen sonra devralan Özbey, kriz yönetiminin koordinasyonunda en aktif görev alan kişilerden oldu. Depremin ilk anından itibaren yaşananları Özbey şu sözlerle anlattı:

"Yaşadığımız lojmanın fay hattına 40 metre uzaklıkta olduğunu depremden sonra anladık. Yeryüzünün adeta yırtıldığını hissettik. Görevi devralacağım Alper Tezeren Amiral ile ayaküstü devir teslim yaptık. Yürüyerek Donanma Komutanlığına giderken çeşitli binaların yıkılmış olduğunu gördüm. Donanma Komutanlığı karargah binası da yıkılmıştı. Ailelerini güvenli bir açık alana çıkaran personel görev yerlerine gelmeye başladı. Üs içinde hasar tespiti için gelenleri keşif amaçlı üs içinde inceleme için gönderdim. Elektrik ve iletişim kesikti. Donanma Komutanı Oramiral Bülent Alpkaya'ya da gemilerin muhabere imkanlarıyla Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ile iletişime geçti ve deprem ile ilgili ayrıntılı bilgi verdi.

Saat 05.30 gibi 1. Ordu Komutanı Org. Çevik Bir helikopter ile Gölcük’e geldiğinde, görevlendirilen tüm birliklerin Gölcük'e intikale geçtiğini kendisinden öğrendik. EMASYA protokolü sayesinde ve DAFYAR birlikleri hazır olduğu için Kara Kuvvetleri hemen harekete geçme emrini birliklere vermiş. Depremde başlayan TÜPRAŞ’taki yangın riskine karşın gemi komutanları gemileri Gölcük Üssü'nden yangın batısında güvenli alana çıkardı.

Elektrikler kesik olduğundan gündüz olmadan müdahale etmek çok zordu, günün ilk ışıkları ile beraber donanma personeli ve daha sonra bölgeye gelen birlikler sistemi kurarak düzenli bir biçimde çalışmaya başladı. Çünkü EMASYA kapsamında TSK, Doğal Afetlerde Yardımlaşma (DAFYAR) oluşturmuştu. Bu nedenle planlama(Nerede ne olur, hangi birlik sevk edilir), eğitim(afet durumunda yapılacaklar için personeli eleştirme) ve icra(en kısa zamanda bölgeye sevk) açısından hazırdı."

BİRLİKLER 20 DAKİKA SONRA HAZIRDI

Özbey şöyle devam etti: Saat 03.02’deki depremin ardından Kocaeli'de 15. Kolordu Komutanlığı saat 03.20'de, Sakarya bölgesinden 1. Tugay Komutanlığı saat 03.20'de ve İstanbul'da 3. Kolordu Komutanlığı saat 03.30'da harekete geçti. Sabah 05.00'te “Tabii Afet Koordinasyon ve Değerlendirme Merkezi” kuruldu. Bu kapsamda yalnızca Kara Kuvvetleri bünyesinde 15 general, 1392 subay, 1896 astsubay ve 33 bin 199 erbaş ve er görev yaptığı bilgisini kendilerinden öğrendik.

Yaralılar bölgeden çıkarılmaya başlandı. O gün 270 saat uçuş yapıldı. İki bin yaralı tahliye edildi. Bölgedeki görevli birliklere destek olarak bir tugay, iki sahra hizmet bölüğü, iki seyyar cerrahi hastane deprem bölgesine gönderildi.

Askeri helikopterler, 41 doktor, 24 hemşire ve 7 sağlık astsubayını o gün bölgeye taşıdı. 480 büyük çadır, 4 seyyar fırın, 4 seyyar mutfak, 22 su tankeri, 7 jeneratör, 2 bin 900 battaniye, 40 bin ekmek, köpek timi, kan, plazma ve serum deprem bölgesine o gün gönderildi. İstanbul bölgesindeki hücumbot ve sahil güvenlik botları da Gölcük bölgesinden İstanbul'a yaralıları taşıma görevine katıldı.

[Only Registered Users Can See Links]

‘DEPREM BEKA SORUNU’
"Donanma Ana Üssü olan Gölcük'ten bazı birliklerin geçici konuş yerleri yeniden planlanıp gereği yapıldı" diyen Özbey şu ifadeleri kullandı: "TSK deprem sonrasında da yaşananlardan ders alarak binalarını güçlendirdi, buna sürekli bütçe ayırdı. Bazı birliklerin yerini değiştirdi. Ancak diğer kurumların aynı duyarlılığı göstermediğini 6 Şubat depremlerinde üzülerek gördük.

Depremlere müdahalede AFAD'ın TSK desteği olmadan yetersiz kaldığını 6 Şubat depremlerinde Türkiye olarak gözlemledik. TSK her nedense hem sahaya geç hem az çıktılar hem de etkileri sınırlı kaldı. Bunda, TSK’nin afet müdahale görevlerinin AFAD'a devredilmiş olması, dolayısı ile bu konuda eğitim ve malzeme hazırlık durumunun değiştiğini düşünüyorum.

Depreme dayanıklı ülke yaratmak demek deprem sonrasını da planlamayı gerektirir. Düşman saldırısı ile eş değer ölçekteki afet durumlarında TSK’nin karar verme mekanizmasında olması gerekir. Çünkü işi budur. Sivilleri dışlamadan ama askeri merkeze koyan mekanizmaya dönülmesi gerekir. Sadece arama kurtarma için değil, büyük çaplı lojistik destek sağlama konusunda da TSK en deneyimli kurumdur."

“AFET GÖREV YERİ EMRİ”
Özbey atılması gereken adımları şu sözlerle özetledi: Önceden erlere afete müdahale eğitimi veriliyordu. Yeniden bu eğitim verilmeli. Bu eğitim sonrası terhis olan askerler de kriz anlarında AFAD bünyesine dahil edilmeli. Seferberlik görev emri gibi “afet görev yeri” olmalı. Gölcük depremde Atatürk Havalimanı çok kritik bir rol üstlendi. Yurtdışından gelen her türlü yardım orada toplanıp deprem bölgesine sevk edildi. Bugün bu havalimanı yıkılmaya çalışılıyor. Adeta kendi lojistik merkezimizi kendi elimizle imha ediyoruz. Büyük Marmara Depremi’nde Atatürk Havalimanı ve Sabiha Gökçen Havalimanı afet merkezine yakınlıkları ile afet lojistiği de merkezi üs olarak yeniden düşünülmelidir.

6 Şubat depremlerinde sonra, beklenen Büyük Marmara Depremi'nin bu hazırlık durumu ile yaşandığı taktirde, Türkiye için altından kalkılamayacak korkunç bir beka sorunu yaratacağı nihayet anlaşılmış görünüyor. Gölcük depreminden hemen sonra sıranın Marmara depreminde olacağı belli olmuşken alınan tedbirlerin, önceliklerin ve kaynak yetersizliğinin ve çok değerli zamanın kaybetmiş olmasının olası deprem maliyetini kestirmek çok zor.

Şimdi, İstanbul'un 5 yılda depreme hazır hâle getirileceği söylenmeye başlandı. Bu dev beka sorununa, yine bina yenileme ile bakılması büyük hata olur. Çünkü Büyük Marmara Depremine hazırlık, tüm ayrıntıları ile ve âdeta seferberlik hazırlığı gibi ele alınmalıdır. Geçmiş deprem ve afetlerde İstanbul yardım ve desteğin çıkış merkezi olmuşken, Büyük Marmara Depreminde gelecek yardımların kabul merkezi olacaktır.

MGK'NİN SABİT GÜNDEM MADDESİ OLMALI
16 milyon insanın günlük gereksinimi, bazı tesislerin çalışması ve yaşamın akışkanlığı için gereksinim duyulacak lojistik, bazı yolların yıkım/hasar girmesinin alternatif güzergah planlaması dahil çok ayrıntılı senaryolar, üzerinde çalışılması gereken binlerce konunun sadece biridir. Gölcük gibi küçük bir yerde bile 2 ay girilemeyen sokaklar olduğunu unutmamak uygun olacaktır.

Türkiye'nin bekasını bu denli kökten etkileyecek Büyük Marmara Depremi'ne hazırlık Milli Güvenlik Kurulunun sabit gündem maddesi olarak işlenmesi ve gelişmelerin ulusal güvenliğe olumsuz etkisinin giderilmesi bu kurul tarafından izlenmelidir. TSK’nin Büyük Marmara Depremi’ne hazırlık ve müdahale konusunda yeniden görevlendirilmesi yönünde olacaktır. Türkiye'nin bu en büyük risk senaryosunda TSK'nin edilgen bir konumda tutulması gerçek bir kaynak israfı olacaktır.

[Only Registered Users Can See Links]

(Nasuh Mahruki)

‘6 ŞUBAT’TA MUHATAP BULUNAMADI’
1996 yılında Nasuh Mahruki önderliğinde kurulan Arama Kurtarma Derneği AKUT, Gölcük depremindeki aktif pozisyonu ile bir anda halkın sevgilisi oldu. Dernek afetlerde etkin rol oynamasıyla birlikte toplum nezdinde arama kurtarma farkındalığı da yarattı. Ancak Nasuh Mahruki’nin Cumhuriyet kazanımları konusundaki tavrı, siyasi iktidarın Mahruki üzerinden AKUT’u hedef almasına yol açtı. Mahruki’nin istifaya giden süreci sonrasında AKUT da doğal yapısından uzaklaşarak siyasi iktidarın istediği biçimde bir yapıya dönüştü. Halen AKUT Vakfı başkanlığına devam eden Nasuh Mahruki, 17 Ağustos’tan 6 Şubat’a yapılanları, yapılmayanları ve yapılması gerekenleri Cumhuriyet’e anlattı:

“Biz bu yola, dağcıların yaşamını yitirmesi sonrası doğa ile sınırlı faaliyetlerde bulunacak genç bir ekip olarak çıkmıştık. Ancak Yerbilimci Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara’nın sunumuyla Türkiye’nin bir afet bölgesi olduğu gerçeğiyle yüzleştik. İlk olarak 1998 Ceyhan depreminde sahaya çıktık. 17 Ağustos depremi sırasında yurtdışında Mısır’a yakın bir yerde deniz yolculuğundaydım. Deprem haberini alır almaz önce Kahire’ye sonra da ilk uçakla İstanbul’a geldim. Eşyalar benim evimdeydi. Ben gelmeden önce ekip arkadaşlarım eşyaları alarak önce Avcılar’a geçtiler. O dönem 110-120 kişiydik, devletin arama kurtarma ekibi de toplam 110-120 kişiydi. Yani o dönem Türkiye’nin toplam arama kurtarma ekibi yaklaşık 250 kişiden oluşuyordu. İletişim kesildiğinden ekipman bulunan arabamı telefon istasyonu haline getirdik ve tüm ihbarları kayıt altına aldık.

"KIZILAY BÖLGEYE GEÇ GELDİ"
Deprem bölgesine yardıma akın akın insanlar da geliyordu. İnsanları otobüsten iner inmez yönlendirmeye başladık. Bizim ekibin uzmanları kırmızı tişörtlüydü. Her kırmızı tişörtlüyü bir ekibin başına koyuyorduk. Teyitli ihbar adreslerine yönlendiriyorduk. 43’ü Gölcük’te olmak üzere 220 kişiyi enkazdan kurtardık. Kızılay’ın bölgeye geç gelmesi tepki çekince insanlar iyice bize yöneldi.

TSK afet koordinasyonu yönettiği için askerler ilk andan itibaren sahadaydı. O yüzden 6 Şubat’taki gibi emniyet ve yardım sorunu yaşanmadı. Trafik sorunu vardı o da gönüllüler yardımıyla çözüldü. Genç çocuklar hiçbir yerden direktif almadan yolun bir şeridini yalnızca yardım araçlarının geçmesi için kapattılar. İlk anda lojistiği sağlasak da sonrasında bize ulaşanları Gölcük’te Donanma’ya teslim ettik.

Atatürk Havalimanı’ndan gelenlerin bölgeye sevk edilmesine yardımcı olduk. 17 Ağustos’taki çalışma, birçok gruba ilham oldu, arama kurtarma ekipleri kuruldu. Biz bir yerden sonra üye alamaz duruma geldik. Sonra bizler de ülkedeki siyasi dönüşümden payımızı aldık.

‘SINIFTA KALINDI’
Afetle mücadeledeki planlama değişikliği ile de Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketinde sınıfta kalındı. 1959’dan beri TSK’de olan afet sorumluluğu TSK’den alındı. 6 Şubat’ta insanlar muhatap olacakları bir yetkili bulamadı. Kendi ülkesinden 6-8 saatte gelen ekipler koordine edilemediğinden bölgeye sevk edilemedi. Üstelik deprem sonrası en kritik süreç ilk 24-48 saatken…

TSK’de EMASYA planı ve DAFYAR birlikleri vardı. Birlikler haftada bir gün doğal afet eğitimi alıyordu. Afet dediğin şey zaten normal insanların başa çıkamayacağı kapasite aşımı durumdur. Dünyanın her yerinde afetle mücadelede gerekli olan insan gücü ve disiplin ihtiyacı askerle karşılanır.

"ANADOLU'DA CAZİBE MERKEZLERİ YARATILMALI"
Devlet Planlama Teşkilatı adeta yok edildi. İktidar hiçbir şeye dokunmasa bile süreç daha sağlıklı yürürdü. Türkiye’nin 1999’da 250 arama kurtarma personeli vardı, 2023’te 25 bin. Ancak 1999’da çok daha fazla organizeydi. O yüzden gelinen noktada Büyük Marmara Depremi beklenirken afet yönetiminde TSK yeniden aktif olmalı. İstanbul nüfusu 99 depreminde yaklaşık 10 milyondu ve o zaman bile fazlasıydı şimdi neredeyse 20 milyon.

Anadolu’da cazibe merkezleri kurularak İstanbul’un nüfusu azaltılmalı. Sığınmacılar ülkelerine yollanmalı. Demiryolları ile bu plan desteklenmeli. İmar barışından vazgeçilmeli. Depreme ilişkin denetimleri kamu adına TMMOB’a bağlı kurumlar denetlemeli. Sivil oluşumlarda da dini yapılanmalar çok aktif. Bununla mücadele edilmeli. Tekbir getirerek arama kurtarma yapamazsın.”

SÜRECEK

Kaynak ([Only Registered Users Can See Links])

Leydihan
01 Mayıs 2025, 19:53
17 Ağustos'un yıldönümünde yazı dizisi: AKP için deprem rant demek
Mali uzman Prof. Dr. Duran Bülbül, iktidarın depremi ranta dönüştürdüğünü belirterek “İhalelerin nasıl dağıtıldığını görüyoruz” dedi. Eski Kızılay Başkanı Tekin Küçükali, şirkete çevrilen Kızılay’da personel artışına karşın kurumun işlevini yitirdiğini anlattı. Prof. Dr. Mustafa Gençoğlu, kentsel dönüşümde ev sahiplerinin tutumu ve belediyeler yüzünden hedefin gerisinde kalındığını söyledi.

[Only Registered Users Can See Links]

Kızılay, 17 Ağustos depreminde de 6 Şubat depremindeki kadar olmasa da tartışma konusu olmuştu. Kızılay’ın Gölcük depreminde bölgeye geç gelmesi ve getirdiği malzemelerin eski ve dayanıksız olması tepki toplamıştı. Deprem sonrası TBMM’de hazırlanan rapor sonrası Kızılay’da yönetim değişikliğine gidilmesi kararlaştırıldı. Ancak Ecevit iktidarının süresi yetmediği için karar 2003 yılında uygulandı.

[Only Registered Users Can See Links]

(Tekin Küçükali)

TEKİN KÜÇÜKALİ: KIZILAY’IN ŞİRKETLEŞMESİ DOĞASINA AYKIRI
2003 yılında Kızılay yönetimine giren ve 2005-2011 yılları arasında başkanlık yapan Tekin Küçükali, Kızılay’ın dünü ve bugününü Cumhuriyet’e şu sözlerle anlattı:

Kızılay’ın o dönem bölgeye geç gitmesi ve malzemelerinin şartlara uygun olmaması tepki toplamıştı. 2005’te başkan olduktan sonra ilk işimiz, kuruma yönelik yapılan eleştirileri listelemek ve bunların doğru olup olmadığını denetlemek oldu. Gerçekten de incelediğimizde çadırların yırtık, demirlerinin paslı, sargı bezlerinin çok eski olduğunu gördük. Yaklaşık 200 kamyon ürünü çöpe atarak adeta yeniden başladık. Hastanelerde kan ihtiyacı vardı ve kan konusunda çeşitli dini yapıların da gözü oradaydı. Kan konusunda Kızılay’ı yetkili kılacak kanunun çıkartılmasını sağladık. Çeşitli projelerde kamuoyu desteği ve güveni yeniden yaratıldı. Sonrasında da kan farkındalığı yaratarak ihtiyacın karşılanmasını sağladık.

Kan ayrıştırılmasından elde edilen plazma, çok kıymetli bir ilaç hammaddesidir. Bu hammaddeyi işleyerek ilaç sanayinde kullanılır hale gelmesini sağlayacak fraksinasyon fabrikası projesine başladık. TSK da bu konuda bize destek oldu. Bu kapsamda Türk devletleri ve Balkan ülkeleri birçok ile de anlaşma yaptık. Plazmayı biz ücretsiz alacaktık onlara kan alma araç gereçlerini bedava verecektik. Ayrıca bir yıl kan alma ve işlenmesi hususunda da eğitim verecektik. Fabrikanın yeri bile belirlenmişti. 2013'te hayata geçecek bu proje içeride ve dışarıda birçok unsuru rahatsız etti. Süreç benim istifama kadar gitti. 2011 yılındaki istifamdan sonra da proje hayata geçirilmedi. O dönem Kızılay’a giremeyen grupların şimdi çok daha etkin olduğunu görüyoruz.

Kızılay doğal yapısında birçok denetleme mekanizması barındırır. O yüzden bizler şirketleşmeye karşı çıktık. Kızılay’ın ne yapıp ne yapmayacağına 3-5 kişi karar vermesin dedik. O dönem TSK’den sonra en güvenilir kurum çıkan Kızılay’ın şimdiki durumu ortada. Bağış büyük bir sorumluluk ve vebaldir. Üç kişinin karar verdiği yerde toplumun merhamet duygusu körelir. Öyle bir yer de uzun süre ayakta kalamaz. AFAD’ın planlamasında da Kızılay eski Kızılay değil. Bu yapıdaki pasif pozisyonuyla ancak garsonluk yapabilir. Bizim zamanımızda 4500 personeli vardı. Şimdi 15 bin personeli var. Sayı olarak büyüdü ama işlevsel olarak küçüldü Kızılay maalesef… O yüzden şirketleşmeden vazgeçerek eski kurumsal formatına dönmeli ve afetle mücadelenin karar verme mekanizmasında etkin bir rol oynamalı.

[Only Registered Users Can See Links]

Cumhuriyet Kahramanmaraş depremleri sonrasında yurttaşlar sokakta yardım beklerken Kızılay’ın AHBAP’a deprem çadırlarının yanı sıra konserve gıdaları sattığını ortaya çıkarmıştı.

PROF. DR. MUSTAFA GENÇOĞLU: BİNALARA İLİŞKİN ANALİZLER TECRÜBELİ YETKİLİLERCE YAPILMALI
6 Şubat’ta gerçekleşen depremlerin, etkilediği alanlar ve kırılan fay uzunlukları dikkate alınınca dünya tarihinde karada oluşan en yıkıcı depremler olduğuna değinen İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Betonarme Yapılar Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Gençoğlu, “binalar tasarlandığı şekli ile değil tamamen inşa edildiği şekli ile çalışır” sözünü anımsattı. Alüvyonlu bölgelerin deprem şiddetini artırmasına rağmen rant kaygısı ile bu tür yerlerdeki yapılaşmalara değinen Gençoğlu, binaların yapısına ilişkin olarak da “yönetmeliklere uygun olmayan tasarımlar”, “Taşıyıcı sistemde kalitesiz malzeme”, “denetimsizlik”, “işçilik kusurları” gibi nedenlerin yıkımda etkin rol oynadığına dikkat çekti. Gençoğlu ayrıca bu nedenlerle beraber taşıyıcı sistem elemanları üzerinde yapılan kontrol dışı ve projesine aykırı yapılan tadilatlar ile proje dışı binaların kat adetlerinin artırılması ve kullanım amaçlarının değiştirilmesinin de can ve mal kaybını artırdığını belirtti.

[Only Registered Users Can See Links]

(Mustafa Gençoğlu)

ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER
Yaklaşan depremde en büyük riskin İstanbul için geçerli olduğunu söyleyen Gençoğlu, alınması gereken önlemler kapsamında kentsel dönüşüme gerekli özenin gösterilmesinin önemine dikkat çekti. Kentsel dönüşüm dendiğinde akla yerinde dönüşümün geldiğini belirten Gençoğlu, “bu dönüşüm yerinde dönüşüm yerine kenti yaşanabilir hale getirecek yeni caddeleri, sokakları ve parkları içeren ada bazında kentsel dönüşüm yapmak en uygun çözüm olarak görünmektedir” dedi. Gençoğlu, buna karşın kentsel dönüşümün ev sahiplerinin aşırı ihtirasları, belediyelerin ağır kalması ve ekonomik nedenlerden ötürü hedeflenenin çok gerisinde kaldığını vurguladı. Kahramanmaraş merkezli depremlerde ağır hasar gören illerde yapılan hasar tespit çalışmalarına değinen Gençoğlu, şunları söyledi:

“İlk hasar tespit çalışmaları hak sahipliği açısından uygun olsa da özellikle ağır hasarlı bina tespiti konusunda yanlış değerlendirmelerin yapıldığı da gözlenmekte. Bu nedenle ilk olarak ağır hasarlı denilen binaların güçlendirilerek hızla ve ekonomik olarak kullanılabilecek duruma getirilip getirilemeyeceği, tecrübeli inşaat mühendisleri ve akademisyenler tarafından incelenmelidir.”

[Only Registered Users Can See Links]

(Duran Bülbül)

PROF. DR. DURAN BÜLBÜL: İKTİDAR İÇİN DEPREM DEMEK YENİ RANT DEMEK
Afetlerin ekonomik etkileri literatürde doğrudan, dolaylı ve makro ekonomik olmak üzere farklı şekilde incelendiğini söyleyen Maliye Uzmanı Prof. Dr. Duran Bülbül, doğrudan etkiyi oluşturan faktörlerin; kurtarma, ilk yardım ve geçici barınma giderleri, tedavi, beslenme ve giydirme giderleri, alt yapı ve üst yapıda meydana gelen yıkımlar, eşya ve malzeme kayıpları, hayvan ve tarım ürünleri kayıpları ile kültür mirası ve müzelerdeki kayıplar olduğunu belirtti.

Dolaylı etki ise doğrudan etkiye oranla çok daha büyük ve karmaşık olduğuna dikkat çeken Bülbül, “İş yeri ve tesislerinin zarar görmesi sonucu oluşan üretim kayıpları ile kamu ve özel sektör kurumlarına zarar görmesi nedeniyle meydana gelen hizmet kesintileri dolaylı etkiyi örnektir. Diğer taraftan gayri safi yurtiçi hasıla, istihdam, işsizlik, enflasyon, dış borç stokları, üretim vb. gibi makro ekonomik göstergelerle afet nedeniyle etkilenmektedir. Bu etkileri afetlerin ikincil etkileri de denilmektedir” ifadelerini kullandı.

Kahramanmaraş merkezli depremlerin ekonomik anlamda da ciddi bir yıkım yarattığını söyleyen Bülbül, Dünya Bankası’nın “depremin yaklaşık 34,2 milyar dolarlık doğrudan fiziksel hasara yol açtığını, yeniden inşa ve iyileştirme maliyetlerinin ise bu miktarın 2 ya da 3 katı olabileceğini açıkladığını” anımsattı.

Depremden etkilenen 11 ilden elde edilen bütçe gelirleri şubat ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 51 azalarak 5,1 milyar liraya gerilediğine dikkat çeken Bülbül, yerel bazda bu illere yapılan bütçe harcamalarının ise yüzde 87,7 artarak 18,8 milyar lira olduğunu belirtti. Diğer 70 ilden toplanan bütçe gelirleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 5,6’lık bir artışla 196,4 milyar olduğunu ifade eden Bülbül, deprem bölgesindeki 11 ilin aldığı toplam bütçe harcamasının ise yüzde 112,3 artışla 110,6 milyar lira düzeyinde olduğunu vurguladı.

SİSTEM YOKSULUN SIRTINDA
Deprem sonrası ekonomide hangi etkiler görülür sorusunu “Ekonomik büyüme düşer”, “Enflasyon yükselir”, “İhracat azalır, işsizlik artar”, “Yeniden inşa için dış borç arayışına gidilir”, “Bütçe ve cari açık artar” ve “Sanayi tesislerinin tam kapasite ile üretime geçmesi bir yıl sürebilir” maddeleriyle açıklayan Bülbül, bu noktadan sonra yapılması gerekenleri şu sözlerle anlattı:

Deprem demek; yeni ekonomik ve siyasi ve rant demek. Depremle birlikte siyasi iktidarların depremi yeni bir ranta dönüştürdüğünü görüyoruz. Yeni ihale yeni müteahhitler. Üstelik bu ihaleler de 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu’nda belirtildiği gibi açık ihale usulü uygulanmıyor. Son depremin deprem konutları kimlere nasıl verilmiş incelendiğinde görürüz.

Türkiye’de depremde ölenlerin büyük bir kısmı yoksul, dar gelirli yurttaşlar olmasına rağmen depremin faturası yine depremde ölmeyen ve deprem bölgesi dışında yaşayan yoksul dar ve gelirli halkın sırtına bindiriliyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok, Marmara depreminde 37 milyar dolar bugünkü parayla 1 trilyon 110 milyar TL toplanmasına rağmen bu paraların depreme harcanmadığı görülmüştür. Oysa bu toplanan paralar ile deprem fonu kurulmuş olsaydı bu gün 6 Şubat depremlerinin maliyeti halka yansıtılmadan karşılanabilirdi. Deprem nedeniyle konan geçici vergiler daha sonra kalıcı hale geliyor. Siyasi iktidar deprem nedeniyle vatandaşın vatan sevgisini kullanıyor ve sömürüyor. Fiyat artışları ve enflasyonun nedeni olarak depremi gösterebiliyor. Oysa kamu harcamalarında tasarrufa gitse, israf ve yolsuzlukları azaltsa halkın cebine dokunmadan depremi finanse edebilir.

ÖZBEKİSTAN ÖRNEĞİ
Depremlerde siyasi iktidarlar depremde yıkılan evlerin müteahhitlerini suçlu gösterirken, aynı bölgelerde kendine bağımlı yeni müteahhitler bularak deprem konutları inşa etmektedir. Sorun üç beş müteahhit tutuklayarak çözülmez. Depremi siyasi ve ekonomik rant olmaktan çıkaramadığımız sürece, ülkemizde depremlerin maliyeti arttığı gibi ölümler çoğalacaktır. Deprem harcamaları şeffaf ve halka açık olmalı. Bu anlamda siyasi iktidar hesap verebilir olmalı.

Deprem bölgelerinde yeni konut yapımları, özellikle İstanbul, Kocaeli gibi illere iç göçler durdurulmalı, yabancılara konut satışı yasaklanmalı ve buralarda yaşayan yurttaşlar deprem riski olmayan bölgelere göçe teşvik edilmelidir. Deprem riski olmayan bölgelerde sanayi kentleri kurulmalı ve İstanbul, Kocaeli, Gaziantep, Kahramanmaraş gibi bölgelerdeki sanayi tesisleri oraya taşınmalıdır. İstanbul’un aldığı 3 milyon üzerindeki sığınmacı ve mültecilerin İstanbul’u boşaltmaları ve kendi ülkelerine dönmeleri sağlanmalıdır. Özbekistan’da, binalara ruhsat vermeden önce 9 şiddetindeki depreme dayanıp dayanmayacakları test edilip, inşaata sonra ruhsat verilmektedir. Özbekistan kadar bile olamadık.

‘İLK İŞLERİ OKULLARI KAPATMAK’
Siyasi iktidarın ilk işi depremde eğitim kurumlarını kapatmak olduğunu belirten Bülbül, “Kurucu irade, Kurtuluş Savaşı’nda ülkemiz işgal altındayken bile ülkemizin tek üniversitesi olan İstanbul Darülfünunu’nu kapatmamış eğitime devam etmiştir. Ancak görüyoruz ki siyasi iktidarın her durumda ilk işi eğitim kurumlarını kapatmak oluyor” dedi. Atatürk’ün İstanbul’un imarına ve tarih dokusuna büyük önem verdiğini belirten Bülbül, Mustafa Kemal Atatürk’ün dönemin İstanbul Belediye Başkanını çağırdığını, “İstanbul’un imar planını depreme uygun yaptınız mı” sorusuna hayır cevabı alması üzerine “Tüm konutlar ahşap olacak” emrini verdiğini belirtti. Bülbül, bu yöntemle daha önceki dönemlerden kalma eserlerin de daha az hasar görmesinin sağlandığına dikkat çekti.

SÜRECEK

Kaynak ([Only Registered Users Can See Links])

Leydihan
01 Mayıs 2025, 19:56
17 Ağustos'un yıldönümünde yazı dizisi: Toplanma alanları yapılaşmaya açıldı
17 Ağustos depremi sonrası afet toplanma alanları zorunlu hale getirildi. Uzmanların büyük bir depreme karşı uyardığı İstanbul’da ise yurttaşın “toplanacak” yeri kalmadı. Belirlenen alanlar yapılaşmaya açıldı, konutlar, AVM’ler yapıldı.

[Only Registered Users Can See Links]

Beklenen Marmara depreminde hayati önem taşıyan konulardan biri de toplanma alanları. En büyük soru işaretlerinden birisi ise afet sonrası toplanma alanlarına ilişkin birçok alanın yapılaşmış olması. Süreci ve yapılması gerekenleri Cumhuriyet’e değerlendiren TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu, önemli uyarılarda bulundu.

17 Ağustos depremi sonrası 2002 yılındaki JICA raporu ve 2003 Deprem Master Planı ile İstanbul için afet toplanma alanlarının belirlenmesi zorunluluğunun getirildiğini belirten Giritlioğlu, “Buna karşın alanlar tapuya şerh düşülmedi ve bu nedenle belirlenen birçok alan yapılaştı” dedi.

[Only Registered Users Can See Links]

(Etiler Polis Koleji)


‘KURGU HUKUK’
Etiler’deki Polis Koleji’nin, Mecidiyeköy Likör Fabrikası’nın ve Cevahir Alışveriş Merkezi alanlarının bu duruma başlıca örnekler olduğunu belirten Giritlioğlu, “Odamız bu konuda çeşitli davalar açtı ancak hukuk, süreci meşrulaştırmak üzerine kurgulanmış durumda” ifadelerini kullandı. Bu alanların yeniden kamuya verilmesinin gerektiği sonucunu içeren bilirkişi raporlarının dikkate alınmadığının altını çizen Giritlioğlu, “İlk davalarda olumsuz sonuç alınsa da üst mahkemede kazandık. Ancak o zaman da yapılaşma tamamlanmış ve iş içten geçmişti” dedi.

[Only Registered Users Can See Links]

(Cevahir AVM)

‘MİLLET BAHÇELERİ SUS PAYI’
Afet alanlarının özel sektör ve normalde kamu kuruluşu olan Emlak Konut GYO eliyle yapılaşmaya açıldığını belirten Giritlioğlu, bunun üzerine bir de 15 Temmuz bahane edilerek şehrin yüzde 10’unu oluşturan askeri alanların da yapılaştırıldığını kaydetti. Çekmeköy Kışlası gibi birçok askeri alanın aynı zamanda orman arazisi olduğunu ve TSK’nin bu alanları o döneme kadar çok iyi koruduğunu vurgulayan Pınar Giritlioğlu, “Sus payı olarak da millet bahçeleri yapıldı. Betonlaştırılan alanların yanında bu alanlar hiçbir şey” dedi.

[Only Registered Users Can See Links]

(Pınar Giritlioğlu)

Bu işlemin yalnızca afet toplanma arazilerinin azalması anlamına gelmediğine dikkat çeken Giritlioğlu, şöyle konuştu:

“Ormansızlaştırma demek kuraklık, sıcaklık, iklim krizi demek. Yapılanların sonuçlarını bugün bile yaşıyoruz. Şimdi de İstanbul’a özel yeni bir yasa konuşuluyor. 2002’den beri iktidarda olan ve tüm gücü elinde toplayan iktidar, bu yasayla bugüne kadar yapamadığı neyi yapacak? Bizler biliyoruz ki bu yasa, algılatılmak istenenin aksine yeni ayrıcalıklı imar alanları anlamına gelecek. Göstermelik bazı alanlar yaratılırken daha fazla kamusal alan yok edilecek.

‘KAMUCU POLİTİKA LAZIM’
İstanbul halkının müteahhitler ile baş başa bırakıldığını görüyoruz. Sermayenin çıkarlarını güden rant odaklı bakış açısını bir kenara bırakıp afetleri önceleyen kamucu politikaları lazım. Bu da kapsamlı çalışmaları gerektirir. Önce barınma sorunu çözülmeli. Depremi yalnızca yapı güvenliği açısından ele alamayız. Güvenli evde yaşasanız bile karşınızdaki bina yıkılıyorsa, ayağınızı bastığınız yol yıkılıyor ve afet tali yolu tamamen çöküyorsa can güvenliğiniz tehlikede demektir. Daha fazla afet toplanma alanı lazım.”

1999’da Gölcük depreminin ardından İstanbul’da 2002’de 493 toplanma amaçlı geçici iskân alanı, 562 acil ulaşım caddesi yapıldı veya belirlendi. Ancak 493 adet alanın 400’e yakını çıkarılan imar şartlarıyla birlikte alışveriş merkezi, rezidans ve konut oldu.

‘REZERV ALAN TANIMI NET DEĞİL’
Pınar Giritlioğlu, rezerv alanlar dendiğinde tüm dünyada kentin hassas ve korunması gereken alanlarının anlaşıldığına dikkat çekti. Giritlioğlu, şunları kaydetti:

“Bizde rezerv alan tanımı net değil. Bakanlık keyfi değerlendirebilsin diye bulanık bırakılıyor. 2, 3, 5 parsel bazında rezerv alan amacına hizmet edemez. Rezerv alanlar afet sonrası sığınılacak boş ve altyapısı hazır alanlar olmalı. Biz o alana konut yapıyoruz, satıyoruz ve bir kerede tüketiyoruz. Buraya ancak kentsel dönüşüm sürecinde yurttaşların kalacağı geçici prefabrik konutlar yapılmalı, sonrasında da yeniden boşaltılmalı.”

[Only Registered Users Can See Links]

(Emin Koramaz)

‘YAPI DENETİMİNDE SORUMLULUK TANIMLANMALI’
Doğa olaylarının felakete dönüşmesinde rant kaygısı ve siyasi çıkarlar öne çıkıyor. Yaşananların, piyasa çıkarlarını halkın çıkarların üstünde tutan anlayışın sonucu olduğuna değinen Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, “Yapı denetimi ile ilgili kamusal yapılanmalarda TMMOB ve bağlı odalar, görev, yetki ve sorumlulukları tanımlanarak temsil edilmelidir” dedi.

“Rant hırsı, akla, bilime ve tekniğe, mühendislik, mimarlık ve şehir plancılığı mesleklerinin gereklerine, insan yaşamına galip geliyor” diyen Koramaz, “Kalıcı önlemler alınacağı sözleri, değişen gündemle unutuluyor” diyerek bu alanda siyasi kararlılık gösterilmediğini söyledi. Depreme hazırlıklı olmanın yer seçiminden başlayarak imar planlarının afet riskine göre hazırlanmasına, içinde yaşadığımız binaların tasarım, inşa, denetim ve bakım süreçlerine, halkın deprem konusunda eğitilmesine, deprem öncesi, deprem esnası ve sonrasında yapılacak çalışmalara kadar geniş bir alanı kapsadığını belirten Koramaz, “Bu halkanın herhangi birindeki zayıflık, diğer önemleri de işe yaramaz hale getirmektedir” dedi. Bu kapsamıyla depreme hazırlıklı olmanın bütünüyle bir devlet politikası olduğuna değinen Koramaz, “Ülkeyi ve toplumu depreme karşı hazırlıklı hale getirmek siyasi iktidardan başlayarak devlet kurumlarının ve yerel yönetimlerin ortak sorumluluğudur” ifadelerini kullandı.

[Only Registered Users Can See Links]

TMMOB başkanı, yapılması gerekenleri şöyle özetledi:

1- Denetimsiz ve kaçak yapılaşmaya derhal son verilmelidir.

2- İmar afları yasaklanmalıdır. “İmar barışı” adı altında ruhsatlandırılan yapılar derhal denetlenmelidir.

3- Ulusal deprem stratejisi ve Türkiye deprem master planı hazırlanmalıdır.

4- Kent planlaması, yapı üretimi ve yapı denetimi konusu bütünlüklü ele alınmalıdır.

5- Yapı denetimi ile ilgili kamusal yapılanmalarda TMMOB ve bağlı odalar, görev, yetki ve sorumlulukları tanımlanarak temsil edilmelidir. Odalarımızın kamusal görevi olan mesleki denetim yetkilerini sınırlandırmaya yönelik düzenlemeler kaldırılmalıdır.

6- Yapı stokunda gerekli mühendislik incelemeleri yapılarak riskli yapılardaki risklerin giderilmesi çalışmaları ivedilikle başlatılmalıdır. Uygun olmayan zemin ve arazilerdeki yapılar derhal boşaltılmalıdır.

[Only Registered Users Can See Links]

(Nilüfer Şenol)

‘ENKAZDAN KENDİ ÇABAMIZLA ÇIKTIK’
GÖLCÜK DEPREMİ / NİLÜFER ŞENOL: Gölcük merkezli depreme Avcılar’daki beş katlı apartmanın 4. katında yakalandık. Deprem sonrası iki kat tamamen çöktü, bizim blok yan bloka doğru yattı. Çöken katlardaki komşularımız yaşamını yitirdi, biz de enkazdan kendi çabamızda çıktık. Avcılar, yıkımına rağmen Gölcük’ten ötürü önce çok fark edilmedi. Kendi çabamızla çadır bulmaya çalıştık. Parkta yattık bir ay. Annem ve babam başımızda nöbet tutardı. Valilik de kaymakamlık da belediye de barınma konusunda yardımcı olmadı. Helikopterlerin hasar tespiti yapmaya çalıştığını anımsıyorum. Askerler gelmişti, bizimle yemeklerini paylaşıyorlardı. Sonra bir arkadaşımız bize evini açtı. Beş ay da orada kaldık. Bir yıl kira yardımı aldık. Ancak ev kiraları çok yükselmişti. Yine Avcılar’da içimize çok sinmeyen ev tuttuk. O dönem çalıştığım kurum ve akrabalarım eşya konusunda destek oldu.

[Only Registered Users Can See Links]

(Murat Çelik)

‘YIKILAN ŞEHİRDE YAPILAŞMA DEVAM ETTİ’
DÜZCE DEPREMİ / MURAT ÇELİK: 17 Ağustos 1999 depremine Düzce’deki evimizde yakalandık. 1 ay kadar çadırda kaldık. Evimize “orta hasarlı” raporu verildi. “Evinizi güçlendirebilirsiniz ama böyle de yaşayabilirsiniz” dendi. Biz de çadırdaki yaşam koşullarına dayanamayıp eve geçtik. Sonra 12 Kasım 1999’da Düzce’de deprem oldu. 4 katlı evimiz yıkıldı. İlk 2 kat yerin altına geçti. 3 ve 4. katlar tam olarak yıkılmadı, yola doğru eğildi. Komşularımızın yardımıyla pencereden çıktık. Şehir merkezinin yarısı yıkılmıştı. Kendi imkânlarımızla şehir dışındaki akrabalarımızın köyüne gittik. Birkaç gün sonra baraka yaptık ve 6 ay kadar orada yaşadık. Ardından, devletin inşa ettiği prefabrik şehirde 4-5 yıl kaldık. Ekonomik açıdan çok zor durumdaydık. Kıt kanaat geçinebildik. Yardımlar hayatta kalacak kadardı ve kısa bir süre sonra kesildi. Daha sonra kalıcı konutlar yapıldı. Fakat yıkılan şehrin yerinde yapılaşma yine devam etti.

[Only Registered Users Can See Links]

(Meryem Koçak)

‘AĞIR HASARLI BİNADA TEMİZLİK İHTİYACIMIZI GİDERİYORUZ’
KAHRAMANMARAŞ DEPREMİ / MERYEM KOÇAK: Depreme Hatay Antakya’da ailemle beraber 3 katlı bir binanın 2. katındayken yakalandım. Deprem anında babamla birlikte evden çıkamadım. O korkunç 90 saniye sonunda kendimizi dışarı atabildik. Depremden sonra ilk 4 ay komşumuzun bahçesine kurduğumuz çadırlara üç aile sığındık ve gelen yardımlarla gıda, hijyen, kıyafet, su, ısınma ihtiyaçlarımızı gidermeye çalıştık. Daha sonra birçok aile gibi çadırımızı kurduğumuz komşumuz da yeniden toparlanma sürecine girdiği için kendi evimizin önündeki bahçeye, binamızın karşısına geri taşınmak zorunda kaldık. Bizlere “Kira desteği mi yoksa konteyner talebinde mi bulunmak istiyorsunuz” diye sorduklarında hem maddi sebeplerden ötürü hem ilk aylarda bizzat şahit olduğumuz yağmalama ve hırsızlık problemlerinden dolayı hâlâ ağır hasarlı halde olmasına rağmen evimizi terk edemedik.

Ben o süreçte sınav öğrencisiydim ve KPSS’ye hazırlanıyordum. Çok kötü şartlar altında ders çalışabildim. Uzun zamandır bahçede kullanabileceğimiz bir mobil banyo tuvalet bulmaya çalışıyoruz ancak hiçbir yerden olumlu yanıt alamadık. Korka korka aylardır yıkım sırası bekleyen ağır hasarlı binada temizlik ihtiyaçlarımızı gidermeye çalışıyoruz. Suyu kolay kolay temin edemiyoruz. 6 ay geçmesine rağmen en temel ihtiyaçlara ulaşmakta sıkıntı yaşıyoruz.

BİTTİ

Kaynak ([Only Registered Users Can See Links])

Sürmenaj
20 Mayıs 2025, 17:29
Yazı çok uzun ama yaşanılanların hepsini özetlemişler.
Depremde sosyal medyada ve kanallarda yalan haberler yapıldı.
99 depreminde birlik beraberliğin zerresi yoktu
kutuplaşma o kadar fazlaydı ki, kime güveneceğimizi de şaşırdık.
Halkın çoğunluğuna oy verilmediği için yardım da edilmediği ortaya çıktı. Hatay ölüme terkedildi.
Başımızdakiler yüzünden hiçbir önlem de alınmaz.