Asrevya
23 Mart 2025, 15:29
[Only Registered Users Can See Links]
Dâbbetü’l-arzı tasvir eden bir minyatür
(Terceme-i Cifrü’l-câmi‘, İÜ Ktp., TY, nr. 6624, vr. 121b)
DÂBBETÜ’l-ARZ
Arapça’da “yavaş ve sessizce yürümek, emeklemek, sürünmek, sirayet etmek” mânalarına gelen debb veya debîb kökünden türemiş sıfat olan dâbbe, “yeryüzünde yürüyen erkek ve dişi her türden canlı” demektir (bk. Lisânü’l-ʿArab, “dbb” md.; Kāmus Tercümesi, I, 235). Mutlak olarak kullanıldığında erkek-dişi bütün hayvanları kapsadığı gibi akıllı olan ve olmayan bütün canlıları içine almaktadır. Bu kelime Kur’ân-ı Kerîm’de on dört yerde tekil (dâbbe), dört yerde de çoğul (devâbb) olmak üzere toplam on sekiz defa geçer (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “dbb” md.). Bunların bir kısmı sadece yeryüzünde yürüyen, bir kısmı hem yeryüzünde yürüyen hem gökte uçan, bir kısmı ise mekân belirtilmeksizin mutlak olarak hareket eden canlı anlamında kullanılmıştır. Bir âyette bu son mânada olmak üzere, “Allah hareket eden her canlıyı (külle dâbbetin) sudan yaratmıştır. Onlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, bir kısmı iki ayağı üzerinde yürür, bir kısmı da dört ayağı üzerinde yürür” (en-Nûr 24/45) buyurulmakta; “karnı üzerinde sürünenler” ile yeryüzündeki bütün sürüngenler ve denizlerdeki balıklar, “iki veya dört ayağı üzerinde yürüyenler” ile de kuşlar dahil yeryüzündeki iki ayaklı veya dört ayaklı bütün canlılar kastedilmektedir. Her ne kadar bazı müfessirler bir âyette (el-En‘âm 6/38) “tâir” (kuş) kelimesinin aynı cümlede “dâbbe”ye atıf yapılarak kullanılmasından hareketle kuşları dâbbenin kapsamı dışında bırakmış olsalar da hayvanlar konusunda müstakil çalışmaları bulunan âlimler dâbbe kelimesinin bütün canlıları kapsadığını kaydetmişler (meselâ bk. Demîrî, II, 292), Fahreddin er-Râzî, Kurtubî ve İbn Kesîr gibi müfessirler de Hûd sûresinin 6. âyeti ile Nûr sûresinin 45. âyetine dikkat çekerek bu kelimenin “deniz hayvanları dahil bütün canlıları” kapsadığını dile getirmişlerdir (bk. Fahreddin er-Râzî, XVII, 148-149; Kurtubî, IX, 6-7; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, VI, 79). Bazı âlimler ise Nûr sûresinin 45. âyetinde geçen “dâbbe” kelimesiyle ilişkili olarak Arapça’da akıllı varlıklar için kullanılan “men” edatının tercih edilmesi, Fâtır sûresinin 45. âyetinde yalnızca akıllı varlıklar için geçerli olan hesaba çekilme (muaheze) işlemiyle ilişkilendirilmeleri ve Neml sûresinin 82. âyetinde akıllılara özgü olan “konuşma” ve “müminlerle kâfirleri birbirinden ayırt edebilme” özellikleri ile nitelenmelerinden hareketle bunların akıllı varlıklar olduklarını iddia etmişlerdir (bk. Muhammed b. Abdülazîz, s. 19). Râgıb el-İsfahânî, dâbbe kelimesinin insana tahsis edilmesine itiraz ederek bu tercihin uygun olmadığını, aksine onun umum ifade ettiğini ve bütün canlıları kapsadığını kaydetmektedir (el-Müfredât, “dbb” md.).
Dâbbetü’l-arz ifadesi Kur’ân-ı Kerîm’de tamlama olarak sadece Sebe’ sûresinin 14. âyetinde “Hz. Süleyman’ın asâsını yiyen ağaç kurdu” anlamında kullanılmıştır. Neml sûresinin 82. âyetinde ise sadece “dâbbe” kelimesi kıyamet alâmetlerinden biri olarak ve “yerden çıkarılacak bir canlı” anlamında geçmekte, konuyla ilgili yorum ve tartışmalar da bu âyet üzerinden yapılmaktadır (aş.bk.). Bazı müfessirler bu âyet ile En‘âm sûresinin 158. âyetindeki “Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesi” ifadesi arasında ilişki kurarak Neml sûresinde çıkacağı haber verilen dâbbenin de âhir zamanda vuku bulacak bu alâmetlerden biri olduğu yorumunu yaparlar (meselâ bk. İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, III, 367). İslâm kaynaklarında da dâbbetü’l-arz esas itibariyle kıyametin habercisi olarak kıyamete doğru ortaya çıkacak bir canlı olarak tasvir edilir.
Dâbbe kelimesi Neml sûresindeki ilgili âyette şöyle geçmektedir: “Onlara verilen söz gerçekleştiği vakit onlar için yerden canlı bir yaratık (dâbbe) çıkarırız. O da onlara insanların âyetlerimize gerçek anlamda inanmadıklarını söyler” (en-Neml 27/82). Sahâbe döneminden itibaren bu âyette geçen bazı ifadelerden hareketle dâbbetü’l-arz hakkında birtakım yorumlar yapılmış, tefsir kitaplarında da konu hakkında farklı değerlendirmelere yer verilmiştir. Meselâ söz konusu âyetteki “onlara verilen söz gerçekleştiği vakit” ifadesinden hareketle dâbbenin ortaya çıkacağı zamanı sahâbeden İbn Mes‘ûd âlimlerin ölüp ilmin ortadan kalkacağı vakit şeklinde izah ederken, tâbiîn âlimlerinden Mücâhid ve Katâde azabın gerçekleşeceği vakit olarak açıklamışlardır (Taberî, XVIII, 119-120; Kurtubî, XIII, 235). Müfessirlerden Zemahşerî’ye göre kıyametin yaklaştığı ve tövbelerin kabul edilmediği (el-Keşşâf, III, 152-153), Fahreddin er-Râzî’ye göre kıyametin vuku bulduğu veya alâmetlerinin zuhur ettiği (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXIV, 186-187), Berzencî’ye göre “insanların iyiliği (mâruf) emredip kötülükten (münker) sakındırmaktan çekindikleri” (el-İşâʿa, s. 174-178) zaman dâbbetü’l-arz zuhur edecektir. Âyette geçen “yerden çıkarılacak olan dâbbe” ifadesi, sahâbeden Abdullah b. Amr b. Âs tarafından Temîm ed-Dârî hadisinde “cessâse” diye ifade edilen, insan sûretindeki varlık şeklinde tefsir edilirken, Mâverdî onu uzun ayaklı, yumuşak tüylü, kanatlı garip bir canlı (Kurtubî, XIII, 236-237; Sıddîk Hasan Han, Fetḥu’l-beyân, X, 70-71) olarak yorumlamış, Şiî muhaddis Câbir el-Cu‘fî ise dâbbe ile Hz. Ali’nin kastedildiğini söylemiştir (Zehebî, I, 384; Seffârînî, II, 143-149). Bazı müfessirler ise söz konusu âyette dâbbe kelimesinin belirsiz (nekre) isim olarak anılmasını, onun bilinen canlılardan olmadığına işaret saymışlardır (Elmalılı, V, 3702; Kāsımî, XIII, 87; Sıddîk Hasan Han, Fetḥu’l-beyân, X, 71). Ayrıca onun müşriklere karşı cihada çıkan müminler (Kāsımî, XIII, 86) ya da tren, otomobil ve tank gibi teknik vasıtalar (Ateş, VI, 388) olabileceğine dair modern yorumlar da ileri sürülmüştür. Âyette geçen ve farklı şekillerde anlaşılan bir diğer kelime ise “onlara konuşan/söyleyen” anlamına gelen “tükellimühüm” ifadesidir. Bu kelimeye genellikle “konuşan” anlamı verilirken Ebû Hâtim’in de aralarında olduğu bazı müfessirler onu “yaralayan” şeklinde anlamışlar, İbn Abbas’tan nakledilen bir rivayette ise her iki anlamın birlikte kastedildiği ifade edilerek dâbbenin “müminlere konuşacağı, kâfirleri ise yaralayacağı” belirtilmiştir (Taberî, XVIII, 121-122; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, VI, 220). Kādî Beyzâvî ise dâbbenin konuşmasının lisân-ı hâl ile olacağını, ayrıca “yaralama” anlamına gelen “teklimühüm” şeklinde bir kıraatin de bulunduğunu kaydeder (Envârü’t-tenzîl, II, 206). Benzer görüşlere Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi de yer vermektedir (İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm, VI, 300-301). Tefsirlerde genellikle dâbbetü’l-arzın Arapça konuşacağı belirtilmekle birlikte, bazı kaynaklarda konuşup konuşmayacağı ve konuşması durumunda dilinin Arapça olup olmayacağı hususunda kesin bir ifade kullanılmaktan kaçınıldığı görülür (meselâ bk. Şa‘rânî, el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, II, 147).
Hadis kaynaklarında dâbbetü’l-arz hakkında çok sayıda ve farklı içeriklere sahip rivayetler bulunmaktadır. Kütüb-i Sitte’den Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i ile Nesâî’nin es-Sünen’inde konuyla ilgili herhangi bir rivayete rastlanmazken, Kütüb-i Sitte’yi oluşturan diğer eserlerde ve Kütüb-i Sitte dışındaki bazı muteber hadis kaynaklarında dâbbetü’l-arz, Hz. Peygamber’in kıyametin vukuunun hemen öncesinde zuhur edeceğini söylediği “kıyametin büyük alâmetleri”nden biri olarak anılır (Müslim, “Fiten”, 39-41; Tirmizî, “Fiten”, 21; İbn Mâce, “Fiten”, 28; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 12; Müsned, IV, 6). Benzer şekilde Hz. Peygamber, aralarında dâbbetü’l-arzın ortaya çıkışını da saydığı altı şey vuku bulmadan önce sâlih ameller işlemekte acele edilmesi gerektiğini söyleyerek dâbbetü’l-arzın kıyamet alâmeti olduğuna işaret etmiştir (Müslim, “Fiten”, 128, 129; Müsned, II, 324, 337, 372). Onun şu sözü de aynı gerçeği dile getirmektedir: “Üç şey çıktığı zaman daha önceden iman etmemiş veya imanı uğrunda bir hayır işlememiş kimselere artık imanı bir fayda sağlamaz: Güneşin battığı yerden doğması, deccâl ve dâbbetü’l-arz” (Müslim, “Îmân”, 249; Müsned, II, 445-446). Bazı hadislerde güneşin battığı yerden doğması ve dâbbenin ortaya çıkmasının ilk zuhur edecek kıyamet alâmetlerinden olduğu da belirtilmiştir (Müslim, “Fiten”, 118; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 12; Müsned, II, 164, 201).
Dâbbetü’l-arzın mahiyeti ve nitelikleri hakkında Kütüb-i Sitte içerisinde sadece İbn Mâce ve Tirmizî’nin es-Sünen’lerinde nisbeten ayrıntılı bilgi verilir. Buna göre dâbbetü’l-arzın Hz. Süleyman’ın mührü ve Hz. Mûsâ’nın asâsına sahip olacağı, asâ ile müminin yüzünü parlatırken mühürle kâfirin burnunu damgalayacağı, böylece insanlar bir sofrada bir araya geldiklerinde müminin kâfirden ayırt edilip tanınır olacağı haber verilmekte (İbn Mâce, “Fiten”, 31; Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 27/1; ayrıca bk. Müsned, II, 295, 491), ayrıca onun Mekke yakınlarındaki bir çölde ortaya çıkacağı bildirilmektedir (İbn Mâce, “Fiten”, 31). Kütüb-i Sitte dışındaki hadis kaynaklarında yer alan, aynı zamanda tefsir kitaplarına da intikal eden rivayetlerde ise dâbbetü’l-arzın şekli ve nitelikleri hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler yer alır. Bunlar arasında dâbbetü’l-arzın, Sâlih peygamberin devesinin yavrusu, Kâbe duvarını mekân edinmiş bir yılan, küfür ve bid‘at ehliyle tartışıp mücadele eden bir insan, müminler topluluğu, cehalet yönünden hayvan seviyesinde olan şerli kişiler, haşerat, yer yüzündeki emekleyen varlıklar, kıyamette ortaya çıkacak olağan üstü canlı, âhir zamanda kıyamet alâmeti olarak çıkacak büyük bir hayvan olduğuna dair çok farklı bilgiler kaydedilmektedir (Nevevî, XVIII, 350; Sa‘dî, s. 610; Muhammed b. Abdülazîz, s. 33-64). Yine bazı hadis kaynaklarında onun Yemen civarında, bir çölde ve Mekke’de olmak üzere üç farklı yerde ortaya çıkacağı ve bu çıkışlarının tedrîcî olacağına dair rivayetler bulunmaktadır (Tayâlîsî, II, 395; Hâkim, IV, 484).
Hadis külliyatında yer alan dâbbetü’l-arz hakkındaki rivayetler iki gruba ayrılabilir. Birinci grup rivayetler, dâbbetü’l-arzı müminle kâfiri ayırt edecek bir varlık olarak ve çoğunlukla olumlu bir mahiyette tasvir etmektedir. İkinci grup rivayetler ise yahudi-hıristiyan gelenekte yer alan dâbbetü’l-arz tasavvuruna paralel şekilde onu olumsuz bir mahiyette nitelemektedir. Bu tür olumsuz rivayetlerde dâbbetü’l-arz esas itibariyle deccâl ile ilişkilendirilmekte, onun sahâbeden Temîm ed-Dârî kıssasında zikredilen, bir adada zincire bağlı bir şekilde bulunan, deccâle tâbi olan ve kendisini “cessâse” diye adlandıran hayvanımsı bir varlık olduğu belirtilmektedir. Diğer taraftan onun müminle kâfiri ayırt eden bir varlık olduğu yönündeki rivayetler özellikle bazı Şiî müellifler tarafından dâbbetü’l-arzın Hz. Ali ile özdeşleştirilmesine yol açmıştır (Manouchehri, V, 845).
Kıyamet alâmetlerini müstakil olarak konu edinen eserlerde ise Kur’an ve sahih hadislerde geçen bilgiler yanında, tâli kaynaklardaki rivayetlerden hareketle dâbbetü’l-arzın şekli, nitelikleri, çıkacağı yer ve zaman gibi hususlarda çok daha ayrıntılı bilgiler verilmektedir (meselâ bk. Serahsî, s. 48-49; Berzencî, s. 174-177; Sıddîk Hasan Han, el-İẕâʿa, s. 173). Aynı şekilde bazı tefsir kitaplarında da meselâ onun 60 arşın boyundaki vücudunun tamamen kıllarla kaplı bulunacağı; sakallı, deve boyunlu, gergedan boynuzlu, iki kanatlı, boğa başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, deve ayaklı, aslan yeleli, kaplan renkli ve koç kuyruklu olacağı; kuşluk vakti elinde Hz. Süleyman’ın mührü ve Hz. Mûsâ’nın asâsı olduğu halde Mekke’de (ya da Ecyâd, Safâ tepesi, Tihâme vadisi, Ebûkubeys dağı, Tâif, Kûfe Mescidi veya Lût kavmine ait Sodom şehrinde) bir yağız at hızıyla ortaya çıkacağı kaydedilmektedir (İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, VI, 222-223; Kurtubî, XIII, 236-237). Kur’ân-ı Kerîm‘deki ifadelerden dâbbenin insan türünde bir canlı olduğu kanaatine ulaştığını söyleyen Elmalılı Hamdi’ye göre, Hz. Ali’nin “O, kuyruğu olan değil, sakalı olan bir dâbbedir” sözü de bu kanaati teyit etmekte, âyette geçen “tükellimühüm” ifadesine konuşma yerine yaralama anlamı verilmesi de uzak bir ihtimal olarak görünmektedir (Hak Dini, V, 3702-3703). Dâbbenin insanlarla konuşacak acayip bir hayvan olduğunu kaydeden Ömer Nasuhi Bilmen ise bunun câiz ve mümkün olduğunu söyler (Muvazzah İlm-i Kelâm, s. 326). Said Nursi de firavunun kavmine çekirgeleri ve Kâbe’yi yıkmaya giden Ebrehe’ye ebâbil kuşlarını musallat kılan Allah’ın, deccâlin fitneleri ve Ye’cûc ve Me’cûc’ün fesadı ile küfre düşen insanların akıllarını başlarına getirmek için hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkarıp onları yerle bir edebileceğini, ancak onun tek bir şahıs değil, bir canlı türü olacağını, çünkü tek şahıs olması durumunda herkese yetişemeyeceğini kaydeder (Şualar, s. 497).
Öte yandan dâbbetü’l-arzın şekli, ne zaman, nasıl ve kaç kere çıkacağı konularında çeşitli rivayetlerin mevcut olduğunu kaydeden Fahreddin er-Râzî, Kur’an’da bu anlatılanların hiçbirine açık bir delâletin bulunmadığını, söz konusu rivayetlerden de yalnızca sahih olanlarına itibar edileceğini, aksi halde bu bilgilere iltifat edilmeyeceğini dile getirmiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXIV, 187). Tefsirinde benzer rivayetlere yer veren Âlûsî ise dâbbetü’l-arz hakkındaki bu tür haberleri, doğruluğuna veya yanlışlığına bakmadan sadece merak edenler için bilgi olsun diye sıraladığını kaydeder (Rûḥu’l-meʿânî, XX, 24). Dâbbetü’l-arzın özellikleriyle ilgili rivayetlerin ya zayıf ya da aralarını uzlaştırmanın mümkün olmayacağı ölçüde birbiriyle ihtilâflı (muztarib) olduğunu kaydeden Muhammed Tâhir İbn Âşûr bunları değerlendirmeye bile gerek görmediğini kaydeder (et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, XX, 39). Dâbbetü’l-arz hakkındaki mitleştirilmiş yorumlara karşı çıkan Seyyid Kutub da bazı müfessirlerin onu 60 veya 600 arşın uzunluğunda, kuyruklu, tüylü, dört veya kırk ayaklı, iki kanatlı bir varlık olarak tasvir etmelerini İsrâiliyat veya diğer mitolojilerden etkilenme olarak gördüğünü, bu tür tasvirleri doğru bulmadığını belirtir (Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân, V, 2667). Süleyman Ateş ise ilgili rivayetlerin sahâbe ve tâbiîn döneminde çevrede dolaşan haberleri yansıttığını, bu inançların yahudilerden veya başka din mensuplarından Araplar’a geçmiş olabileceğini iddia eder (Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, VI, 387).
İslâm’ın inanç esaslarını belirlemek amacıyla kaleme alınan akaid ve kelâm literatüründe, ilgili âyetler (bk. el-En‘âm 6/158; el-Ahzâb 33/63; eş-Şûrâ 42/17; Muhammed 47/18; el-Kamer 54/1) çerçevesinde kıyametin ne zaman kopacağına ilişkin bilginin sadece Allah’a mahsus olduğu, ancak vakti yaklaştığında bazı alâmetlerin zuhur edeceği kabul edilmekte, dolayısıyla kıyamet ve âhiret konuları gibi kıyamet alâmetleri de akılla değil ancak nakille (naslar yoluyla) bilinebilen sem‘iyyât kapsamında değerlendirilmektedir. Dolayısıyla bu alâmetlerden birisi olan dâbbetü’l-arzdan söz edilirken de bu konunun ancak vahiyle bilinebilen bir mesele olduğu vurgulanmakta, onun mahiyeti konusunda yorum ve tahmin yürütmeden Kur’ân-ı Kerîm ve sahih hadis rivayetlerinde geçen bilgiler aktarılmakla yetinilmektedir.
Diğer Dinlerde. Dünyanın sonuna doğru dâbbetü’l-arz gibi bir varlığın zuhur edeceği beklentisi kadim dinlerin çoğunda görülmektedir. Bâbil’de onun tanrı ile devamlı mücadele eden mitolojik bir yaratık olduğu düşünülürken, Mecûsîlik’te dünyanın sonuna doğru ortaya çıkarak insanların üçte birini yutacağına inanılmaktadır (Sarıkçıoğlu, s. 2, 5). Yahudi ve hıristiyan teolojilerinde de “beast, dragon, leviathan ve rahabi” gibi adlarla anılan, canavar şeklinde bir yaratığın dünyanın sonuna doğru ortaya çıkacağı inancı vardır. Ahd-i Atîk’in çeşitli yerlerinde âhir zaman alâmetleri dile getirilirken bu mitolojik yaratıktan söz edilmekte, onun dünyanın başlangıcında Rab Yahve tarafından öldürülmek veya hapsedilmek suretiyle etkisizleştirildiği ve sonunda Rabb’e boyun eğmek zorunda kaldığı ancak dünyanın sonuna doğru tekrar yeryüzüne dönerek Yahve ile savaşacağı, dünyaya ağzının değneği ile vurup kötüleri dudaklarının soluğu ile öldüreceği dile getirilmektedir (bk. Eyub, 3/8, 26/12; Mezmûrlar, 74/13-14, 89/10-11; İşaya, 11/4, 27/1, 30/7, 51/9-10). Ayrıca Daniel’in düşünde biri aslana, ikincisi ayıya, üçüncüsü kaplana ve dördüncüsü de demirden dişleri olan on boynuzlu mitolojik bir varlığa benzeyen dört canavar gördüğünden söz edilir (Daniel, 7/1-8). Ahd-i Cedîd’de ise şeytanla özdeşleştirilen bir canavardan söz edilmekte, bu canavarın taraftarları ile birlikte Tanrı’ya karşı sürdürdüğü mücadelenin yenilgi ile bittiği (bk. Vahiy, 16/13-14; 20/2-10), ancak dünyanın sonuna doğru yerden çıkacak olan bu yaratığın “koç gibi iki boynuzlu, ejder gibi konuşan, küçüklerin ve büyüklerin, zenginlerin ve fakirlerin, hürlerin ve kölelerin alınlarına damga vuran” (Vahiy, 13/11-18), “yedi başlı, on boynuzlu, başları üzerinde yedi tacı bulunan, kızıl renkli büyük bir ejder” (Vahiy, 12/3-6, 13); “kaplana benzeyen, ayakları ayı ayağı, ağzı aslan ağzı gibi olan bir canavar” (Vahiy, 13/1-3) şeklinde olacağı anlatılmaktadır. Bazı müsteşrikler, İslâm kaynaklarında da dâbbetü’l-arz hakkında benzer tasvirlerin yapıldığından bahisle, söz konusu inançların arasında ilişki kurmaya çalışmışlardır (Bell, s. 202). Bazıları ise iki inanç arasında önemli farklar olduğunu, söz gelimi İslâm inancında dâbbetü’l-arz Allah’ın emrindeki bir varlık olmasına karşın, Hıristiyanlık’ta Allah ile çatışan bir varlık olarak tasvir edildiğini söyleyerek etkileşim iddiasını reddetmiştir (Sweetman, I/2, s. 214).
İlyas Çelebi/islamansiklopedisi
BİBLİYOGRAFYA
Kāmus Tercümesi, I, 235.
İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, II, 96.
Tayâlîsî, Müsned (nşr. Muhammed b. Abdülmuhsin et-Türkî), Cîze 1419/1999, II, 395.
Müsned, II, 164, 201, 295, 324, 337, 372, 445-446, 491; IV, 6-7; V, 268, 357.
Hâkim, el-Müstedrek, IV, 484.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Riyad 1424/2003, XVIII, 119-122.
Sa‘lebî, ʿArâʾisü’l-mecâlis, Beyrut 1405/1985.
Mâverdî, en-Nüket ve’l-ʿuyûn (nşr. Seyyid b. Abdülmaksûd b. Abdürrahîm), Beyrut 1412/1992, IV, 226-228.
Şemsüleimme es-Serahsî, Ṣıfatü eşrâṭi’s-sâʿa (nşr. Zeki Sarıtoprak), Kahire 1414/1993, s. 48-49.
Zemahşerî, el-Keşşâf, III, 152-153.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut 1411/1990, XVII, 148-149; XXIV, 186-187.
Kurtubî, el-Câmiʿ, IX, 6-7; XIII, 235-237.
Nevevî, Ṣaḥîḥu Müslim bi-Şerḥi’n-Nevevî, Bulak 1891, XVIII, 350.
Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, II, 206.
Yûsuf b. Yahyâ es-Sülemî, ʿİḳdü’d-dürer fî aḫbâri’l-muntaẓar (nşr. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv), Kahire 1399/1979, s. 313-318.
Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, I, 384.
İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, III, 367; VI, 79, 220-224.
a.mlf., en-Nihâye fi’l-fiten ve’l-melâḥim (nşr. M. Ahmed Abdülazîz), Beyrut 1408/1988, I, 208-214.
Demîrî, Ḥayâtü’l-ḥayevân (nşr. İbrâhim Sâlih), Dımaşk 1426/2005, I, 636; II, 292.
Süyûtî, Kıyamet Alâmetleri Ölüm ve Diriliş (trc. Abdullah Aydın), İstanbul 2000, s. 342-344.
Şa‘rânî, el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, Kahire 1378/1959, II, 147.
a.mlf., Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî: Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alâmetleri (trc. Halil Günaydın), İstanbul 1981, s. 510-516.
Ebüssuûd Efendi, İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm, Kahire, ts. (Dârü’l-mushaf), VI, 300-301.
Berzencî, el-İşâʿa li-eşrâṭi’s-sâʿa, Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye), s. 174-178.
Seffârînî, Levâmiʿu’l-envâri’l-behiyye, Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-İslâmî), II, 143-149.
Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî (nşr. M. Hüseyin el-Arab), Beyrut 1417/1997, XX, 21-25.
Sıddîk Hasan Han, el-İẕâʿa limâ kâne ve mâ yekûnü beyne yedeyi’s-sâʿa, Kahire 1379/1959, 173.
a.mlf., Fetḥu’l-beyân fî maḳāṣıdi’l-Ḳurʾân (nşr. Abdullah b. İbrâhim el-Ensârî), Beyrut 1412/1992, X, 70-71.
R. Bell, The Origin of Islam in its Christian Environment, London 1926, s. 202.
Elmalılı, Hak Dini, V, 3701-3704.
Said Nursi, Şualar, İstanbul 1958, s. 497.
Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, İstanbul 1972, s. 326.
M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, X, 39.
Seyyid Kutub, Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân, Beyrut 1405/1985, V, 2667.
Cemâleddin el-Kāsımî, Meḥâsinü’t-teʾvîl, Beyrut 1398/1978, XIII, 86-87.
S. B. Parker, “Dragon”, Harper’s Bible Dictionary, San Francisco 1985, s. 226.
Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul 1990, VI, 387-388.
J. W. Sweetman, Islam and Christian Theology: A Study of the Interpretation of Theological Ideas in the Two Religions, London 1994, I/2, s. 214.
İlyas Çelebi, İtikadî Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, İstanbul 1996, s. 132-142.
Burhan Bozgeyik, Ölüm Sonrası Hayat, İstanbul 1999, s. 191-192.
Abdurrahman b. Nâsır es-Sa‘dî, Teysîrü’l-kerîmi’r-raḥmân fî tefsîri kelâmi’l-mennân (nşr. Abdurrahman b. Muallâ el-Lüveyhık), Riyad 1423/2002, s. 610.
Muhammed b. Abdülazîz, ed-Dâbbe: Dirâse fî ḍavʾi ʿaḳīdeti Ehli’s-sünne ve’l-cemâʿa, Riyad 1429/2008, tür.yer.
Emrullah Fatiş, Kur’an’daki Kıyamet Alâmetleriyle Hadislerdeki Kıyamet Alâmetlerinin Karşılaştırılması, İstanbul 2013, s. 26-30.
Bahri Tayran, Dâbbetü’l-arz ve Negaf, İstanbul 2015, s. 31-50, 115-188.
Ekrem Sarıkçıoğlu, “Mecusî Dininde Mehdi İnancı”, İİFD, sy. 7 (1986), s. 2, 5.
“Dâbbe”, İA, III, 445-446.
Hell, “Erda”, a.e., IV, 288.
A. Abel, “Dābba”, EI2 (İng.), II, 71.
Faramarz Haj Manouchehri, “Dābbat al-Arḍ”, Encyclopaedia Islamica, Leiden 2015, V, 845.
Leydihan
23 Mart 2025, 17:09
OSMANLI RESİM SANATINDA DÂBBETÜ’L-ARZ
Bahattin YAMAN
Özet
Dâbbetü’l-Arz Arapça bir kelime olup “yer hayvanı” anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, Neml sûresi 82. ayette “O söz başlarına geldiği aman, onlara yerden bir “dâbbe” çıkarırız; o onlara insanların ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler.” şeklinde geçen Dabbetü’l-Arz, hadis kitaplarında kıyamet alametlerinden biri olarak yer almaktadır. Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetlerde Dâbbetü’l-Arz’ın Hz. Süleyman’ın mührü ile Musa’nın asasını taşıyacağı, asa ile müminin yüzünü parlatırken mühür ile kâfirlerin burnunu damgalayacağı belirtilmektedir. Farklı eserlerde farklı tanımlamaların olması, birbirinden değişik Dâbbetü’l-Arz tasavvurların oluşmasına neden olmuştur. Bu farklılığın resimlere de yansıdığını görmekteyiz.
Osmanlı dönemi kitap resimleri incelendiğinde üç farklı tipleme görülmektedir. Bunlar; insan başlı hayvan şeklindeki yaratık, hayvan şeklindeki yaratık ve insan şeklindeki yaratık resimleridir. Yaratığın farklı betimlemelerinin yapılması dönemin Dâbbetü’l-Arz hakkında farklı düşüncelerin olduğunu göstermektedir.
A-Giriş
Dünyanın sonu tarih boyunca tartışılan konular arasındadır. Çoğu kültürde evrenin bir şekilde yok olacağı düşüncesi mevcuttur. Bu inancın İslam kültüründe de yoğun olarak işlendiği görülmektedir. Kıyametle ilgili tartışmaların Hz. Muhammed’in yaşadığı döneme kadar uzandığı bizzat Kur’anı Kerim tarafından vurgulanmaktadır. Allah, Hz. Peygambere bu tür sorular sorulduğunu vurguladıktan sonra kıyametin kopacağı zamanı ancak kendisinin bildiğini, kıyamet saatinin yakın2ve kesin3 olduğunu, ansızın geleceğini bildirmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de kıyametin zamanının sadece Allah tarafından bilindiği vurgulanmasına karşın İslam kültüründe dünyanın yaşı ile ilgili Hz. Muhammed’e rivayet atfedilmiştir. Bu rivayete göre dünyanın yaratılışı ile yok oluşu arası yedi bin yıldır ve Hz. Muhammed son bininci yılında, yani dünyanın yaratılışının altı bininci yılında gönderilmiştir. Bu inanç nedeniyle de olsa gerek, hicri 1000 yılına doğru İslâm dünyasının korku içinde olduğu görülmektedir. Halep halkı H. 999 yılında şehrin harap olacağına ve dünyada hiçbir Arap kalmayacağı düşüncesini taşıyordu. Hicri 1000 yılı (M. 1591/1592) yılı yaklaşırken III. Murad’ın (1546-1595) kıyamet kaygısıyla bir takım önlemler aldırttığı görülmektedir.
Devrin önemli astronomları İstanbul’a çağrılarak Rasadhâne-i Humâyun’u kurarlar. Fakat yeniçerilerin tepkisini nedeniyle 1580 yılında yıkılır. Bunun yanında padişah kıyamete hazırlık olarak hazineyi de doldurtmuştur. Hicri 1000. yılın eşiğinde İstanbul’da meydana gelen iki büyük yangın veba salgını ve 1589 yeniçeri ayaklanması bu beklentiyi iyice güçlendirmiştir. Halk arasındaki büyük endişe devam ederken Sultan Murad hicri 1000 yılından önce tüm eyaletlerde geçen olayların kayda alınmasını emreder. 1000 yılı geldiğinde kıyametin kopmadığı anlaşılınca herkes rahat bir nefes alır.
Bir gün meydana geleceği dinen kesin bir husus olan kıyametin kopmasının ne zaman gerçekleşeceği tarih olarak bilinmeyen bir konudur. Daha önce de belirtildiği gibi Allah bu zamanı sadece kendisinin bildiğini açıklamaktadır. Zamanı tarih olarak bilinmese de kıyametten önce gerçekleşecek, bir anlamda kıyametin habercisi olan olaylar hakkında Kur’an’da ve hadislerde çeşitli açıklamalar yer almaktadır. Bu alametlerden bazıları hem Kur’an’da hem de hadislerde geçerken bazı alametlere ilişkin açıklamalar sadece Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetlerde yer almaktadır. İslam kültürünü ele alan kitaplara göre bu alametleri genel olarak şu başlıklar altında toplayabiliriz :
1. Ahlakî değerlerin bozulması
2. Rumların A’mak ya da Mercidâbık’da Müslümanlar tarafından yenilmesi.
3. Kâbe’nin Habeşliler tarafından tahrip edilmesi
4. Fırat nehrinden altın bir dağ çıkması
5. Kuyruklu yıldızın doğması
6. Felaketlerin yaygınlaşması
7. Hicaz topraklarında büyük bir ateşin çıkması
8. Mehdi’nin çıkması
9. Deccal’ın çıkışı
10. Hz. İsa’nın yeryüzüne inişi
11. Yecüc ve mecüc’ün çıkışı
12. Dâbbetü’l-arz çıkması
13. Dünyayı duman’ın kaplaması
14. Güneşin batıdan doğması
15. Tüm Müslümanların canını alacak olan rüzgarın çıkması
Bazı eserlerde alametlerin sayısı çok daha az olarak açıklanmaktadır. Ayrıca bu olayların gerçekleşmesindeki sıralama, eserlere göre farklılık arz etmektedir.
B-İslam Kültüründe Dâbbetü’l-Arz
Kutsal metinlerde garip yaratıklardan söz edilmekte ve bunların faaliyetleri anlatılmaktadır. Kitab-ı Mukaddes’de “levyatan” ve “rahab” gibi farklı isimlerle geçen, başlangıçta ab Yahve’ye boyun eğmek zorunda kalan, fakat dünyanın sonuna doğru tekrar yeryüzüne dönecek olan canavardan bahsedilmektedir.. Vahiy kitabında ise farklı bir canavar tiplemesi vardır: “Ve denizden çıkan bir canavar gördüm, on boynuzu ve yedi başı ve boynuzları üzerinde on tacı, ve başları üzerinde küfür isimleri vardı. Ve gördüğüm canavar kaplana benziyordu, ve ayakları ayının ayakları gibi idi, ve ağzı aslanın ağzı gibi idi; ve ejder ona kendi kudretini ve tahtını ve büyük salahiyet verdi. .....Ve yerden çıkan başka bir canavar gördüm; ve kuzu gibi iki boynuzu vardı, ve ejder gibi söylüyordu. Ve birinci canavarın bütün salahiyetini onun önünde kullanıyor. Ve yeryüzünü ve onda oturanları ölüm yarası iyi edilmiş olan birinci canavara secde ettiriyor. Ve insanların önünde, hatta gökten yeryüzüne ateş indirecek kadar büyük alametler yapıyor. Ve kendisinde kılıç yarası olup yaşamış olan canavara bir suret yapmalarını yeryüzünde oturanlara söyleyerek, canavarın önünde yapmak için kendisine verilmiş olan alametler sebebiyle, yeryüzünde oturanları saptırıyor. Ve ona canavarın sureti söylesin, ve canavarın suretine tapmayanların hepsi öldürülsün diye, canavarın suretine nefes vermeğe kudret verildi. Ve küçüklerin ve büyüklerin ve zenginlerin ve fakirlerin, ve hürlerin ve kulların hepsine, sağ elleri yahut alınları üzerine, onlara damga vurduruyor. Ve canavarın adı, yahut damgası kendisinde olmazsa, kimseye alış veriş ettirmiyor. Hikmet buradadır. Anlayışı olan, canavarın sayısını hesap etsin;
çünkü insan sayısıdır, ve onun sayısı altı yüz altmış altıdır.”
Dâbbetü’l-Arz ifadesi “yer hayvanı” anlamına gelmektedir. Kur’an’da “O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız; D onlara insanların ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler.”10 şeklinde geçerken hadis kitaplarında kıyamet alametlerinden biri olarak zikredilen11 Dâbbetü’lArz’ın Hz. Süleyman’ın mührü ile Musa’nın asasını taşıyacağı, asa ile müminin yüzünü parlatırken mühür ile kâfirlerin burnunu damgalayacağı belirtilmektedir.
İslâm kültüründe güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen Kütüb-i Sitte’nin dışındaki kaynaklarda Dâbbetü’l-Arz’ın ayrıntıları hakkında doğruluğu tartışılabilir olan bir çok rivayete rastlanmaktadır. Bu rivayetlere göre onun Safa tepesinden13, Mekke’ye yakın Badiye denilen yerden, Kâbe’nin çatlağından, Mekke’de bir ağaçtan14, Mekke’nin arkasında bulunan Tuhame vadisiden, Ecyad’dan, Merve’den, Lût kavminin şehrinden çıkacağı ileri sürülmektedir. Başka bir rivayette, onun boyu 60 arşın olup vücudu tamamen kıllı, sakallı, boynuzlu, iki kanatlı, öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, aslan yeleli, deve kuşu boyunlu, deve ayaklı, kaplan renkli ve koç kuyruklu olup mafsallarının arası on iki arşındır16. Ye’cüc-Me’cüc’ün helakinden yedi gün yedi gece sonra bir kuşluk vakti elinde Hz. Süleyman mührü ve Musa asası ile ortaya çıkacak olan bu yaratık, inananlarla inanmayanların birbirinden kolayca ayırt edilebilmesi için asayla Müslümanların yüzünü parlatacak, mühürle kâfirlerin burnunu damgalayacaktır. Bu konudaki farklı rivayetlere göre oldukça uzun boylu olan Dâbbetü’l-Arz’ı doğudaki insan da batıdaki insan da rahatlıkla görebilecektir. Yüzü insan yüzü gibi, üzerinde her çeşit hayvanın rengini taşıyan bir kuşunki gibi olan gagası kıllıdır. Dört ayaklıdır, ona kimse yetişemez ve ondan kimse kurtulamaz. Her türlü rengin mevcut olduğu hayvanın iki boynuz arası süvari için bir fersah mesafesi kadardır. Bir adımda üç günlük mesafeyi birden geçebilecek yapıda olan hayvan atacağı ilk adımını Antakya’ya basacaktır.
Kıyametle ilgili tartışmaların yaşandığı döneme yakın zamanlarda hazırlanan bir eserde Dâbbetü’l-Arz ile ilgili ilginç açıklamalar yer almaktadır. Yazıcızâde Ahmet Bîcan’ın (ö. 870/1466’dan sonra) tarafından hazırlanan Envâru’l-Âşıkîn adlı eserde bahsedilen yaratıkla ilgili detaylar şu şekildedir:
Dâbbetü’l-Arz Safa tepesinden, yer yarılıp çıkacaktır. Sağ elinde Hz. İsa’nın asası20, sol elinde Hz. Süleyman’ın yüzüğü olacaktır. Asa ile müminlerin yüzüne vurarak onları nurlandıracak ve ‘mümindir’ şeklinde yazı yazılacaktır. Yüzükle kafirlerin alnına basmasıyla onlar kararacak ve kafirdir diye yazı yazılacaktır.
Ondan sonra müminlere ‘Ya falan! Sen uçmaklıksın (cennetliksin)!’, kafirlere de ‘Ya falan! Sen tamûlıksın (cehennemliksin)!’ diyecektir. Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur: Dâbbetü’l-Arz’ın deve ayağı gibi dört ayağı, kuş kanadı gibi kanatları vardır. Başı öküz başı, boynu deve boynu21, gözü domuz gözü, göğsü aslan göğsü, kuyruğu koç kuyruğu, rengi kaplan rengi, kulağı fil kulağı gibidir. Gergedan boynuzuna benzer boynuzu vardır. Gövdesinde tüm renklerden bulunur. Yerden üç günde ancak çıkacak olan yaratığın başı bulutlara erişir. Bu olaydan sora halk iki gruba ayrılır: Bir grup kaçar, bir grup eğlenir ve eğlenirken Arapça olarak ‘Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun!’derler.
Şu halde İslam kültüründe Dâbbetü’l-Arz ile ilgili rivayetler incelendiğinde ilk dönem kaynaklarında yaratıkla ilgili rivayet ve açıklamalar sınırlı iken daha sonraki dönemlerde yazılan eserlerde rivayet ve detayların arttığı görülmektedir. Bu da konu ile ilgili uydurma rivayetlerin sayıca çoğaldığı
gözlemlenir.
C- Osmanlı Resim Sanatında Dâbbetü’l-Arz Tasvirleri
Osmanlı resim sanatında Dâbbetü’l-Arz ile ilgili resimleri üç eserin nüshalarında görmekteyiz: Tercüme-i Miftah-ı Cifr el-Câmi, Falnâme ve Ahvâli Kıyâmet. Eserlerin resimli nüshalarının hazırlanma dönemleri incelendiğinde ortaya 16. yüzyılın sonu 17. yüzyılın başı şeklinde yakın bir tarih çıkmaktadır.
Bu tarihler daha önce de bahsedildiği gibi kıyametle ilgili tartışmaların yaşandığı döneme denk gelmektedir.
1-Tercüme-i Miftâh-ı Cifr El-Câmi’ Resimlerinde Dâbbetü’l-Arz
Eser, Horasan doğumlu Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed El-Bistâmi (ö. 858/1454) tarafından Arapça olarak yazılmış Şerif b. Seyyid Muhammed tarafından 1006/1597-98 tarihinde Türkçeye çevrilmiştir. İçersinde yoğun olarak kıyamet alametlerinin işlendiği eserin Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, (Bağdat 373), İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi (Nadir Eserler Bölümü, TY 6624) ve Chester Beatty Kütüphanesinde (No: 444) olmak üzere toplam 3 tasvirli nüshası bulunmaktadır.
Eserin metninde yazar Bistami, Dâbbetü’l-Arz tasvirinden kısa bir açıklama yapar. Bistâmi, Kur’an-ı Kerim’in yorumcuları olan tefsircileri kaynak göstererek Dâbbetü’l-Arz’ın Musa asası ve Süleyman Mührü ile çıkacağını ve müminin yüzüne asayı sürüp nurlandırırken, kâfirin yüzüne mühür ile basıp nişan edeceğini söyler23. Buna karşılık eserin mütercimi Şerif b. Seyyid Muhammed, Dâbbetü’l-Arz’la ilgili bu açıklamayı yetersiz bulduğunu ve asıl nüshadaki Dâbbetü’l-Arz tasvirinin güvenilir kitaplardaki açıklamalara uygun olmadığını belirterek kendisi bu konuda Keşşaf’dan (ö. 1144) alıntılar yaparak ilave bilgiler vermektedir.
Mütercim açıklamalarına şu ayetle başlar:“O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (mahluk) çıkarırız da bu onlara insanların ayetlerimize kesin iman getirmemiş olduklarını söyler” Ayetten sonra Şerif b. Seyyid Muhammed tefsircileri kaynak göstererek Dâbbetü’l-Arz ile ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir: Keşşaf, yarışta kimsenin yetişemeyeceği, 60 zira uzunluğunda, dört ayaklı ve kanatlı olan Dâbbe’yi Deccal’ın muhbiri olarak nitelendirir. İbn Cüreyc (ö. 767) Dâbbetü’lArz’ı şu şekilde tarif eder: ‘Başı öküz başı, gözü domuz gözü, kulağı fil kulağı, boynuzu dağ tekesi boynuzu, boynu devekuşu boynu, göğsü aslan göğsü, rengi kaplan rengi, yanağı kedi yanağı, kuyruğu koç kuyruğu, ayağı ve tırnağı deve ayağı ve tırnağı gibidir. Başının göğe veya bulutlara eriştiği rivayet edilmiştir.’ Tefsircilerden sonra Hz. Muhammed’e atfedilen sözlere atıfta bulunarak açıklamalara devam eder: Dâbbetü’l-Arz, Hz. İsa’nın, inişinden sonra Mekke’ye gelip Müslümanlar ile Kabe’yi tavaf ederken Safa Tepesinden çıkar.Dâbbe, çıkmaya başladığında halkın haberi olur ve onun çıkışını seyrederler. Üç günde üçte biri çıkar. Dâbbetü’l-Arz’da her renk bulunur. Doğu, Batı, Güney ve Kuzey yönlerine haykırır ve sesi dört bir yana ulaşır. İslâm’dan başka dinin geçersiz olduğunu söyleyip şehadet getirir. Uzunluğu atlı gidişiyle bir fersahtır ve üzerine üç günde çıkılabilir. Elindeki Musa asası ile müminlerin alnından vurur. Vurulan yer beyazlaşıp iki gözü arasında mümin diye yazı oluşur.
Kâfirlerin burnuna Süleyman mührü ile basar ve onların iki gözleri arasında kâfirdir yazısı oluşur.
Eserin Topkapı Sarayı Müzesi nüshasındaki resimde, alnının ortasında boynuz bulunan insan başlı, fil kulaklı, dört ayağına ilave olarak ön tarafta iki kolu bulunan, benekli bir deriye sahip hayvan gövdeli bir yaratık olan Dâbbetü’l-Arz’ın karın bölgesinden alevleri çıkmaktadır. Ayrıca iki kanadı olan bu yaratık sol elinde, ucunda ejder kafatasının bulunduğu bir sopa taşımakta ve kendisini izleyen insanlardan biri sağ kolundan tutmaktadır. Yaratığa yapılan boynuz şekli, Cifr el-Câmi yazarı ile çağdaş olan Yazıcızâde Ahmet Bîcan’ın (ö. 870/1466’dan sonra) eseri Envâru’l-Âşıkîn’deki Dâbbetü’l-Arz hakkındakigergedan boynuzlu tiplemesiyle26 örtüşmektedir (Resim 1).
[Only Registered Users Can See Links] İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi nüshasında yer alan resimde tepe yamacında, siyah benekli beyaz derisi olan, dört ayaklı iki kollu fil kulaklı geyik boynuzlu koyun burunlu bir yaratık dikkat çekmektedir. Karın bölgesinden alevlerin çıktığı iki kanatlı yaratık, sağ elinde ucuna hayvan kafası takılı bir sopa taşırken sol elinde mühür bulunmaktadır. Mühürle kendisini izleyen topluluktan birinin alnını mühürlemektedir. Dâbbe figüründe iki boynuz olması, Muhammed b. Resul el Berzenci El-Hüseyni (ö. 1103 H.)’nin eserindeki “hayvanın iki boynuz arası süvari için bir fersah mesafesi kadardır”27 ifadesi ile uyumludur (Resim 2).
[Only Registered Users Can See Links] Beatty Kütüphanesi nüshasında canlı resmine karşı farklı bir uygulama görülmektedir. Resimler Topkapı Sarayı Müzesi nüshasından kopya olarak çizilmiştir. Ancak hayvan ve insan figürleri ya çizilmemiş ya da figürlerin kafa yerine gül motifi resmedilmiştir. Bu uygulama nedeniyle Dâbbetü’l-Arz ile ilgili resimde herhangi bir canlı resmi olmayıp yüksek iki tepenin ön tarafında iki küçük tepecik yer alır (Resim 3).
2-Falnâme Resimlerinde Dâbbetü’l-Arz Fal, Arapça kaynaklı olup fiil şekli, fal tutmak, uğurlu saymak anlamındaki fe-e-le dir. Fal tutmak geleceği öğrenmeye yönelik bir çabadır ve her kültürde gelecek öğrenme yönelik farklı uygulamalar görülmektedir.
Osmanlı kültüründe de fal ve geleceği bilmeye yönelik eserlerin hazırlandığı görülmektedir. Falnâmeler de bu tip eserlerdendir. Günümüze resimli olarak ulaşan 4 falnâme vardır: İlki 1550-1560 yıllarında hazırlanan ve Şah Tahmasb Falnamesi olarak bilinen Falnâme, 1600 yılına tarihlenen ve bulunduğu yer nedeniyle Dresden Falnâmesi (Sachsischen Landesbilliothek, E 445) olarak isimlendirilen falname ile Topkapı Sarayı Müzesi, H. 1702 ve 1703 numaraya kayıtlı iki falnâme. Bunlardan Dresden ve Topkapı Sarayı’nda bulunan nüshalarda Dâbbe resimleri bulunmaktadır.
Topkapı Sarayı Müze Kütüphanesi’nde H. 1703’e kayıtlı falnâme 17. Yüzyılın başında I. Ahmed’e (1590-1617) veziri Kalender Paşa tarafından sunulmuş olup içinde 35 tasvir bulunmaktadır. Eserde genellikle Kur’an’da adı geçen peygamberler ve onların karakterleriyle ilgili bir olayı, mucizeyi ya da kahramanlığını tasvir ederken, resmin karşı sayfasındaki metinde, bu resmi açan kişinin falı yer alır.
Yazmanın 22b. yaprağında Dâbbetü’l-Arz tasviri yer alır. Tasvirin karşı sayfasında, 23a numaralı varakta önce iki beyitlik şiir bulunur:
“Dâbbetü’l-Arz geldi falunda/ Eyü olmaz bu işden eyle kenar Sabr idüp olma niyete tâbi / Ki vire çü murâdun âhir-i kâr.” Şiirden sonra, yine 23a numaralı varakta sayfayı açan kimsenin falı yer alır: “Ey fal sahibi Dâbbetü’l-Arz senin falına gelmiştir. Keder, gam ve perişanlığa işaret eder. Yolculuğa niyetin var ise iyi değildir. Alım satımdan zarar edersin. Şirket kurmak, kul, cariye, at, katır alıp satmak iyi değildtir.
Birkaç gün sabret. Büyük ve küçük günahlardan tövbe et. Farzlarda ve hayırlarda ihmal iyi değildir. Ta ki keder ve kötülük talihinden dışarı çıka ve işinde gücünde ilerleme ola”.
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde H. 1703 numaralı Falnâme’deki Dâbbetü’l-Arz betimlemesi (vr. 22b) Cifr el-Câmi’de yer alan tasvirlerden oldukça farklıdır. Yazmada, omuzlarından çıkan iki kanadı ve ayakları arasından yere doğru sarkan yapraktan oluşan kuyruğu bulunan, iki boynuzlu, bir elinde asa bir elinde mühür tutan yaratık betimlemesi vardır.
Tepeden bağlı beyaz saçlı olan yaratığın vücudu yapraklarla örtülüdür. Tasvir bir hayvan betimlemesinden öte canavar şeklindeki insan tiplemesini andırmaktadır. Fakat yapraktan oluşan kuyruğu ve boynuzları hayvan özelliklerini taşımaktadır. Yaratık diğer resimlerin aksine sevimlilikten tamamen yoksundur (Resim 4).
Topkapı Sarayı Müze Kütüphanesi’nde H. 1702 numaraya kayıtlı Falnâme, kesin olmamakla birlikte 17. yüzyıl başına tarihlendirilmektedir (dipnot) ve H. 1703’e kayıtlı Falnâme’den sonra hazırlandığı düşünülmektedir.
[Only Registered Users Can See Links] 1b ve 47b numaralı yapraklarda olmak üzere iki Dâbbetü’l-Arz tasviri bulunmaktadır. Hazine 1702 numaralı Falnâme’nin 1b yaprağındaki Dâbbetü’l-Arz tasvirine ilişkin herhangi bir metin yer almamaktadır. Resimde Dâbbetü’l-Arz insan yüzlü, kanatlı, bacaklar yerine kırmızı tüylerin bulunduğu bir yaratık şeklinde canlandırılmıştır. Sağ elinde mühür ve sol elinde asanın bulunduğu yaratığın yapraklardan oluşan başlık ve etek şeklinde kıyafeti vardır (Resim 5).
Hazine 1702 numaralı Falnâme’nin 47b numaralı yaprağındaki diğer bir Dâbbetü’l-Arz resminin üzerinde Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde geçen “İman edenler ve iyi işler yapanlar”30 ifadesi yer almaktadır. İfadeden sonra yazılan Farsça şiirin çevirisi ise şu şekildedir:
Zamanı gelince dünyayı gürültü alacaktır. / İmam Mehdi’nin ordusunun davullarından, İmam Mehdi’ye sığınmadan / Kimse zalim şeytandan kurtulmayacaktır. Resmin karşı sayfasında, 48a numaralı varakta, bahtına Dâbbetü’l-Arz resmi gelen kişinin falı yer alır: “Fal sahibi, falına Dâbbetü’l-Arz gelmiştir.
Kıyametten önce Hazreti Ali gelecek, tüm insanları tövbe etmeye çağıracaktır. Tuttuğun niyet uğurludur. Talih yıldızın uğursuzluktan çıkmıştır, fakat, bu fala haram mal iyi gelmez ve büyük bir ziyana yıl açar. Gelecek yıl hayatının en uğurlu yılıdır. Yolculuk, evlilik ve ticaret için gayet uğursuzdur.
Fakat işinde ortak kabul etme pişman olursun.” Tasvirde, insan yüzlü ve gövdeli, iki kanatlı, bir elinde asa bir elinde mühür bulunan tavus kuşu tüyünden kuyruklu yaratık betimlemesi vardır. Sağ elinde mühür, sol elinde asa olan yaratığın ayaklarının yanında başı hayvan bedeni insan olan dört figür bulunmaktadır (Resim 6).
Fakat Topkapı Sarayı’nda, H. 1702 de yar alan Dâbbetü’l-Arz resimleri Hazine 1703’teki canavar şeklindeki yaratığın aksine sevimli yaratıklar şeklinde canlandırılmıştır.
[Only Registered Users Can See Links] Falnâmesinde yer alan resim H. 1702 vr. 47b’deki tiplemeyi andırmaktadır. İnsan yüzlü ve gövdeli, iki kanatlı, bir elinde asa bir elinde mühür bulunan yaratığın sağ ve solunda H. 1702’ye benzer yaratıklar vardır. Ayrıca arka planda muhtemelen kefeni temsil eden beyaz örtülü kadınlar bulunmaktadır (Resim 7).
3-Ahvâl-i Kıyâmet’te Dâbbetü’l-Arz Ahvâl-ı kıyâmet ifade olarak kıyamet halleri, kıyamet durumları gibi anlamlara gelmektedir. Ahvâl-i Kıyamet müellifi belli olmayan bir eser olup kıyamet alametlerinden ve kıyamet sonrasından bahsetmektedir. Kütüphanelerde birçok resimsiz nüshasına rastlanırken eserin bilinen tasvirli üç nüshası vardır.
Bunlar Süleymaniye Kütüphanesi Hafid Efendi 139, Berlin-Staatsbibliothek Ms. Or. Oct. 1596, Philadelphia-Free Library Rare Book Department, Lewis Ms. O. T4-T7’ye kayıtlı yazmalardır. Philadelphia-Free Library’de Ahvâl-iKıyamet ’in tam nüshası olmayıp ilgili eserin resimli nüshasından koparıldığı anlaşılan ve cennet cehennemle ilgili dört tasvir yer almaktadır.
16. Yüzyıl sonlarına tarihlendirilen32 yazmaların Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki nüshasında33 Cifr el-Cami’dekilere benzer Dâbbetü’l-Arz tiplemesi bulunmaktadır (Resim 8). Yazmada tasvirle ilgili şu bilgilere yer verilmektedir:
“Ol Dâbbetü’l-Arz kim vardur, yüzü âdem yüzü gibidür. Ve illâ boynu deve boynu gibidür ve yüzünde nûr belkıye ve gövdesi kuş gövdesi gibidür ve ayağı arslan ayağı gibidür ve yüzü tamam gün gibidür ve sağ elinde Süleyman Peygamber aleyhi’s-selâm yüzüğü ola ve sol elinde Musa aleyhi’s-selâm asası ola ve uzunluğu beş yüz yıllık yol ola. Başı göğe değe. Mağribden Meşrika değin ne kadarkim âdem var ise ânı göre ve ol sağ elindeki Süleyman Peygamberin yüzüğün bir kez çevire, cümle müminlerin yüzüne dokuna. Her kim mümindir yüzünde bir hat yazulu ola. Yazısı budurkim mümin billah. Ve ol sol elindeki Musa peygamberin asasın bir kez çevire cümle kâfirlerin yüzüne dokuna. Her kim ki kâfirdir alnında bir hat ola. Yazusu budur kim kâfir billah deyü yazıla. Ol zamanda uçmaklu ve tâmulû bellü ola. Andan cihan dolu nimetler ola ve ucuzluklar ola. Hiç kimse dünya nimetlerine bakmaya, gözleri dahî tok ola.”
Yazmada, hayvan gövdeli, insan başlı, boynuzlu, dört ayağına ilave olarak iki kolu ve iki kanadı bulunan, bir elinde asa ve diğerinde mühür taşıyan yaratık betimlemesi vardır.
D-Sonuç
Kur’an-ı Kerim’de ve ilk dönem hadis kitaplarında Dâbbetü’l-Arz ile ilgili sınırlı bilgiler yer alırken sonraki dönemlerde hazırlanan eserlerde yaratık ile ilgili birçok ayrıntıya yer verilmektedir. Farklı eserlerde farklı tanımlamaların olması değişik Dâbbetü’l-Arz tasavvurların oluşmasına neden olmuştur.
Bu farklılığın resimlere de yansıdığını görmekteyiz. Resimler incelendiğinde üç farklı tipleme görülmektedir. İnsan başlı hayvan şeklindeki yaratık, hayvan şeklindeki yaratık, İnsan şeklindeki yaratık. Yaratığın farklı betimlemelerinin yapılması dönemin Dâbbetü’l-Arz hakkında farklı düşüncelerin olduğunu göstermektedir. Sözgelimi Evliya Çelebi Seyahatname’de, bir yerde besili atları ve mandaları Dâbbetü’l-Arz’a benzetirken35 diğer bir yerde iri yapılı hamalları bu yaratığa36 benzetmiştir. Falnâme’deki Dâbbetü’l-Arz tasvirleri Seyahatname’deki insan tiplemesinin yansıması, diğer Dâbbetü’l-Arz tasvirlerinin ise hayvan tiplemesinin yansıması şeklinde düşünmek mümkündür.
Dâbbetü’l-Arz resimleri karşılaştırıldığında ortak olan birçok ayrıntıya rastlanmaktadır. Tüm resimlerde yaratık bir elinde asa bir elinde mühür tutmaktadır. Yaratığın kanatlı olarak sahnelenmesi de bir diğer ortak özelliktir. H. 1702 nolu Falnâme’deki resim haricindeki sahnelerde Dâbbe boynuzlu olarak canlandırılmıştır.
Topkapı Sarayı’nda H. 1702 nolu Falnâme’deki resim haricindeki çalışmalarda Dâbbe’nin canavardan öte sevimli bir yaratık olarak sahnelenmesi, Osmanlı toplum kültüründe Dâbbetü’l-Arz’ın en azından inananlara zarar verecek bir yaratık olmadığı düşüncesinin varlığını göstermektedir.
KAYNAKÇA
Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed El-Bistâmi, ed-Durru’lMunazzam fi Sırrı’l-İsmi’l-A’zam. Tercüme: Şerif b. Seyyid Muhammed, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Dublin Chester Beatty Library. Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed El-Bistâmi, Tercüme-i Miftah-ı Cifr. El-Câmi, Tercüme: Şerif b. Seyyid Muhammed, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, TY 6624.
Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed El-Bistâmi, Tercüme-i Miftah-ı Cifr. El-Câmi, Tercüme: Şerif b. Seyyid Muhammed, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Bağdat 373. Ahmet Bican, Envâru’l-Âşıkîn (telif: h. 850), Matbaa-i Osmaniye, İstanbul 1301. Ahvâl-iKıyamet Süleymaniye Kütüphanesi Hafid Efendi 139, vr. 19b. Bahattin Yaman, Osmanlı Resim Sanatında Kıyamet Alametleri: Tercüme-i Miftah-ı Cifr el-Câmi ve Tasvirli Nüshaları, Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara 2002, s. 22- 51.
Celaleddin Abdurrahman b. Ebu Bekr SuyûtÎ (Ù� ö. 199 h.) El-Hâvî Li’lFetâvi, Beyrut 1994, Dârü’l-Fikr, c. II, s. 105-107. Cornell H Fleischer, Tarihçi Mustafa Âli Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı, İstanbul.1996, Tarih Vakfı Yurt Yayınları s. 137-138. Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid El-Kazvini İbn Mâce, es-Sünen
(Sünen-i İbn Mâce), 2 cilt, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992.
Ebu İsa Muhammed b. İsa b. Sevra et-Tirmizi, es-Sünen (Sünen-i Tirmizi), 5 cilt, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992. Ebu’l Huseyn Müslim El-Haccac, es-Sahih (Sahih-i Müslim), Çağrı Yayınları, 3 cilt, İstanbul 1992.
El-Hâfız Ebi Davud Süleyman b. Eşas es-Sicistâni es-Sünen (Sünen-i Ebi Davud), 5 cilt Çağrı Yayınları, İstanbul 1992. Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi I, İstanbul 1996, Yapı Kredi Yayınları.
Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi III, İstanbul 1999, Yapı
Kredi Yayınları. Halil İnalcık, “İkinci Bin’de Türkler” Doğu Batı, Yıl: 3, Sayı: 10, Şubat, Mart, Nisan 2000, s. 63-64.
Kitab-ı Mukaddes, İstanbul, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, 1988. Masume Farhad-Serpil Bağcı, Falname The Book of Omens, Arthur M. Sackler Galleri, Washington, D.C. 2009. Muhammed b. Resul el Berzenci El-Hüseyni (ö. 1103 h.), El- İşâatü’lEşratü’s-Sâa(Kıyamet Alametleri), (Çeviri: Naim Erdoğan) Pamuk Yayınclık, İstanbul Tarihsiz.
Rachel Milstein, Miniature Painting in the Ottoman Baghdad U.S.A.- Costa Mesa 1990, Mazda Publishers s. 96. Serpil Bağcı-Filiz Çağman-Günsel Renda-Zeren Tanındı, Osmanlı Resim Sanatı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul 2006.
Şa’rani, Et-Tezkira fî Ahvâli’l-Mevtâ ve Umûri’l-Ahira (Ölüm, Kıyamet ve Diriliş)(telif: 908 h.), (Çeviri: Naim Erdoğan), Pamuk Yayınları, İstanbul Tarihsiz.
Yazıcızâde Mehmed Efendi (ö. 855/1451), Muhammediyye, Matbaa-i Osmâniye, İstanbul 1306. Zeki Sarıtoprak, “Dabbetü’l-Arz” İslâm Ansiklepodisi, İstanbul 1993, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, c. VIII, s. 394.
Zeren Tanındı, Siyer-i Nebi İslâm Tasvir Sanatında Hz. Muhammed’in Hayatı, Byy. Hürriyet Vakfı Yayınları. Zuhal Akar, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde Bulunan İki Falname ve Resimleri, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2002, s. 168.
vBulletin v3.8.11, Copyright ©2000-2026, Jelsoft Enterprises Ltd.