Orijinalini görmek için tıklayınız : Kur’ân’da Beddua
Leydihan
21 Mart 2025, 23:30
[Only Registered Users Can See Links] makale gündelik hayatta çokça kullanılan “beddua”nın Kur’ân-ı Kerim açısından incelenmesini amaçlamaktadır.
Beddua anlamında kullanılan sözcükler Kur’ân’daki bağlamlarında ele alınacaktır.
Kur’ân’da yer alan beddua sözcükleri ve nesneleri belirlenecektir. Bununla bağlantılı olarak bu sözcüklerin kullanıldığı âyetler incelenip konularına göre tasnif edilecektir.
GİRİŞ
Beddua Farsçada “ﻧﻔﺮﯾﻦ” olarak kullanılmaktadır. (Olgun ve Drahşan, 1350: 24) Bu kelime Farsçada “fena, çirkin, kötü” anlamlarına gelen “bed” kelimesiyle (Kanar, 2010: 282; Ateş, 1976: 289) Arapçada “dileme, isteme” gibi anlamlara gelen “dua” (Zemahşerî, 1998: I, 288) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. (Çağrıcı, 1992: V, 297) Bir kimsenin başına kötü şeylerin gelmesi için yapılan duaya beddua denilmektedir. (Karaman vd., 2007: 60) Arapçada “دﻋﺎ” fiili “ﻋﻠﻰ” harf-i cer ile kullanıldığında beddua etmek anlamına gelmektedir.
(Zemahşerî, 1998: I, 288- 289) Türkçede bu ifade ile beraber ilenme ve ilenç sözcükleri de kullanılmaktadır.
(Eren, 1988: I, 161) Fakat bu sözcükler beddua ifadesi kadar çok yaygın değillerdir.
Bedduanın hükmüne gelince dinin zulüm ve haksızlık saydığı geçerli sebeplere dayanması şartıyla beddua etmek caizdir. Nitekim Kur’ân’da “ َ ﻣَﻦ ْ ظُﻠِﻢ ﱠ ﻻ َ ﯾُﺤِﺐ ﱡ ဃ ﱣ ُ اﻟْﺠَﮭْﺮ َ ﺑ ِﺎﻟﺴﱡﻮء ِ ﻣِﻦ َ اﻟْﻘَﻮْل ِ اِﻻ ” “Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez” (Nisâ 4/148) âyeti zulme uğrayan kimsenin zalimler hakkında beddua etmesinin caiz olduğu şeklinde yorumlanmıştır.
Âyette geçen bu ifade ile ilgili farklı görüşler vardır. Hasanü’l-Basrî’ye (ö. 110/728) göre burada kastedilen zülme uğrayan kişinin, kendisine zulmedene beddua etmeyip; Allah’ım ona karşı bana yardım et! Allah’ım ondaki hakkımı al ve bana yapmak istediği zulmüne sen engel ol demesi gibidir. Bu ise, savunmaya dair Allah’a yapılan bir dua olup, kötülüğün en aşağı basamağıdır. İbn Abbas’a (ö. 68/687) göre ise zülme uğrayan kimsenin, kendisine zulmedene beddua etmesi mubahtır. Sabredecek olursa bu onun için daha hayırlıdır. Bu âyet ise zalime bedduanın türü hususunda kayıt getirmeyen mutlak bir ifade içermektedir. (Taberî, 2001: VII, 625-627) 1
Hadis kaynaklarında Hz. Peygamber’in inananlara işkence eden ve İslam dinine şiddet yoluyla karşı koymak isteyen bazı müşriklere beddua ettiği yer almaktadır.2
Bu hadislerin birinde nakledildiğine göre Bir-i Maûne’de Kur’ân talimi için davet edilen yetmiş küsur muallim sahabenin pusuya düşürülüp şehit edilmeleri üzerine, Hz. Peygamber bir ay boyunca sabah namazlarının kunutunda Zekvân, Useyye ve Lihyân kabilelerine lânet okuyup beddua etmiştir. (Buhârî, Megâzî, 28; Müslim, İmâret, 147)
Bununla beraber beddua Hz. Peygamber’den en az duyulan sözlerdendir ve bu tür rivâyetler çok nadirdir. Nitekim Hz. Peygamber’e “Ey Allah’ın elçisi, müşriklere beddua etseniz!” diye istekte bulunanlara o: “Ben lânet okuyucu olarak gönderilmedim ki; ben ancak rahmet olarak gönderildim” buyurmuştur. (Müslim, Birr, 87). Enes b. Malik de Hz. Peygamber’in asla, söven, aşırı ifadeler kullanan ve lânet okuyan biri olmadığını belirtmiştir. (Buhârî, Edeb, 37- 38)
İslâm âlimleri, müslümanların birbirleri aleyhine beddua etmelerinin İslâm ahlâkıyla uyuşmayacağına dikkat çekmişlerdir. Özellikle tasavvufçular bedduanın tasavvufî edeple bağdaşmadığını belirtmişlerdir. Nitekim Gazzâlî tevekkül ehlinde bulunması gereken özellikleri sıralarken bunlardan birinin de malı çalınan kimsenin hırsıza beddua etmekten kaçınması olduğunu, eğer beddua ederse tevekkülünün bâtıl olacağını kaydettikten sonra zâhid ve mutasavvıfların zalime beddua etmek yerine ıslah olması için dua ettiklerini anlatan rivayetler aktarmıştır. (Gazzâlî, tsz: IV, 482-483)
Leydihan
21 Mart 2025, 23:31
I. Kurân’da Beddua Anlamında Kullanılan Sözcüklerin Semantik Tahlili
1) Gazap (ﻏﻀﺐ)
Kur’ân’da yer alan beddua sözcüklerinden biri “gazap”tır. Bu kelime acı veren kötü bir davranışın kişinin ruhunda uyandırdığı kızgınlık, intikam duygusu ve cezalandırma isteği anlamlarını içermektedir. Bu kelime aldığı harf-i cerler sayesinde çeşitli anlamlar kazanmaktadır.
Gazap kelimesi “ﻋﻠﻰ” harfiyle kullanıldığında birine kızmak, ondan intikam almak anlamına gelir. Kendisi için başkasına kızılan şahıs diriyse “ﻏﻀﺐ ﻟﮫ” ifadesi kullanılır. Ancak kendisi için başkasına kızılan şahıs ölmüş ise “ﻏﻀﺐ ﺑﮫ” kullanılır. (Zemahşerî, 1998: I, 703-704; İbn Manzûr, tsz: V, 3262; Zebîdî, 1982: III, 485) Cürcânî (ö. 471/1078) bu kelimeyi “Göğsün rahatlaması için kalp kanının kabarıp kaynaması (galeyanı) sırasında hâsıl olan değişmedir.” (Cürcânî, tsz: 136) şeklinde açıklamıştır. İsfehânî (ö. 502/1108) ise bu kelime için “İntikam almak isteğiyle kalp kanının kaynaması” demistir. (Rağib el-İsfehânî, tsz: 361)
2) Lânet
“ﻟﻌﻦ” fiilinden türemiş olan lânet kelimesi “hayırdan uzaklaştırma, hakaret, sövüp sayma, azap etme, gazap etme, buğz etme, uzak durma, muhalefet etme” anlamlarına gelmektedir. Çoğulu “ﻟﻌﺎن” ve “ﻟﻌﻨﺎت ” şeklindedir. Kovulmuş, lânet edilmiş kişi için “ﻟﻌﯿﻦ” “ﻣﻠﻌﻮن” kavramları kullanılır. Çok lânet eden kişi için “ﻻﻋﯿﻦ” kelimesi kullanılır. (Zemahşerî, 1998: I, 171; Râzî, 1995: I, 612; İbn Manzûr, tsz: V, 4044; Zebîdî, 1982: XXXVI, 118-119) “اﻟﻠﻌﯿﻦ” kelimesi “ َ اَو ْ ﻧَﻠْﻌ َﻨَﮭُﻢ ْ ﻛَﻤَﺎ ﻟ َﻌ َﻨﱠﺎ اَﺻْﺤَﺎب ِاﻟﺴﱠﺒْﺖ ” (Nisâ 4/47) âyetinde olduğu gibi “suretleri değiştirmek, deforme etmek, mesh (hayvan şekline koymak) anlamına da gelmektedir. (İbn Manzûr, tsz: V, 4044; Zebîdî, 1982: XXXVI, 119) Tefsir kaynaklarının çoğunda da bu âyet “cumartesi sahiplerini maymun ve domuzlara meshedip dönüştürdüğümüz gibi” şeklinde yorumlanmıştır. (Ferrâ, 1983: I, 272; Zemahşerî, 1998: II, 89; İbn Kesîr, 2000: IV, 99) Kelimenin bu anlamda kullanılması “ ِ وَﻟ َﻘَﺪ ْ ﻋ َﻠِﻤْﺘُﻢ ُ اﻟ ﱠﺬٖﯾﻦ َ اﻋْﺘَﺪَوْا ﻣِﻨْﻜُﻢ ْ ﻓِﻰ اﻟﺴﱠﺒْﺖ ْﻓَﻘ ُﻠْﻨَﺎ ﻟ َﮭُﻢ َ
ﻛُﻮﻧُﻮا ﻗِﺮَدَة ً ﺧَﺎﺳِپٖﯿﻦ” “Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, “Aşağılık maymunlar olun” demiştik.” (Bakara 2/65) âyetine dayanmaktadır.
Nitekim âyette cumartesi yasağını ihlal edenler için “Aşağılık maymunlar olun” ifadesi kullanılmıştır.
İsfehânî’ye göre ise lânet kelimesi, Yüce Allah’ın dünyada kullarından rahmetini engellemesi, ahirette ise cezalandırması anlamındadır. (Rağib el-İsfehânî, tsz: 451) Lânet kavramı, kula ve Allah’a izâfe edilmesi açısından farklı anlamlar içermektedir. Allah’a izafe edilince, gazabı sebebiyle kulu hayırdan, mağfiretinden, Cennet’inden kovması, uzaklaştırması anlamına gelmektedir.
İnsana izâfe edilince de kişinin öfkelenmesi sebebiyle beddua etmesi anlamına gelmektedir. (İbn Manzûr, tsz: V, 4044) Lânet, genellikle şeytan için şöhret bulmuş bir kavramdır.
Çünkü Yüce Allah onu cennetinden kovmuş ve rahmetinden uzaklaştırmıştır. (Zemahşerî, 1998: II, 171; İbn Manzûr, tsz: V, 4044)
3) Veyl (وﯾﻞ)
“وﯾﻞ” Kur’ân-ı Kerim’de yer alan beddua sözcüklerinden biridir. Bu kelime sözlük itibariyle “azap, sıkıntı, keder, acı, felaket, hüzün, yazık, eyvah ve küçük düşürme” gibi manalara gelmektedir. (Ezherî, 1967: XV, 454-455) “وﯾﻞ” kelimesinin aslı “ ْ وَي” ifadesidir. O da ‘hüzün, keder, üzüntü, tasa gibi anlamlara gelmektedir. Nitekim Araplarda falan için hüzün olsun anlamında “وَي ْ ﻟﻔﻼن ” ifadesi kullanılır. Araplar bu şekilde “ ْ وَي” hecesine “ل” harfini bitiştirip onu asıldan kabul ettiler, böylece “وﯾﻞ” kelimesi ortaya çıkmıştır. (Ezherî, 1967: XV, 455; Râzî, 1995: I, 740; İbn Manzûr, tsz: VI, 4939)
Veyl’in asıl anlamının helak olduğu da söylenilmiştir. Helak olacak bir işin içine düşen herkes “veyl” diye feryat eder. Âyette de “ﯾﺎوﯾﻠﺘﺎﻧﺎ” “Eyvah bize!” (Kehf 18/49) kelimesi de bu anlamdadır.
(İbn Manzûr, tsz: VI, 4939; Zebîdî, 1982: XXXI, 104) Bu kelime hasret çekme anlamına da gelmektedir. (Rağib el-İsfehânî, tsz: 535) Ayrıca “وﯾﻞ” kelimesinin Cehennem’de bir vadi adı olduğu da söylenilmiştir. Rivâyetlerde veyl’in cehennemde bir vadi olduğu kâfirin orada kırk yıl batıp da dibine ulaşamadığı nakledilmiştir. (Taberî, 2001: II, 164; Begavî, 1409: I, 115; Râzî, 1981: III, 150; Kurtubî, 2006: II, 220-221) Veyl’in Cehennem’de bir vadi olduğunu söyleyenler lügat itibariyle kelimenin bu anlamda olmadığını, Yüce Allah’ın “veyl” ettiği kimselerin, o ateşten bir yere yerleşmeyi hak ettiklerini, orasının da onlar için sabit olduğunu söylemişlerdir. (Rağib el- İsfehânî, tsz: 535)
Veyl, kötülüğün gelip çatması anlamına gelmektedir. Bu ifade bazen bir musibetin ortaya çıkması zamanında dehşet ve kötülüğü ifade etmek için dilimizdeki “vay haline” “yazık yazık” kelimeleri gibi acıma ve üzülme anlamında da kullanılmaktadır. Ayrıca “veyl” uçuruma yuvarlanmak gibi helak ve zarar anlamına gelen azap kelimesi yerinde beddua olarak da kullanılmaktadır.
Bu bağlamda “وﯾﻞ ﻟﮫ” “helak oldu veya helak olsun” ifadesi kullanılır. (Elmalılı, tsz: VIII, 213)
4) Bu‘den (ﺑﻌﺪا)
“ﺑﻌﺪا” kelimesi “ﺑﻌﺪ” kökünden türemiştir. Uzaklığı bildirmek için kullanılan “ﺑﻌﺪ” kelimesi yakınlığı ifade etmek için söylenen “ﻗﺮب” sözcüğünün zıddıdır ve her ikisi için belirlenmiş bir sınır yoktur. Tek ölçü, bir yerin başkasına göre konumudur. Bu genelde duyu organları ile algılanabilen konulardaki uzaklık ve yakınlık için geçerlidir.
Ayrıca bu kelime yıkım, yok oluş, helak anlamlarında da kullanılmaktadır. (Halîl b. Ahmed, 1998: II, 52-53; Rağib el-İsfehânî, tsz: 53; İbn Manzûr, tsz: I, 309; Cevherî, 1085: II, 448; Zebîdî, 1982: VII, 433-441)
Bu kelime lânet ve beddua anlamlarına da gelmektedir. “ﻟﮫ ﺑﻌﺪا” “ﷲ اﺑﻌﺪه” şeklinde kullanıldığında Allah onu rahmetinden uzaklaştırsın, yok etsin anlamında beddua anlamına gelmektedir. (Halîl b. Ahmed, 1998: II, 53; Zemahşerî, 1998: I, 67-68; Cevherî, 1085: I, 448)
5) Suhkan (ﺳﺤﻘﺎ)
“ﺳﺤﻘﺎ” kelimesi “ﺳﺤﻖ” fiilinden türemiştir. “ﺳﺤﻖ” bir şeyin parçalanması, ezilmesi, eski olması anlamına gelmektedir. “ﺳُﺤﻖ” şeklinde zammeli olduğunda uzak olmak, uzaklaştırmak anlamını ifade etmektedir. “ ٍ ﻓٖﻰ ﻣَﻜَﺎن ٍ ﺳَﺤٖﯿﻖ ” “Uzak bir yere…” (Hac 22/31) âyetinde de böyle bir anlam söz konusudur. “ﺳﺤﻘﺎ” kelimesi de bu anlamda kullanılmakta ve Allah’ın rahmetinden uzak olmak ve helâk olmak şeklinde beddua manası taşımaktadır. (Rağib el-İsfehânî, tsz: 226; Zemahşerî, 1998: I, 442; Cevherî, 1085: IV, 1494-1495; Halîl b. Ahmed, 1998: III, 36-37; İbn Manzûr, tsz: III, 1955- 1957; Zebîdî, 1982: XXV, 433-439)
Leydihan
21 Mart 2025, 23:31
6) Ta‘sen ( ًﺗَﻌْﺴﺎ)
“ ً ﺗَﻌْﺴﺎ” kelimesi “uzak olmak, kedere boğulmak, bedbaht olmak, helak olmak, hüsrana uğramak” anlamlarına gelmektedir. (Halîl b. Ahmed, 1998: I, 325; Zemahşerî, 1998: I, 94; İbn Manzûr, tsz: I, 433-434; Zebîdî, 1982: XV, 481-483)
Cevherî’ye (ö. 400/1009) göre bu kelimenin asıl anlamı “yıkılmak” demektir. Bu ifade ayağa kalkmanın, dikilmenin zıt anlamlısıdır. Bu fiil “ﺗَﻌ َﺴﺎ” şeklinde “ع” harfi fethalı olarak da kullanılmaktadır. Buna göre kelime “Allah onu yüzüstü yere yıksın” anlamına gelmektedir. (Cevherî, 1085: I, 910)
7) Tebbe ( ﱠﺗَﺐ)
“ ﱠ ﺗَﺐ” kelimesi helak olma ve hüsrana uğrama anlamına gelmektedir. Bu kelime ya tekvini bir şekilde kişinin zarar görmesini dilemek yahut da Arapların adetlerinde olduğu gibi “kahrolası” şeklinde beddua etmek anlamında da kullanılmaktadır. (Halîl b. Ahmed, 1998: VIII, 110-111; Zemahşerî, 1998: I, 89; İbn Manzûr, tsz: I, 415; Cevherî, 1085: I, 90; Zebîdî, 1982: II, 55-58)
8) Itmis (اطﻤﺲ)
“اﻟﻄﻤﺲ” kelimesi “silmek, götürmek, izini imha etmek” anlamlarına gelmektedir. Ayrıca Allah gözünü kör etti, malını yok etti anlamlarında beddua olarak da kullanılmaktadır. (Zemahşerî, 1998: I, 613; İbn Manzûr, tsz: IV, 2703-2704; Cevherî, 1085: III, 944) Zeccâc’a (ö. 311/923) göre bir şeyi yok etmek, onu gerçek şeklinden farklı hale getirmek, demektir. (Zeccâc, 1988: III, 30-31)
9) Kutile ( َﻗ ُﺘِﻞ) ve Kâtele ( َﻗ َﺎﺗَﻞ)
“ َ ﻗ ُﺘِﻞ” ve “ َ ﻗَﺎﺗَﻞ” kelimeleri Kur’ân’da yer alan beddua kavramlarındandır. “ َ ﻗ ُﺘِﻞ” kelimesi “kahrolası, lânet olunası” anlamına gelmektedir. “ َ ﻗَﺎﺗَﻞ” kavramı ise Allah onları rezil etsin, onlara lânet etsin ve rahmetinden uzaklaştırsın anlamına gelmektedir. (İbn Manzûr, tsz: V, 3529)
II. Kur’ân’da Beddua Anlamında Kullanılan Sözcüklerin Geçtiği Âyetlerin İncelenmesi
1) Gazab (ﻏﻀﺐ)
Gazap kelimesi Kur’ân’da türevleriyle birlikte yirmi dört âyette geçmektedir. Bunların on dokuzunda Allah’a, diğerlerinde kula nispet edilmiştir. Bu kelime Allah’a izafe edildiğinde lânet etmek, rahmetinden uzaklaştırmak, azap etmek, yoksulluğa, zillete ve helâke maruz bırakmak gibi anlamlara gelmektedir.
İsfehânî’ye göre, Yüce Allah’a gazap nispet edilmesini başkası adına intikam alması, yani kullar arasındaki haksızlıklardan ötürü suçluyu cezalandırmasıdır. (Rağib el- İsfehânî, tsz: 361)
Kur’ân’da bazı âyetlerde gazap kelimesi Allah’ın öfkesini, kızgınlığını ifade etmek üzere lânet kelimesiyle beraber kullanılmıştır. (Nisâ 4/93; Maide 5/60; Fetih 48/6) Kur’ân’da bu kelimenin geçtiği âyetlerde Yüce Allah’ın gazabına uğrayanları şu şekilde sıralayabiliriz:
Leydihan
21 Mart 2025, 23:32
a) Yahudiler: Âyetlerde Yahudilerin çeşitli fiilleri sebebiyle Allah’ın gazabına uğradıkları belirtilmiştir. Bu bağlamda Yahudilerin Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, kendilerine gönderilen peygamberleri haksız yere öldürmeleri, Hz. Mûsâ vasıtasıyla birçok felaketten kurtarılıp sayısız nimetlere kavuşturulmalarına rağmen yine azgınlık göstermeleri, buzağıya tapmaları, gerçeği bildikleri halde kıskançlıkları yüzünden Allah’ın indirdiği vahyi inkâr etmeleri zikredilebilir.
(Bakara 2/61, 90; Âl-i İmrân 3/112; Arâf 7/152; Tâhâ 20/81, 86.)
b) Kasıtlı olarak bir mü’mini öldüren kimseler. (Nisâ 4/93)
c) İnandıktan sonra kalbini küfre açanlar (irtidat edenler). (Nahl 16/106)
d) Savaş taktiği veya bir başka birliğe katılma amacı dışında Allah yolunda savaşmaktan kaçanlar. (Enfâl 8/16)
e) Allah hakkında kötü zanda bulunan münafıklar ve Allah’a ortak koşanlar. (Fetih 48/6.)
f) Hakkı tanımayıp sapkınlıkta olan kişiler. (Mâide 5/60)
g) Karı ve kocadan birinin diğerine zina isnadında bulunup dört şahit getiremediği kimseler. Nur 24/6-9
2) Lânet
Lânet, Kur’ân’da hakaret, sövüp sayma (Arâf 7/38), beddua, (Bakara 2/159; Mâide 5/78) Allah’ın rahmetinden uzaklaştırma ve gazap etme (Bakara, 2/88) anlamlarında kullanılmıştır.
Nitekim Şeytan’a “mel’ûn” (lânetlenmiş) denilmesi de Allah’ın rahmetinden kovulması, gazabına uğraması nedeniyledir. (Mir, 1996: 127-129) Lânet kelimesi Kur’ân’da genellikle “ َ ﻟ َﻌ َﻦ” ve “ﻟ َﻌْﻨَﺔ” şeklinde fiil ve isim olarak gelmiştir. İki yerde “ َ ﻣَﻠْﻌُﻮن ” şeklinde sıfat olarak gelmiştir.
Bunlardan birinde münafıkların sıfatı (Ahzab 33/61), diğerinde ise “ َ وَاﻟﺸﱠﺠَﺮَة َ اﻟْﻤَﻠْﻌُﻮﻧَﺔ ” “lânetlenmiş bulunan
ağaç”3 şeklinde kullanılmıştır. Kur’ân’da Yüce Allah’ın lânet ettiği kişiler ve zümreler şunlardır:
a) Yahudiler. Âyetler ışığında Yahudilerin lânet edilmelerine sebep olan vasıfları şu şekilde özetlenebilir: Kendi mukaddes kitaplarını da onaylayan son ilahi vahiy indiğinde “Kalplerimiz perdelidir.” demek suretiyle inkâr etmeleri, kitaplarına yaptıkları tahrifat, Allah’a uydurdukları yakışıksız sıfatlar, verdikleri sözü yerine getirmemeleridir. (Bakara 2/88; Nisâ 4/46, 47, 52; Mâide 5/13, 60, 64)
b) Şeytan. (Nisâ 4/118; Hicr 15/35; Sâd, 38/78)
c) Münafıklar, kâfirler ve Allah’a şirk koşanlar. (Bakara 2/89, 161; Âl-i İmrân 3/87; Tevbe 9/68; Ahzâb, 33/64; Fetih 48/6)
d) Zalimler. (Arâf 7/44; Hûd 11/18; Mü’min, 40/52)
e) Allah ve Resulünü incitenler. (Ahzâb 33/57)
f) Yalancılar. (Âl-i İmrân 3/61)
g) Hakkı gizleyenler. (Bakara 2/159)
h) Verdikleri sözü yerine getirmeyenler, sıla-i rahmi terk edenler ve fesatçılar. (Râd 13/25; Muhammed 47/22)
i) Eşlerine zina isnadında bulunup da Allah adına yemin eden kişiler. (Nûr 24/7) Lânet kelimesi Kur’ân’da “ ْ اِن ﱠ اﻟ ﱠﺬٖﯾﻦ َ ﻛَﻔَﺮُوا وَﻣَﺎﺗُﻮا وَھُﻢ ْ ﻛُﻔ ﱠﺎر ٌ ا ُوﻟٰﺌِﻚ َ ﻋ َﻠ َﯿْﮭِﻢَِ وَاﻟْﻤَﻠٰﺌِﻜَﺔ ِ وَاﻟﻨﱠﺎس ِ اَﺟْﻤ ﱣ ဃ ُ ﻟ َﻌْﻨَﺔ َﻌٖﯿﻦ ”
“Fakat âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üstünedir” (Bakara 2/161) âyetinde meleklere ve insanlara da nisbet edilmiştir. Kulların lâneti kovmak; Allah’ın lâneti ise azaba uğratmak demektir. (Kurtubî, 2006: II, 487)
Bu kelime “ ِ اِن ﱠ اﻟ ﱠﺬٖﯾﻦ َ ﯾَﻜْﺘُﻤ ُﻮن َ ﻣَﺎ اَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ ﻣِﻦ َ اﻟْﺒَﯿِّﻨَﺎت ِ وَاﻟْﮭُﺪٰى ﻣِﻦ ْ ﺑَﻌْﺪ ِ ﻣَﺎ ﺑَﯿﱠﻨﱠﺎه ُ ﻟِﻠﻨﱠﺎس ِ ﻓِﻰ اﻟْﻜِﺘَﺎب ُاُوﻟٰﺌِﻚ َ ﯾَﻠْﻌ َﻨُﮭُﻢ ُ ဃ ﱣ ُ وَﯾَﻠْﻌ َﻨُﮭُﻢَ
اﻟﻼﱠ ﻋِﻨُﻮن”
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.” (Bakara 2/159) âyetinde ise “ َ اﻟﻼﱠ ﻋِﻨُﻮن” “lânet ediciler” lafzına da nisbet edilmiştir. Bu lafızla ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mücâhid (ö. 104/722) ve İkrime’ye (ö. 105/723) göre bu ifade ile kastedilen yeryüzündeki canlılar ve haşerattır. Zira bu yaratıklar:
“Âdemoğlunun günahları yüzünden, biz yağmurdan mahrum olduk” derler ve günah işleyenlere, Allah’ın lânet etmesini dilerler. Katâde’ye (ö. 117/735) göre bu lafızdan maksat melekler ve mü’minlerdir. Süddî (ö. 127/744) ve Dahhak’a (ö. 105/723) göre ise kabirde azap gören kâfirlerin seslerini işiten ve insan ve cinlerin dışındaki bütün yaratıklardır. (Taberî, 2001: II, 733-737; Râzî, 1981: IV, 182; Kurtubî, 2006: II, 483; Ebû Hayyân, 1993, I, 634)
Leydihan
21 Mart 2025, 23:33
3) Veyl (وﯾﻞ)
Kur’ân’ı Kerim’de veyl ifadesiyle beddua edilen kişiler iman, ibadet ve ahlak olmak üzere üç ana grupta toplanmıştır.
Âyetlerin içeriği ağırlıklı olarak itikadî meselelere dayanmakla birlikte, ibadet ve ahlakla ilgili olan âyetlerde mevcuttur. Kur’ân’da Yüce Allah’ın “veyl” hitabıyla beddua ettiği kişiler şunlardır:
a) Yüce Allah’ı inkâr edenler, ona şirk koşanlar (İbrahim 14/2, Fussilet 41/6–7) ve uygunsuz sıfatlar yükleyenler. (Enbiya, 21/16–18)
b) Ahireti inkâr edip yalan sayanlar. (Tur, 54/9–16; Mutaffifin, 83/10–17)
c) Yüce Allah’ın âyetlerini inkâr edenler ( Casiye 45/7-9), kitabını değiştirenler. (Bakara 2/75-79)
d) Peygamber’in yolundan yüz çevirenler. (Furkan 25/27-29)
e) Zalimler. (Al-i İmran 3/19; Zuhruf, 43/6)
f) Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlar. (Zümer, 39/22)
g) Amel defteri kötü olanlar. (Kehf, 17/47–49)
h) Namazlarından gafil olanlar. (Mâûn 107/4-7)
i) İnsanları arkadan çekiştirenler, insanlarla alay edenler. (Hümeze 104/1)
j) Ölçü ve tartıda hile yapanlar. (Mutaffifin 83/1–3)
4) Bu‘den (ﺑﻌﺪا)
Bu’den kelimesi Kur’ân’da “Allah’ın rahmetinden uzak olsun” anlamında beddua olarak kullanılmıştır. Bu kelimenin geçtiği âyetler incelendiğinde bu sözcük Ad kavmi,4 Semud kavmi,5 Medyen halkı (Hud 11/94-95), Nuh (as)’ın kavmi,6 zalimler7 ve iman etmeyenler8 hakkında kullanılmıştır. Bu kavimler Rablerini inkâr ettikleri ve Peygamberlerine asi oldukları için bu hitaba maruz kalmışlardır.
Kur’ân’da Beddua. 131
5) Suhkan (ﺳﺤﻘﺎ)
Bu kelime Kur’ân’da “ ِ ﻓَﺎﻋْﺘَﺮَﻓ ُﻮا ﺑ ِﺬَﻧْﺒ ِﮭِﻢ ْ ﻓَﺴُﺤْﻘ ًﺎ ﻻَِﺻْﺤَﺎب ِ اﻟﺴﱠﻌٖﯿﺮ” “İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateştekiler Allah'ın rahmetinden uzak olsun!” (Mülk 67/11) âyetinde cehennem ehli için kullanılmıştır. Bu ifade “onlar Allah’ın rahmetinden uzak olsunlar” anlamına gelmektedir.
“ﺳُﺤْﻖ” lafzının cehennemde bir vadi adı olduğu da söylenilmiştir.
(Kurtubî, 2006: XXI, 120-121) Zeccâc bu kelimenin mastar olarak nasbedildiğini buna göre kelimenin “Allah onları alabildiğine uzaklaştıracaktır” anlamına geldiğini ifade etmiştir. (Zeccâc, 1988: V, 199)
6) Ta‘sen ( ًﺗَﻌْﺴﺎ)
Kur’ân’da bu kelime “ ْ وَاﻟ ﱠﺬٖﯾﻦ َ ﻛَﻔَﺮُوا ﻓَﺘَﻌْﺴًﺎ ﻟ َﮭُﻢ ْ وَاَﺿَﻞ ﱠ اَﻋْﻤَﺎﻟ َﮭُﻢ” “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed 47/8) âyetinde inkâr edenler için kullanılmıştır. “ﻓَﺘَﻌْﺴًﺎ” kelimesinin beddua anlamında mastar olarak nasbedildiği söylenilmiştir.
(Begavî, 1409: VII, 281) Bu ifadedeki beddua tökezleyip düşen kimseye söylenen: “Yerden kalkasıca” anlamındaki sözün zıddıdır. Bu kelimenin anlamı ile ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İbn Abbas ve İbn Cüreyc’e (ö. 150/767) göre “uzak olsunlar”, Süddî’ye göre “kedere boğulsunlar”, İbn Zeyd’e göre “bedbaht olsunlar”, Hasanü’l-Basrî’ye göre “Allah onlara ağır sözler söylesin”, Sa‘leb’e göre “helak olsunlar, kötülük onlara olsun”, Dahhak ve İbn Zeyd’e göre “hüsrana uğrasınlar”, Ebu’l-Âliye’ye göre “bedbahtlık onların olsun” anlamlarına gelmektedir.
Ayrıca kelimenin “aşağı düşmek, alçalmak ve tökezleyip düşmek” anlamına geldiği de söylenilmiştir. (Begavî, 1409: VII, 281; Kurtubî, 2006: XIX, 253-254)
7) Tebbe ( ﱠﺗَﺐ)
Bu kelime “ ﱠ ﺗَﺒﱠﺖ ْ ﯾَﺪَا اَﺑٖﻰ ﻟ َﮭَﺐ ٍ وَﺗَﺐ” “Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu” (Tebbet 111/1) âyetinde geçmektedir. Bu kelimenin anlamı konusunda bazı görüşler ileri sürülmüştür. Lafzın “helak olmak” anlamına geldiği söylenilmiştir. Arap kelamında ve “ ٍ ﻓٖﻰ ﺗَﺒَﺎب ﱠ وَﻣَﺎ ﻛَﯿْﺪ ُ ﻓِﺮْﻋَﻮْن َ اِﻻ ” “Firavun’un hilesi helak ve hüsrandan başka bir şey değildir.”
(Mü’min 40/37) âyetinde de böyle bir anlam söz konusundur. Bu kelime “hüsrana uğrasın” anlamına da gelmektedir. Nitekim “ وَﻣَﺎ ٍ
زَادُوھُﻢ ْ ﻏَﯿْﺮ َ ﺗَﺘ ْﺒٖﯿﺐ”
“Onlar, hüsrandan başka bir şeylerini arttırmadılar...” (Hud, 11/101) âyetinde de bu anlamdadır. Bu kelime “çabası boşa gitmek” anlamını da ifade etmektedir.9 Bu lafzın “hiçbir hayır elde etmesin” anlamına geldiği de söylenilmiştir. Ayrıca ellerin kurumasından söz edilmesi, çoğu işlerin ellerle yapılmasından dolayıdır. Yani o eller de hüsrana uğrasın, kendisi de hüsrana uğrasın, demektir.
“Eller” lafzı ile bizzat kendisinin kastedildiği söylenmiştir.
Çünkü bazen kişinin kendisinden “elleri” diye söz edilebilir. Nitekim Yüce Allah: “ َ ذٰﻟِﻚَﺑ ِﻤَﺎ ﻗَﺪﱠﻣَﺖ ْ ﯾَﺪَاك ” “Bu senin ellerinin önceden işledikleri yüzündendir.” (Hac 22/10) diye buyurmaktadır. Bundan maksat, bizzat kendisinin işledikleri yüzünden, demektir. (Kurtubî, 2006: XXII, 546) Ferrâ birinci “ ْ ﺗَﺒﱠﺖ” kelimesinin beddua anlamında olduğu ikincisinin ise haber anlamında olduğunu söylemiştir. Buna göre âyetin anlamı “Allah onu helak etsin, zaten helak oldu” demek gibidir. Abdullâh b. Übey’in kıraatinde de “ ﱠ وَﻗَﺪ ْ ﺗَﺐ” “Zaten helak olmuştur” şeklindedir. (Ferrâ, 1983: III, 298)
8) Itmis ( اطﻤﺲ )
Bu sözcük “ ْ رَﺑﱠﻨَﺎ اطْﻤِﺲ ْ ﻋ َﻠ َﻰ أ َﻣْﻮَاﻟِﮭِﻢ” “Ey Rabbimiz! Sen onların mallarını silip süpür.” (Yunus 10/88) âyetinde geçmektedir. Bu âyette Hz. Mûsâ’nın kavmine yaptığı bedduadan bahsedilmektedir. Âyet mallarını yok etmek suretiyle küfürlerinin cezasını onlara ver, anlamına gelmektedir.
Burada geçen “ ْ اطْﻤِﺲ ” ifadesine göre âyet farklı şekillerde yorumlanmıştır. İbn Abbâs ve Muhammed b. Ka’b’a göre onların malları(altınları) ve dirhemleri (gümüşleri) sağlam para imiş gibi gerçek şekillerinde bütün, üçte bir ve yarım birimler halinde ve para şeklinde darbedilmiş olarak taşlara dönüştürüldü. Bu şekilde Allah’ın yok etmediği, başka bir şekle dönüştürmediği hiçbir madenleri kalmadı. Ondan sonra da hiç kimse bu madenlerden yararlanamadı. Katade’ye göre malları da, ekinleri de taş kesildi. Mücahid ve Atiyye’ye göre Allah onların mallarını yok etti ve görülmez oldular.
Çünkü bu kelime bir yerin izi kalmayıp tamamıyla yok olduğunu ifade etmek için de kullanılmıştır. İbn Zeyd’e göre dinarları, dirhemleri, ev eşyaları ve sahip oldukları her şey
taş kesildi. (Taberî, 2001: XII, 263-266; Kurtubî, 2006: XI, 39-40)
Kur’ân’da beddua konusunda Peygamber Efendimizin takındığı tavırla önceki nebilerin tavrı arasında ciddi bir fark olduğu görülmektedir.10 Örneğin Hz. Nuh: “Rabbim!
Yeryüzünde bir tek canlı kâfir bile bırakma” (Nûh 71/26) “Zalimlerin ancak helâkini arttır” (Nûh 71/28); Hz. Mûsâ “Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler” (Yunus 10/88) şeklinde beddua etmişlerdir. Hz. Peygamber ise “Ya Rabbi! Kavmim gerçekten Kur’ân’dan bütün bütün kopup uzaklaştılar” (Furkân 25/30) “Ya Rabbi! Bunlar iman etmeyen bir kavimdir” (Zuhruf 43/88) şeklinde şikâyetlerinde kavmi aleyhine ürkütücü, sert bir üslûp kullanmaktan kaçınmış, onları sadece sitemkâr, münasip bir dille Allah’a havale etmişti. Böylece onun hemen her tür davranışında öne çıkan yumuşak huyluluğu, halimliği bedduasına da yansımıştır.
2.9. Kutile “ َ ﻗ ُﺘِﻞ” ve Kâtele “ َ ﻗ َﺎﺗَﻞ” Kur’ân’da “ َ ﻗ ُﺘِﻞ” lafzı “kahrolsun, lânet olsun” şeklinde beddua anlamında kullanılan sözcüklerdendir. Bu kelime “ َ ﻗ ُﺘِﻞ َ اﻟْﺨَﺮﱠ اﺻُﻮن” “Kahrolsun o yalancılar”11, “ َ ﻓَﻘ ُﺘِﻞ َ ﻛَﯿْﻒ َ ﻗَﺪﱠر َ ﺛ ُﻢ ﱠ ﻗ ُﺘِﻞ َ ﻛَﯿْﻒ َ ﻗَﺪﱠر” “Kahrolası nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!”12, “ ُ ﻗ ُﺘِﻞ َ اﻻِْﻧْﺴَﺎن ُ ﻣَﺎ اَﻛْﻔَﺮَه” “Kahrolası o İnsan! Ne kadar da nankördür!”13, “ ِ ﻗ ُﺘِﻞ َ اَﺻْﺤَﺎب ُ اﻻُْﺧْﺪُود” “Hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lânetlenmiştir.”14 âyetlerinde geçmektedir. Bu âyetler incelendiğinde “ َ ﻗ ُﺘِﻞ” lafzı ile “kahrolsun, lânet olsun” anlamında beddua edilen kişiler inkâr edenler, dine aykırı hareket edenler ve yalan söyleyenlerdir.
“ َ ﻗَﺎﺗَﻞ” lafzı Kur’ân’da iki yerde “Allah, onları kahretsin” anlamında beddua olarak kullanılmıştır. Bunlardan biri “ ْ وَﻗَﺎﻟ َﺖ ِ اﻟْﯿَﮭ ُﻮد ُ ﻋُﺰَﯾْﺮ ٌ اﺑْﻦ ُ ဃ ﱣ ِ وَﻗَﺎﻟ َﺖ ِ اﻟﻨﱠﺼَﺎرَى اﻟْﻤَﺴٖﯿﺢ ُ اﺑْﻦ ُ ဃ ﱣ ِ ذٰﻟِﻚ َ ﻗَﻮْﻟ ُﮭُﻢ ْ ﺑ ِﺎَﻓْﻮَاھِﮭِﻢ َﯾُﻀَﺎھِﺆُن ُ
ﱣ
ﻗَﻮْل َ اﻟ ﱠﺬٖﯾﻦ َ ﻛَﻔَﺮُوا ﻣِﻦ ْ ﻗَﺒْﻞ ُ ﻗَﺎﺗَﻠ َﮭُﻢ ُ ဃ َاَﻧﱣﻰ ﯾُﺆْﻓَﻜُﻮن ” “Yahudiler, “Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar” (Tevbe 9/30) âyetinde geçmektedir. Burada “ ُ ﱣﻗَﺎﺗَﻠ َﮭُﻢ ُ ဃ” “Allah onlara lânet etsin” ifadesiyle Yahudi ve Hristiyanlar kastedilmektedir. Lâneti ifade etmek için kahretmek anlamı verilen “ َ ﻗَﺎﺗَﻞ” lafzının kullanılması lânete uğrayanın öldürülmüş gibi oluşundan dolayıdır. Bu ifadenin taaccüb anlamında olduğu da söylenilmiştir. Bu ifadenin beddua anlamında olduğu, Araplarda da hayırda, şerde, hayret ettikleri hususlarda beddua maksadıyla çokça kullanıldığı belirtilmiştir. (Taberî, 2001: XI, 415-416; Kurtubî, 2006: X, 176)
“ َ ﻗَﺎﺗَﻞ” lafzının Kur’ân’da “Allah, onları kahretsin” anlamında beddua olarak kullanıldığı bir
diğer yer ise “ ْ وَاِذَا رَاَﯾْﺘَﮭُﻢ ْ ﺗُﻌْﺠِﺒُﻚ َ اَﺟْﺴَﺎﻣُﮭُﻢ ْ وَاِنﱡﯾَﻘ ُﻮﻟ ُﻮا ﺗَﺴ ْﻤَﻊ ْ ﻟِﻘَﻮْﻟِﮭِﻢ ْ ﻛَﺎَﻧﱠﮭُﻢ ْ ﺧُﺸُﺐ ٌ ﻣُﺴَﻨﱠﺪَة ٌ ﯾَﺤْﺴَﺒُﻮن َ ﻛُﻞ ﱠ ﺻَﯿْﺤَﺔ ٍ ﻋ َﻠ َﯿْﮭِﻢ ْ ھُﻢ ُ اﻟْﻌ َﺪُو َ
ﻓَﺎﺣْﺬَرْھُﻢ ْ ﻗَﺎﺗَﻠ َﮭُﻢ ُ ဃ ﱣ ُ اَﻧﱣﻰ ﯾُﺆْﻓَﻜُﻮن” “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!” (Münâfikun 63/4) âyetidir. Bu âyette bahsedilen kişinin Abdullah b. Übey, Muğîs b. kay s ve Cedd b. Kays gibi münafıklar olduğu söylenilmektedir.
(Râzî, 1981: XXX, 14) Âyette münafıkların dış kıyafetlerine, fiziksel yapılarına çok önem verdikleri, yaldızlı cümle kullanmaya dikkat ettiklerinden bahsedilmektedir. Ayrıca âyette Allah ve din düşmanı olan münafıkların bir yere dayatılan cansız keresteler gibi ruhsuz ve vicdansız oldukları ve müminlerden korktuklarına da dikkat çekilmiştir. Daha sonra âyette “ ُ ﱣﻗَﺎﺗَﻠ َﮭُﻢ ُ ဃ” ifadesiyle münafıklara beddua edilmiştir. Bu ifadeyle Yüce Allah kendi zatından onlara lânet edilmesini, onların rüsvay olmalarını istemiştir.15
Leydihan
21 Mart 2025, 23:33
SONUÇ
Farsça ve Arapça kelimelerinin birleşmesinden oluşan ve “kötü dilek, temenni” anlamına gelen beddua duanın zıddıdır. Beddua; çaresiz olan, acı çeken, kötülüğe maruz kalan bir insanın rahatlamak, teskin olmak gayesiyle söylediği, “Allah kahretsin, Allah belanı versin” gibi kötü düşünce ve dilekleri kapsamaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de beddua anlamında gazap (ﻏﻀﺐ), lânet, veyl (وﯾﻞ), Bu‘den (ﺑﻌﺪا), suhkan ( ﺳﺤﻘﺎ ), ta‘sen ( ًﺗَﻌْﺴﺎ), tebbe ( ﱠﺗَﺐ), ıtmis (اطﻤﺲ), Kutile ( َﻗ ُﺘِﻞ ) ve Kâtele ( َﻗَﺎﺗَﻞ) sözcükleri kullanılmıştır.
Bu sözcükler bazen kullara bazen de Yüce Allah’a izafe edilmiştir. Allah (c.c), bu kavram ile insanları kınamış ve tehdit etmiştir. Fakat bunu yaparken doğrudan şahısları değil kötü ahlak ve alışkanlıkları göz önünde bulundurmuş, çirkin sıfat ve fiilleri yermiştir.
Kur’ân’da peygamberlerin inkâr eden kavimlerine olan beddualarına da yer verilmiştir. Bu konuda Peygamber Efendimizle diğer nebilerin üslubu arasında fark olduğu, önceki peygamberlerin bedduayı açık ve sert bir ifadeyle dile getirdiği Hz. Peygamber’in ise sitemkâr ve yumuşak bir üslûpla ifade ettiği görülmüştür. Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerim, bizlere bedduanın formlarını öğretmiş ve bu hitaba maruz kalanların vasıflarını, kimler olduğunu açıklayarak bizlerin ibret almasını istemektedir.
KAYNAKÇA
Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdillâh eş-Şeybânî, el-Müsned, Dâru’s-Sadr, Beyrut, tsz. Ateş, Ahmed, Farsça Grameri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1976.
Begavî, Ebû Muhammed Hüseyin b. Mesûd, Tefsîru’l Begavî Me‘âlimu’t-Tenzîl, (Thk. Muhammed Abdullâh en-Nemîr, Osman Cum’a Dâmiriyye ve Süleyman Müslim el Harş), Dâru Taybe, Riyâd 1409.
Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl b. İbrâhîm el Cu‘fî, el-Câmi‘u’s-Sahîh, el-Mektebetu’l- İslâmiyye, İstanbul 1897.
Cevherî, İsmâîl b. Hammâd, es-Sıhâh Tâcü’l-Lüğa ve Sıhâhü’l-Arabiyye, (Thk. Ahmed Abdulğafûr Attârî), Darü’l-İlm li’l-Melâyîn, Beyrût 1085.
Cürcânî, Ali b. Muhammed Seyyid Şerif, Mu‘cemu’t Ta‘rîfât, (Thk. Muhammed Sadık el-Minşavî), Daru’l-Fâdile, Kahire, tsz.
Çağıl, Necdet, Beddua Olgusu Bağlamında Enbiya 112’nin Çağrıştırdıkları Üzerine, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 34, Erzurum 2010.
Ebû Hayyân, Muhammed b. Yûsuf el-Endelüsî, Tefsîru’l Bahri’l-Muhît (Thk. Âdil Ahmed Abdü’l- Mevcûd, Ali Muhammed Muavvîd), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrût 1993.
Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dinî Kur’an Dili, Çelik-Şura Yay., İstanbul, tsz. Eren, Hasan vd., Türkçe Sözlük, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988.
Ezherî, Ebu Mansûr Muhammed b. Ahmed, Tehzîbu’l-Luğa, (Thk. İbrâhîm el-Ebyârî), Daru’l-Kitab el- Arabî, Kahire 1967.
Ferrâ, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd, Me‘âni’l-Kur’ân, ‘Âlemü’l-Kütüb, Beyrût 1983.
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Ahmed, İhyâu ‘Ulûmi’d-Din, (Thk. A. Fikri Yavuz), Tuğra Neşriyat, İstanbul, tsz.
Halîl b. Ahmed, Ebû Abdirrahmân el-Ferâhîdî, Kitâbü'I Ayn, (Thk. Mehdi el-Mahzûmî, İbrâhîm es-Sâmerrâî), Müessesetü’l-Âlemi, Beyrût 1408/1998.
İbn Atiyye, Ebû Muhammed Abdülhak b. Ğâlib el- Endelüsî, el-Muharraru’l-Vecîz fî Tefsîri’l-Kitâbi’l- ’Azîz (Thk. Abdü’s-Selâm Abdü’ş-Şâfî Muhammed), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrût 2001.
İbn Manzûr, Cemâlu’d-Dîn b. Muhammed, Lisânü’l-Arâb, Kahire, tsz. Kanar, Mehmet, Farsça-Türkçe Sözlük, Say Yay., İstanbul 2010.
Komisyon, Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yay., Ankara 2007. Karaman, Hayreddin-Çağrıcı, Mustafa- Dönmez, İbrahim Kâfi- Gümüş, Sadrettin, Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, DİB Yay., Ankara 2009.
Kurtubî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân ve’l Mübeyîn limâ Tedammenehû mine’s-Sünneti ve Âyi’l-Furkân, (Thk. Abdullâh b. Abdü’l Muhsin et-Türkî), Müessesetü’r-Risâle, Beyrût 2006.
Mir, Mustansır, Kur’ân’i Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, (çev. Murat Çiftkaya), İnkılab Yay., İstanbul 1996.
Muslim b. Haccâc, es-Sahîh, Dâru İhyâi’l-Kutubi’l Arabiyye, Mısır 1955. Olgun, İbrahim-Drahşan, Cemşid, Türkçe Farsça Sözlük, Caphane-i Hâce, İran 1350
vBulletin v3.8.11, Copyright ©2000-2026, Jelsoft Enterprises Ltd.