PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Muhyiddin-i Arabi Kimdir, Hayatı Hakkında..


Mesmerize
05 Şubat 2025, 02:11
HAYATI

İslâm âleminde daha çok İbn-i Arabî İbnu'l- Arabî Muhiddin Arabî Muhiddin İbn Arabî ve Şeyhü'l-Ekber şeklinde tanınan İbn Arabî yazdığı eserlerde adını şöyle kay*deder: Muhiddin Ebu Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed b. el-Arabî el-Hâtımî et-Tâî el-Endülüsî (Bazı kaynaklarda (Me*selâ Kütûbî III 435) künyesinin Ebubekir şeklinde verilmesi yanlıştır.)

7 Ağustos 1165'te (H.27 Ramazan 560'da) İspanya'nın Mürsiye (Murcia) şehrinde doğan (1) ibn Arabî köklü soylu ve saygın bir aileden gelmektedir isminin sonunda yer alan el-Hâtimî et-Tâî onun cömertliği ve hayırseverliğiyle ün kazanmış olan Tay kabilesine mensub Adî b. Hâtim et-Taî'nin kardeşi Abdullah b. Hâtîm et-Tâî'nin soyundan geldiğini göstermektedir. Bu kabilenin Arab olması sebebiyle İbn Arabî ve ataları "Arabî" (Arab) diye tanınmışlardı (2)

Dindar bir kişi olan babası Ali b. Muhammed hem hükümdarın hem de ünlü filozof İbn Rüşd'ün dostu idi. Annesi ise ermiş hanımların bile manevî derecesine imrendikleri dindar bir kimse idi. Dindar bir kişi olan amcası Abdullah b. Muhammed seksen yaşından sonra tasavvuf yoluna girmişti. Bu zatın oğlu Ali b. Abdullah Tunus'un sûfilerinden idi. İbn Arabî'nin dayılarından Yahya İbn Yağân Tlemsan Meliki idi. Ebu Abdullah et-Tunusî isimli şeyhin tesiriyle hükümdarlığı bırakmış hayatının son dönemlerinde dünyadan el etek çekmiş kendini ibadete vermişti. Diğer dayısı Ebu Müslim Havlâni o dönemin âbidlerinden idi. İbn Arabî bunları eserlerinde çeşitli vesileler ile kutub diye anar (3)

Görülüyor ki İbn Arabî toplumda önemli bir yeri bulunan itibarlı tanınmış aynı zamanda dindar özellikle zühd ve tasavvufa yakın ve yatkın bir aileden gelmektedir. Onun zamanında Endülüs'te tarikatlar bulunmadığından oradaki bir kişi ancak İbn Arabî ve ailesi kadar tasavvufa yakın hatta onun içinde olabilirdi. Tarikata mensup olmaması İbn Arabî'nin tasavvufî hayatı yaşıyarak tanımasına engel olmamıştı. Tersine bu durum onun görüş ufkunun geniş olmasına da yardımcı olmuştu.

711 (Hicri 92) senesinde müslümanlar tarafından feth edilen Endülüs esas itibariyle kuzeybatı Afrika'da kurulmakla beraber Endülüs'ü de egemenlikleri altına alan Murabıtların (M. 1056/1147 arası) sonra Muvahhidlerin (1130/1269 arası) etki alanına girdi. Murabıtlar tasavvufa dayanarak bir çeşit tarikat devleti kurmuşlardı İslâm anlayışlarının batıl ve hurafelere dayandığını ileri sürüp onları ortadan kaldıran Muvahhidlerin İslâm anlayışı da Gazalî'nin din ve tevhid anlayışına dayanıyordu. Muvahhidler döneminde zaman zaman ilme ve fikre değer veren bilginleri ve düşünürleri koruyan değerli hükümdarlar iş başına geliyordu. İbn Tufeyl (ö. 1186) ve İbn Rüşd (ö. 1198) gibi ünlü filozoflar böyle bir zamanda ve ortamda yetişmişlerdi. İbn Arabî Endülüs'te iken Ebu Ya'kub Yusuf (1163-1184 yılları arası) ve Ebu Yusuf Mansur (l 184-1199 yılları arası) gibi hükümdarlar Muvahhid devletinin başında bulunuyordu.

İbn Arabî Endülüs'ün güneydoğusunda bir şehir olan Mürsiye'de doğduğu sırada Muhammed b. Sâ'd b. Merdeniş Doğu Endülüs'ün Valisi idi.(4)

İbn Arabî sekiz yaşına kadar doğduğu yer olan Mürsiye'de yaşadı ilk eğitimini ve dinî bilgileri burada ailesinin gözetiminde almaya başladı. Sekiz yaşına giren İbn Arabî ailesiyle birlikte Mürsiye'den ay*rılarak Endülüs'ün diğer bir şehri olan İşbiliye'ye (Sevilla) geldi. Burada tahsiline devam eden İbn Arabî İbnu'l-Erisî isminde bir tacirin oğluyla tanıştı. Tasavvufî hayatla ilgilenen bu gençle arkadaş oldu(5). Delikanlılık çağına geldiği zaman babasıyla Kurtuba’ya giderek babasının dostu olan İbn Rüşd (ö. 1198) ile tanıştı.

Onun sorduğu felsefî sorulara tasavvufî cevaplar verdi. Yine bu yıllarda Salih Adevî'nin öğrencilerinden Ebu Ali Hasan Şekkaz isimli bir şeyhle tanıştı İbn Assâd ve Ahmed Harîrî isimli sûfî meşreb iki kardeşle arkadaş oldu. O bu sırada edebiyat ve avcılıkla da meşgul olmuş daha sonra bu şekilde geçirdiği yılları câhiliye zamanı olarak zikr etmiştir. (Fütuhat IV 700)

1185 (H. 580) senesi İbn Arabî'nin düzenli ve sürekli bir biçimde tasavvufa girdiği yıl oldu. Daha evvel de mutasavvıflarla dost olan ve onların sohbet meclislerine devam edip tasavvufî hayatı yakından tanıyan İbn Arabî'nin yirmi yaşında iken sûfiyane bir hayat yaşama yönünde tercihini yaptığı görülmektedir.

O bu konuda: "Bu sene Allah'ın el-Bedî (yaratıcı) ismi sayesinde keşif yoluyla ilk akıl (Akl-ı evvel) makamına erdim" diyor(6). Hayat boyu üçyüzden fazla âlim ve şeyhle görüşüp kendilerinden faydalanan İbn Arabî'nin tasavvuf yoluna girmesini muhtemelen Ebu'l-Abbas Ahmed el-Ureynî sağlamıştı. Batı Endülüs'teki Ulya kasabasında oturuyordu. Kulluk konusunda derin bilgilere sahip olmakla beraber kasaba halkının yadırgadığı bazı fikirleri yüzünden oradan kovulunca İşbiliye'ye gelmiş ve burada genç İbn Arabî'yi etkilemişti.

İbn Arabî onun meclisinde tevbe ederek fiilen tasavvuf yoluna girmişti(7).
İbn Arabî gençlik yıllarında bir yandan tasavvufî hayatı teorik ve pratik yönleriyle tanımaya bu hayat tarzını yaşayanların aralarında bulunarak öğrenmeye hatta bizzat tasavvufî yaşayarak manevî tecrübe yoluyla anlamaya çalışmış diğer yandan aynı yıllarda fıkıh hadis tefsir kıraat gibi dinî ilimleri edebiyatı öğrenmiş kelâm ve felsefe hakkında da en azından genel bir bilgi sahibi olmuştu. Yine o aynı yıllarda çeşitli hükümdarların ve devlet adam*larının kâtip olarak hizmetinde de bulunmuştu(8) .

İbn Arabî Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen zahiri mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette zâhiri itikadda (tasavvufta) bâtını idi" denilmişti. Ameldeki mezhebi zahirî olan ve kıyası red*deden İbn Arabî'nin itikaddaki mezhebi ne Eş'arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o selef akidini benimsemiş ve bu çerçevede ehl-i sünnet ve'1-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı.

İbn Arabî ilk evliliğini Benû Abdûn kabilesinden Meryem ile yaptı İbn Arabî'nin ifadesine göre bu hanım manevî tecrübe sahibi dindar ve faziletli bir ermiş idi. Tasuvvufî bir makamdan bahs edip o makamdakilerin halini anlatırken İbn Arabî: "Bu makamı kazanmış bir şahsı eşim Meryem bana anlattı; ifadesinden onun da bu makama yabancı olmadığını anladım" diyor(9) .

Bize anlattığına göre rüyada gördüğü bir şahıs kendisine tasavvuf yoluna girmesini tavsiye eder. O ise bu yolu bilmediğini söyleyince o şahıs "Bu yola şu beş şeyle girilir: "Tevekkül yâkîn sabır azimet doğruluk" demiş sonra bunu İbn Arabîye anlatmış o da bunu tasdik etmişti (10)

Belki eşinin bu ve benzeri halleri belki de yakalandığı bir hastalık İbn Arabî'yi tasavvufa yöneltmişti. Bir kere hummmaya yakalanmış ve kendinden geçmişti. Asık suratlı bir takım kimselerin gelip kendisine işkence yapmaya kalkıştıklarını güzel kokulu ve yakışıldı bir zatın gelip onlara engel olduğunu hayal etmeye başlamış İbn Arabî ona kim olduğunu sormuş o da ben Yâsin Sûresi'yim seni korumaya geldim demiş. Kendine gelince babasının göz yaşı dökerek yâsîn okuduğunu görmüştü(11).

İbn Arabî'nin tasavvufa intisab etmesinde bunun da etkisi olmuştu. İbn Arabî küçük yaştan itibaren bazı âyetleri sûreleri mucerred manaları ve bilgileri bazen rüyada bazen uyku ile uyanıklık arasında bazen de uyanık iken somut varlıklar ve maddî nesneler olarak görmüş bu kabiliyeti yaşı ilerledikçe gelişmiş büyük ölçüde eserlerine de yansımış düşünce ve inanç dünyasını şekillendirmişti.

İbn Arabî kendisini zühde ve ibadete vermiş inzivaya çekilip zikir ve tefekkürle meşgul olmuş ilahî hakikatin ancak keşf ve ilham yoluyla bilinebileceğine kanaat getirmiş hatta bilgilerini bu yoldan aldığını ileri sürmüştü. Genç yaşta bu türlü şeyler söylediği halk arasında yayılmış bu sözler filozof İbn Rüşd'ün kulağına da varınca merak etmiş onunla görüştürmesini babasından rica etmişti. İbn Arabî ile İbn Rüşd arasında geçen son derece rumuzlu ve kinayeli konuşma el-Futuhat'da şöyle anlatılır:

"Bir gün Kurtuba'da bura kâdısı İbn Rüşd'ün huzuruna girdim inziva halinde iken Allah'tan kalbime ilhamlar geldiğini duymuş buna taaccub etmiş benimle görüşmeyi arzulamış. Kadının dostu olan babam buluşmamazı sağlamak için bir bahane bulup beni ona gönderdi. Ben o zaman henüz bıyıklan çıkmamış tüysüz bir oğlan idim. Yanına girince İbn Rüşd ayağa kalkıp bana sevgi ve saygı gösterdi boynuma sarıldı ve: "Evet mi?" dedi. Ben hemen: "Evet" dedim. Onu anladığımı düşünerek benimle görüşmesine daha da sevindi. Fakat bendeki hangi şeyin onu se*vindirdiğini sezdim ve hemen: "Hayır" dedim.

Bunun üzerine canı sıkıldı rengi değişti yanındaki şey (kendi kanaati ve inancı) hususunda tereddüde düştü ve sordu: "Keşf ve ilahî feyz hususunu nasıl buldun? Bu aklın bize verdiğinin (ve öğ*rettiğinin) aynısı mı?" Dedim ki: "Evet! Hayır! Evet ile hayır arasında ruhlar mad*delerinden boyunlar (ve başlar) da bedenlerinden uçar". Bunun üzerine benzi sarardı titremeye başladı şaşıp kaldı. Çünkü neye işaret ettiğimi anlamıştı(12)

İbn Arabî İbn Rüşd'le vâkiada (hayalde) ikinci bir görüşme daha yaptığını akıl ve fikir yoluyla gerçeği arayan bu filozofun ulaştığı sonuçlan kendisine anlatıp bunların doğru mu yanlış mı olduklarını sorduğunu kendi zamanında inzivaya cahil olarak girip âlim olarak çıkan (benim gibi) birisi bulunduğu için Allah'a şükür ettiğini anlatır. İbn Rüşd'ün Kurtuba'da kılınan cenaze namazında hazır bulunduğunu kaydeder.

Mesmerize
05 Şubat 2025, 02:12
İbn Arabî'nin babası Ali b. Muhammed 1193 (H.590)' da vefat etmişti İbn Arabî Menzil-i Enfâs denilen bir makam bulunduğunu bu makama ulaşıp vefat edenlerin ölü ya da sağ olduklarını kestirmenin zor olduğunu babasının bu mertebeyi kazanan velilerden olduğunu öleceği günü önceden haber verdiğini söyler ve şöyle der:

"Babam ölümünden onbeş gün önce vefat edeceği günü bana söylemiş o gün gelince ruhunu teslim etmişti. Öldüğü gün hastalığı ağırlaşan babam kendini toplayıp oturma vaziyetine geldi ve: "Yavrum! Göç ve buluşma bugün!" dedi. "Bu yolculukta Allah'ın selameti seninle olsun ve buluşman mübarek olsun!" dedim. Babam buna sevindi ve bana dua etti. Sonra alnında beyaz bir nur belirdi ve bu nur daha sonra bütün vücudunu kapladı. Bu sırada kendisinden izin alıp elini öpüp veda ettikten sonra camiye gittim. Burada iken acı haberi geldi. Eve geldim ve kendisini sağ mı ölü mü olduğunu kestirilemeyecek bir halde buldum(13)

Daha sonra İbn Arabî tasavvuf yo*luna girdiği 1185 (H.580) senesinde ken*disinin de bu mertebeye erdiğini ifade eder. Bundan bir sene sonra abdal rütbesine haiz olan meşhur sûfî Musa el-Beyderânî 26 yaşında bulunan İbn Arabî'yi ziyaret için İşbiliye'ye gelmişti(14). Bu ifadeden onun genç yaşta bile tanınmış mutasavvıflar tarafından ziyaret edilen bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır.

İbn Arabî ölülerin ruhlarıyla ilişki kurmayı ve onlarla görüşmeyi Ebu'l-Haccâc Yusuf el-Şübrbülî'den ilahî ilhamı ve feyz almayı ise Musa b. İmrân el-Mirtelî'den öğrenmişti. Nefs muhasebesi konusunda da Îbnü'l-Mücâhid ve Ebu Abdullah b. Kaysûm'dan yararlanmıştı(15).

İbn Arabî 1190 (H.586) senesinde bir filozofla bir velinin keramet ve mucize konusundaki tartışmalarına şahit olmuş filozof ateşin Hz. İbrahim'i yakmamasını Nemrûd'un gazabı olarak yorumluyormuş. Veli harikûlade hallerin mümkün olduğunu ispatlamak için oradaki mangalda bulunan ateşi evvela kendi üzerine dökmüş ama ateş ona tesir etmemiş sonra o ateşi filozofun eline yaklaştırmış bu sefer ateş onu yakmış. O zaman veli filozofa demiş ki: "işte gördüğün gibi ateş emir altındadır yakması emredilince yakar yakmaması emredilince yakmaz"(16). Bunun üzerine filozof müslüman olmuş ve harikulade halleri kabul etmiş.

İbn Arabî gençlik yıllarında Şeyh Ebu'l-Abbas el-Ureynî ile yakın ilişkiler içinde idi. Batı Endülüs'teki Ulya (Loule) kasabasından olan bu zat çevresinde gençlerden oluşan bir cemaat toplamıştı. Bunlar arasında İbn Arabî de vardı. Cemaat mensuptan şeyhi baba kendilerini ise yekdiğerinin kardeşi sayıyorlardı. Şeyhin öğretisi ferdî iradenin reddedilip ilahî iradenin esas alınması Allah'la ilişki kurmak için insanlarla olan ilişkilerin kesilmesi temeline dayanıyordu. İbn Arabî bu konuda şöyle bir hatırasını anlatıyor; "Bir gün şeyhimiz Ureyni'nin meclisinde oturuyordum. Söz iyilikten ve sadakadan açılmıştı. Adamın biri: "Sadaka tercihen yakınlara verilir" deyince şeyh derhal ekledi: "Allah'a yakın olanlara"(17). Başka bir vesile ile Ureyni'den söz ederken: "O kendisine hizmet edip faydalandığım ilk şeyhtir kulluk konusunda engin bilgi sahibi idi" diyor

İbn Arabî iki şeyhi yani Mirtelî ile Ureynî arasındaki farka işaret ederken şöyle der: "Birgün insanların durumuna bakmış ve canım sıkılmıştı üzgün idim. Bu halde iken şeyhim Ureynî'nin huzuruna girdim. Şeyh halkın Hakk'a muhalefet et*meleri sebebiyle canımın sıkıldığını görünce: "Sevgili çocuğum sen halka değil Hakk'a bak" dedi. Sonra oradan ayrılıp aynı hal içinde diğer şeyhim Mirtelî'nin hu*zuruna vardım. Durumu kendisine arzedince: "Sen kendine (nefsine) bak" dedi. Ben: "ikiniz arasında şaştım kaldım biriniz "Hakk'a bak" diyor diğeriniz "kendine bak" diyor ikiniz de Allah'a giden yolun rehberlerisiniz. Hanginizin sözü doğru dedim". Şeyhim Mirtelî dedi ki: "Sevgili yavrum! Ureynî'nin dediği doğrudur asıl olan odur. Her ikimiz sana halimize göre yol gösterdik. Ümit ederim ki Ureyni'nin işaret ettiği mertebeye erersin sen onu dinle sana da bana da yaraşan ona kulak vermektir" dedi. Onun dürüstlüğüne hayran oldum. Sonra Ureynî'ye gittim. Mirtelî'nin sözlerini kendisine aktarınca: "Güzel söylemiş sana yol göstermiş ben ise sana yoldaş gösterdim. Sen hem onun hem benim dediğime göre hareket et ki yol ile yoldaşı bir araya getirmiş olasın" dedi (18).

İbn Arabî salihâ âbide zâhide ve veliyye şeklinde nitelendirdiği ermiş kadınlarla da ilgilenmiş onların sohbetinde bulunmuş kendilerinden feyz almış ve onları şeyhleri ve mürşitleri olarak kabul etmişti. Bun*lardan biri Endülüs'ün Zeytûn beldesindeki Merşane'den Yasemin ismindeki hanım idi. İbn Arabî bu kadının evvâh (âh eden veliler)'den olduğunu söylüyor. İbn Arabî'nin Şemsu Ümmi'l Fukarâ ve Nûne Fâtıma Fâtıma bint el-Müsennâ şeklinde ismini söz konusu ettiği bu ermiş kadının yaşı doksanın üstünde idi. Duygulu ve coşkulu idi. Aslen Kurtubalı idi ama İşbiliye'de münzevî bir hayat yaşıyordu İbn Arabî hizmetinde bulunduğu ve müridi olduğu bu yaşlı kadından zuhur eden harikulâde halleri müşahede etmek çağrısı üzerine huzuruna gelen ve çeşitli kılıklara giren cinleri hakkında bilgi sahibi olmak ve in*ziva hayatına alışmak için bizzat kamıştan inşa ettiği basit bir kulübede onunla beraber iki sene kalmıştı

Alıntıdır

Mesmerize
05 Şubat 2025, 02:13
Bu konuda şöyle diyor: Fatma bint Müsennâ hizmetinde bulunduğum zaman 95 yaşında idi. Pembe yanakları ve güzelliği o kadar fevkalade idi ki gören onu ön dört yaşında zannederdi. Yüzüne bakmaktan haya ederdim. Onun Allah'la özel bir hali vardır. Emsalim olup huzurunda bulunanların tümüne beni tercih ederdi. (Beni kasd ederek) şöyle derdi: "Falan gibisini görmedim yanıma gelince her şeyiyle geliyor ve hiç bir şeyini benim haricimde bırakmıyor. Çıktığı zaman da her şeyini alıp çıkıyor. Yanımda hiç bir şeyini bırakmıyor."

Yine derdi ki: "Şaşarım o kimseye ki Allah'ı sever ama onunla ferahlık bulmaz. Oysa o kendisini görmekte her gözden ona bakmakta bir an bile on*dan gâib olmamakta. Hal bu iken şu ağ*layanlara bakın! Hem onu sevdiklerini iddia etmekteler hem de ağlamaktalar!. Hiç mi utanmazlarl"

"Fatma anne sonra bana dönüp: "Öyle değil mi yavrum?" der ben de: "Çok doğru! anneciğim!" derdim.

Bana: "Vallah hayret içindeyim! Dostum hiz*metimde bulunsun diye Fatiha sûresini bana verdi. Ama yine de bu beni ondan alıkoymadı." Kadın bunu söylediği gün onun manevî mertebesini anlamıştım. Bir gün onunla otururken yanımıza gelen bir kadın: "Kardeş Şezüne'de bulunan kocamın orada evlendiğini haber aldım ne yapmam lazım"

dedi. "Yanına gitmek ister inisin?" diye sordum. "Evet" dedi. Gözlerimi yaşlı ka*dına çevirdim ve: "Anneciğim kadıncağızın sözlerini duydun değil mi?" dedim. "Ne is*tiyorsun evladım" dedi. "Hemen bu kadının ihtiyacını ve kocasını buraya getirmeni" dedim. "Hay hay" dedi ve ekledi: "Şimdi ben Fatiha sûresini ona gönderir ve kocasını buraya getirmesini rica ederim" dedi ve Fatiha sûresini okumaya başladı. Ben de onunla beraber bu sûreyi okuyordum.

Fâtiha'yı okurken onun manevî mer*tebesini anlamıştım. Şöyle ki: O Fâtiha'yı okurken hava türünden maddî bir şekil meydana gelmiş sonra ona yönelip:

"Ey Fâtiha! Git falan yerde bulunan bu kadının kocasını al ve buraya getir" diye hitab etmişti. Çok geçmeden adam ailesine kavuşmuş kadın da sevinmiş ve def çalmıştı. Sonra ermiş kadın bana şöyle seslendi: "Vallahi çok neşeliyim. Çünkü o bana özen gösteriyor dostları arasına alıyor ve bana nezdinde özel bir yer veriyor. Ben kim olu*yorum ki bu Efendi hemcinslerim ara*sından beni seçiyor! Yüce Mevlâ'ya and ol*sun ki anlatamayacağım kadar kıskanılan bir durumdayım. Ona olan güvenim sebebiyle ondan başkasına hiç iltifat etmem. Gaflete düşüp iltifat edecek olsam derhal başıma bir musibet gelir." Daha sonra bu ermiş kadına kamıştan bir baraka yaptım. Ölünceye kadar orada kaldı. Bana: "Annen Nur senin toprak anan ben ise ilâhî ananım" derdi. Annem onu ziyarete gelince de; "Bu benim evladımdır senin ise babandır ona iyi davran karşı çıkma" demişti (19).

Yukarıya aldığımız menkıbe İbn Arabî' nin inanç üslubunu ve düşünce tarzım göstermesi bakımından çok önemlidir. Ona göre okunan Fâtiha süresi nefes ağızdan çıkarken havada maddî bir şekil haline ge*lebiliyor ona hitap edilebiliyor bazı harikulade işler gördürülebiliyor yani İbn Arabî manevî hususları maddî kalıblara döken mücerred kavramlara müşahhas şekiller veren güçlü bir hayal gücüne ve tasavvur yeteneğine sahip. Onun eserlerinde bir çok manevî hususlar maddî ruhanî şeyler cismanî hayaller hakikat şeklinde tasvir edilmiştir. Çünkü ona göre hayalin de önemli bir gerçekliği mevcuttur. Söz konusu ermiş kadından bahs ederken: "Cinleri şekilsiz de şekilli de görürdü" demesi de aynı anlayışın ifadesidir.

İbn Arabî'nin Hızır'la olan görüşmelerini de böyle anlamak icab eder. Bu konuda diyor ki: Rusum uleması fakihler aksini iddia etseler de ben Hz. Hızır'ı defalarca gördüm ve onunla buluştum. Bir defasında başımdan şöyle acaib bir iş geçti.

Bir gün mürşidim Ureynî ile Hz. Peygamber'in zuhur edeceğini müjdelediği bir şahıs hakkında konuşmuştuk. Mürşidim: "Bu zat falan kişidir" dedi. Ve sözünü ettiği kişinin adını da verdi. Ben bu kişiyi şahsen görmemiş olmakla beraber ismen tanıyordum halasının oğlunu görmüştüm. Şeyhimin bu meseledeki açıklamasını tereddütle karşılamış ve onu kabule taraftar olmamıştım. Mürşidim bu halimi anlamış ama rahatsızlığını belli etmemişti. Ben henüz bu yolun yeni yolcularından olduğumdan bu durumu gereği gibi takdir edememiştim. Huzurundan çıkıp evime giderken hiç tanımadığım bir kişiyle karşılaştım. Bana şefkat ve mahabbetle selâm verdikten sonra: "Ey Muhammedi Şeyhin Ureynî'yi o meselede tasdik et" dedi ve şeyhimin bahis konusu ettiği kişinin adını verdi. Ben maksadını anladım ve hemen: "Başüstüne" deyip macerayı anlatmak üzere şeyhime geldim. Yanına varınca: "Ey Muhammed! Ben sana bir mesele anlatacağım sen onu kabule yanaşmayacaksın ancak Hızır tarafından uyarıldıktan sonra o meselede beni tasdik edeceksin! Olmaz böyle şey! Her meselede Hızır'ın seni uyarması mümkün mü?" dedi. Şeyhimden özür diledim. Bu suretle o zatın da Hızır olduğunu anladım(20).

Görülüyor ki İbn Arabî hayatta olduğuna inandığı Hızır'la görüşebiliyor konuşabiliyor ondan bilgi alabiliyor. Yani hayatta olmasa bile onu hayattaymış gibi tasavvur edebiliyor.

İbn Arabî Mürsiye İşbiliye ve Kurtuba gibi Endülüs'ün belli başlı şehirlerinde o dönemin tanınmış bilginlerinden ve şeyhlerinden faydalanmış kendini bir hayli yetiştirmişti. Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî Yusuf b. Halef el- Kûmî Muhammed b. Musa Sedrânî (Biderânî) İbn Yeşkûr Ali es-Selavî Salih el-Adevî Ebu Muhammed Abdülaziz Mehdevî Ebu Ali eş-Şekkâz bunların en tanınmış olan-larındandır. Bunlardan el-Kûmî ile olan hatırasını anlatırken şöyle diyor: "Bir ara mezarlıkta tek başıma kalmayı âdet edinmiştim el-Kûmî benden söz açarak: "Falan kişi diri kişileri bırakmış ölülerle oturup kalkıyor" demiş. Bunu duyunca: "Gel de kimle oturup sohbet ettiğimi" gör diye kendisine haber saldım. Kuşluk namazını kıldıktan sonra tek başına yanıma geldi. O sırada yanımda bulunan bir ruhla konuşuyordum. Yanıma oturan el-Kûmî'nin yavaş yavaş yüzünün renginin değiştiğini gördüm. Eğik duran başını kaldıramıyordu. Ben ise ona bakıp gülümsüyordum.

Allah rahmet eylesin.

Dipnotlar
(1) ibn Arabî'nin 560 senesi Ramazan'ın 17'sinde doğ*duğu kabul edilirken son araştırmalarda bulunan bir belgeye dayanılarak bu tarih on günlük bir farkla 27 Ramazan olarak tesbit edilmiştir. Ateş A. İ.A. VIII 533.

(2) İbn Arabi'nin ismi ve unvanı etrafında bir takım tartışmalar mevcuttur. Bu ismi bazıları İbnu'l-Arabî bazıları İbn Arabî şeklinde yazar. Bu konuda Makkarî şöyle der: İbnu'l-Arabî'den (Ö. 543/1148) ayırd etmek için doğu İslâm aleminde kendisine İbn Arabî dendi. Fakat o batı İslâm aleminde İbnu'1-Arabî diye tanınmaktadır bk. Nefhu't-Tîb Beyrut 1968 II 175.

İbn Arabî en çok dostları ve hayranları ile ha*sımları ve düşmanları bulunan bir bilgindir. Dost*ları onu yüceltmek için kendisini Muhyi'd-Din (di*ni ihya eden) Şeyh-i Ekber (ulu bilgin) İbn Ef*latun (Eflatun'un evladı) gibi unvanlarla anarlar. Hasımları ise Mâhi'd-Din (dini mahv eden). Şeyh-i Ekfer (koca kâfir) ve zındık (dinsiz) şeklinde anar*lar. Yine bunların kanaatine göre İbn Arabî İslâm'a aykırı bir öğreti ortaya attığından Hz. Peygamber'in rakibi sayılır. Onun için İbn- Arabî'nin izleyicilerini: "Muhammed Arabî (Arab Mu*hammed yani Hz. Peygamber) şöyle dedi ama Muhiddin Arabî (Arab Muhiddin yani İbn Arabi) de şöyle demiştir" demiş olmakla itham ederler.

(3) İbn Arabî el-Futuhâtu'l-Mekkiyye. Kahire 1282-II 20 I 207 248.

(4) M. Asin Palasios İbn Merdenlş'in Muvahhidler'den
bağımsız bir hükümdar olduğunu söyler. Bk. İbn
Arabî Hayâtuhu ve Mezhebuhû Kahire 1965 s. 5.

(5) İbn Arabî Fütuhât III 377.
(6) İbn Arabî Fütuhât II. 471.
(7) İbn Arabî Fütuhât III. 579.

(8) Makkarî Nefhu't-Tîb II 163. İbn Arabi hayatı hakkında çeşitli eserlerinde bizzat kendisi bilgi vermiştir. Ancak bu bilgiler dağınıktır. Bu bilgileri toplayıp onun hayatını ve faaliyetlerini kesin bir biçimde takib etmek mümkün değildir. Fakat yine de bu eserlerdeki bilgilere dayanarak onun ha*yatını ana hatlarıyla anlatmak hatta manevî ve ruhî hayatını ayrıntılarıyla belirlemek mümkün ol*maktadır. İbn Arabî aşağıdaki eserlerinde çeşitli vesilelerle hayatı faaliyetleri manevî tecrübesi çevresi ve zamanı hakkında bilgi vermiştir.

a) Rûhu'l-Kudüs fi Muhasebeti'n-Nefs. Dımaşk
1964 Madrid 1933
b) El-Futuhâtu'1-Mekkiyye Kahire 1282. 1293.
c) Zehâiru'l-A'lâk Beyrut 1312
d) Fusûsu'l-Hikem Kahire 1946
e) Muhaderâtu'l-Ebrâr Kahire 1282.
f) Mevakiu'n-Nûcûm Kahire. 1325
g) Divan Bulak 1271.
h) et-Tedbirâtu'1-İlahiyye Leiden 1919.

İbn Arabi hakkında Batı'da yapılan en son ve kap*samlı araştırma Michel Chodkiewiez İle kızı Claude Addas'a aittir. Addas'ın yazdığı Ou La Quete du Saufre Reuge (Paris 1989) adlı eser ingilizce'ye de çevrilmiştir: The Read Sufur (Kıbrit-ı Ahmer). Oxford 1993.

(9) İbn Arabî Futuhât III 311.
(10) İbn Arabî Futuhât I 363.
(11) İbn Arabî Futuhât IV. 648.
(12) İbn Arabî Futuhât I 199.
(13) İbn Arabî Futuhât. I 289.
(14) İbn Arabî Futuhât. II 9.
(15) İbn Arabî Futuhât. I. 275.
(16) İbn Arabî. III 58.
(17) İbn Arabî Futuhât III. 696.705.
(18) İbn Arabî Futuhât II224
(19) İbn Arabî Futuhât II 46 459.

(20) İbn Arabî Futuhât I 241 III 442.

alıntıdır

Mesmerize
05 Şubat 2025, 02:14
On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs'te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velîlerden. İsmi Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup künyesi Ebû Abdullah'tır. İbn-i Arabî ve Şeyh-i Ekber diye meşhûr olmuştur. Âilesi meşhûr Tayy kabîlesine mensuptur.

Cömertliğiyle meşhûr Adiy bin Hâtem'in kardeşi Abdullah bin Hâtem'in neslindendir. 1165 (H.560) senesinde Endülüs'teki Mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 (H.638) senesinde Şam'da vefât etti. KabriŞam'da olup sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.

Küçük yaşında ilim tahsîl etmeye başlayan Muhyiddîn-i Arabî sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye'ye gitti. Pekçok âlimin ilim meclislerinde bulunup ilim öğrendi. Keskin zekâsı kuvvetli hâfızası ile dikkatleri çekti.

Bir gün Muhyiddîn-i Arabî hastalandı. Hastalığın tesirinden bayıldı hattâ öldü zannettiler. Muhyiddîn-i Arabî baygın hâldeyken kendisine çirkin yüzlü bâzı kimselerin eziyet ve sıkıntı vermek istediklerini gördü. Ayrıca bu çirkin yüzlüleri kovalamaya çalışan nûrânî yüzlü hoş kokulu bir kimse kendisine yardım ediyordu. Nihâyet bu güzel zât ötekileri dağıttı. Onların şerrinden kendisini kurtardı. O şahsa kim olduğunu sorduğunda; "Yâsîn sûresi" cevâbını aldı. Kendisine gelip gözlerini açtığında başında bekleyen gözleri yaşla dolu halde Yâsîn-i şerîf okuyan babasını gördü.

Muhyiddîn-i Arabî pekçok ilimleri tahsîl etti. Filozof İbn-i Rüşd'le görüştü. 1194 (H.590) senesinde Endülüs'ten ayrılarak Tunus'a 1195'de Fas'a gitti. Karşılaştığı birçok âlimle sohbet edip ilim meclislerinde bulundu. 1199 senesinde tekrar Endülüs'e dönüp Kurtuba'ya geldi. 1201 senesinde tekrar Endülüs'ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus'a geçti. Hacca giderken Mısır'a uğradı. Oradan Mekke-i mükerremeye giderek hac farîzasını yerine getirdi. İki yıl kadar Mekke'de kalıp Medîne-i münevvereye geldi ve sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti.

Endülüs'te Fas'ta Tunus'ta Mısır ve Mekke-i mükerremede kaldığı zamanlarda hadîs ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü'l-Ferec ibn-il-Cevzî İbn-i Sekîne İbn-i Ülvan Câbir bin Ebû Eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük âlimler ile görüşüp onlardan ilim öğrenmek sûretiyle fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde yetişti.

Tefsîr hadîs fıkıh kırâat gibi pekçok ilimlerde büyük âlim oldu. Tasavvufta Ebû Midyen Magribî Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ Ebû Abdullah Temim Ebü'l-Hasan ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı yüksek derecelere kavuşup meşhûr oldu. Mekke'de bulunduğu sırada Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı.

Gavs-ül-a'zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri bir gün en önde gelen talebelerinden Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ'yı yanına çağırarak; "Benden sonra benim künyem olan Muhyiddîn isminde Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin." buyurdu. Yûnus bin Yahyâ uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddîn-iArabî'ye hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri zamânında ilminden ve feyzinden istifâde etmek için kendisine mürâcaat edilen belli başlı büyük âlimlerden oldu. Şam Irak Cezîre ve Anadolu taraflarına seyâhat etti. Konya'ya gelip Selçuklu Sultanı tarafından çok ikrâm ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tâyin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde hepsini fakirlere dağıtırdı. Sofiyye-i âliyyeden ve kelâm âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî'nin hocası ve üvey babası oldu.

Hocasının üstâdı olan Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddîn-i Konevî'ye giydirdi.

Konya'da bir müddet kaldıktan sonra Haleb'e giden Muhyiddîn-i Arabî hazretleri 1215 senesinde tekrar Konya'ya döndü. Aynı sene içinde Sivas'a oradan da Malatya'ya gitti. 1230 senesinde Şam'a giderek oraya yerleşti.

Büyük âlimler Muhyiddîn-i Arâbî'nin hâl makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu kabûl ettiler. Evliyânın büyüklerinden Ebû Midyen Magribî ona; "Âriflerin Sultânı" demişdir. Şeyh Safiyyüddîn bin Ebû Mensûr onun hakkında; "O şeyhdir imâmdır. Hem de tam kâmil ve hakîkatı bulanlardandır. Onu üstün irfan sâhiplerinin başında saymak lâzımdır. Öyle açık gönül âlemi vardı ki özüne erip bulduğu her şeyi oradan geçirir ve bulurdu. Keşf âlemi açık ve aydınlıktı. Kavuştuğu hâllere gelince ancak "Hârika" diye vasıflandırmak mümkündür. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak âlemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun da yeri vardı. Bilhassa velâyet ahkâmına dâir tasavvuf deryâsında pek uzun kulaçlar atardı. O ummânın da süratli bir yüzücüsü idi. Ve nihâyet o bu yolda vaz geçilmez bir zât idi. Böyle kabûl edip onun şânını bu şekilde yüceltmek ona lâyıktır." derdi.

Talebelerinden Sadreddîn-i Konevî şöyle anlatmıştır: "Hocam İbn-i Arâbî geçmiş peygamberlerin ve velîlerin ruhlarından istediği ile rüyâsında veya uyanık iken görüşürdü."

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri şöyle anlatır:

"Bir gün Tunus Limanında idim. Vakit geceydi. Kıyıya yanaşmış gemilerden birisinin güvertesine çıktım. Etrâfı seyretmeye başladım. Denizin üzerinde ay doğmuş fevkalâde güzel bir manzara teşkil ediyordu. Bu manzarayı cenâb-ı Hakk'ın her şeyi ne kadar güzel ve yerli yerinde yarattığını tefekkür ederken dalmıştım. Birden ürperdim. Uzaktan uzun boylu beyaz sakallı bir kimsenin suyun üzerinde yürüyerek geldiğini gördüm. Nihâyet yanıma geldi. Selâm verip bâzı şeyler söyledi. Bu arada ayaklarına dikkatle baktım ıslak değildi. Konuşmamız bittikten sonra uzakta bir tepe üzerindeki Menare şehrine doğru yürüdü. Her adımında uzun bir mesâfe katediyordu. Hem yürüyor hem de Allahü teâlânın ismini zikrediyordu. O kadar güzel kalbe işleyen bir zikri vardı ki kendimden geçmiştim. Ertesi gün şehirde bir kimse yanıma yaklaşarak selâm verdi ve; "Gece gemide Hızır aleyhisselâm ile neler konuştunuz? O neler sordu sen ne cevap verdin?" dedi. Böylece gece gemiye gelenin Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Daha sonra Hızır aleyhisselâm ile zaman zaman görüşüp sohbet ettik ondan edeb öğrendim.

"Bir defâsında deniz yolu ile uzak memleketlere seyahate çıkmıştım. Gemimiz bir şehirde mola verdi. Vakit öğle üzeriydi. Namaz kılmak için harâb olmuş bir mescide gittim. Oraya gayr-i müslim bir kimse de gelmiş etrâfı seyrediyordu. Onunla biraz konuştuk. Peygamberlerden meydana gelen mûcizelerle evliyâdan hâsıl olan kerâmetlere inanmıyordu. Biz konuşurken mescide birkaç seyyah geldi. Namaza durdular. İçlerinden biri yerdeki seccâdeyi alıp havaya doğru kaldırıp yere paralel durdurdu. Sonra üzerine çıkıp namazını kıldı. Dikkatlice baktığımda onun Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Namazdan sonra bana dönerek; "Bunu şu münkir kimse için yaptım" dedi. Mûcize ve kerâmete inanmıyan o gayr-i müslim bu sözleri işitince insâf edip müslüman oldu."

Zenginlerden biri Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine kıymetli bir ev bağışlamıştı. İbn-i Arabî hazretleri bu evde oturuyordu. Bir gün bir fakir gelip dedi ki: "Allah rızâsı için bana bir şey ver." Muhyiddîn-i Arabî hazretleri de buyurdu ki: "Bu evden başka bir şeyim yoktur. Al onu sana vereyim. Senin olsun." Böyle söyleyip evi o fakire verip terketti.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri İmâm-ı Gazâlî'ye muhabbet ve bağlılığından Şam'da Gazâliye Medresesinde çok oturur İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin eserlerini okurdu. Bir gün müderris derse gelmedi. Muhyiddîn-i Arabî orada idi. Fakîhler kendisine; "Efendim bugün bize dersi siz veriniz." deyip ısrâr ettiler. O da; "Ben Mâlikî mezhebindenim. Mâdem ki çok ısrâr ediyorsunuz akşamki dersinizi söyleyiniz" buyurdu. İmâm-ı Gazâlî'nin fıkha dâir Vesît kitabından bir yer gösterdiler. Muhyiddîn-i Arabî onlara ders verdi uzun uzun îzâh ve açıklamalar yaptı. Öyle ki onlar; "Biz böyle bir üstâd görmedik." dediler.

Horasan'da Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine çok dil uzatan ona ve onu sevenlere eziyet eden bir adam vardı. Çok eziyet görenler Muhyiddîn-i Arabî'ye bunu şikâyet edip sabra tahammülümüz kalmadı cezâsını veriniz dediler. O da; "Bana şöyle şöyle bir bıçak getirin." buyurdu. Bir kâğıdı insan şeklinde yapıp bıçakla kesti ve; "Ey cemâat şu anda Horasan'daki o inatçı adamı boğazladım. Evindeki duvarın çatısındaki köprü şeklindeki kalası kaldırdım ve bıçağı onun altına koydum. Onu yirmi kişiden az insan kaldıramaz. Bıçağın üzerine onun kanı ile bunu Muhyiddîn-i Arabî boğazladı diye yazdım." buyurdu.Şikâyet edenlerden biri Horasan'a gitti. O evi buldu. Filân kimse falan günde falan saatte onu kesti dediler. Hâdise hocalarının buyurduğu şekildeydi. Onlara vâkıayı anlattı. Birçokları töhmetten kurtuldu. Bildirilen kalası kaldırdılar. Bıçağı ve yazıyı Muhyiddîn-i Arabî'nin buyurduğu hâlde buldular.

Bir kimse Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğüne inanmaz ona buğzederdi. Her namazının sonunda da ona on defâ lânet etmeyi kendisine büyük bir vazife kabûl ederdi. Aradan aylar geçti adam öldü. Cenâzesinde Muhyiddîn-i Arabî de bulundu. Cenâzenin affedilmesi için cenâb-ı Hakk'a yalvardı. Definden sonra arkadaşlarından biri Muhyiddîn-iArabî'yi evine dâvet etti. O evde bir müddet murâkabe hâlinde bekledi. Bu arada yemekler gelmiş soğumuştu. Ancak saatler sonra murâkabeden gülümseyerek ayrıldı ve yemeğin başına gelip buyurdu ki: "Bana her gün namazlarının sonunda on defâ lânet okuyan bu kimse af ve magfiret edilinceye kadar Allahü teâlâya hiçbir şey yememek ve içmemek üzere ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Yetmiş bin Kelime-i tevhîd okuyarak rûhuna bağışladım. Elhamdülillah Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim."

Muhibbüddîn-i Taberî vâlidesinden şu hâdiseyi rivâyet etti: "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri bir gün Kâbe-i muazzamada Kâbe'nin mânâsı hakkında bir vâz veriyordu. İçimden onun söylediklerini inkâr ettim. O gece mânevî mânâda Kâbe'nin Muhyiddîn-iArabî'nin etrâfında dönerek onu tavaf ettiğini gördüm."

Şihâbüddîn Sühreverdî ile Muhyiddîn ibni Arabî yolda karşılaştılar. Bir saat kadar sonra bir şey konuşmadan ayrıldılar. Daha sonra Sühreverdî'ye denildi ki: "İbn-i Arabî hakkında ne dersin?" buyurdu ki: "Hakîkatler deryâsı kutb-i kebîr ve gavs'dır."

İbn-i Arabî'ye Sühreverdî'den sorulunca buyurdu ki: "Baştan ayağa kadar sünnet-i seniyye ile doludur."

"Ruhlar ile nasıl görüşüyorsunuz?" diye sordular. Onlara verdiği cevapta; "Üç şekilde: 1) Rüyâ yoluyla 2) Onların rûhâniyetlerini dâvet edip görüşerek 3) Bedenimden rûhumu ayırıp rûhumla onların yanına giderek" buyurdu.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri kendinden nasîhat isteyen bir kimseye buyurdu ki:

"Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse! Herşeyden önce sana lâzım olan sana kendi ayıb ve kusûrlarını gösterecek seni nefsine itâattan kurtaracak bir üstâd hoca lâzımdır. Şâyet böyle bir zâtı aramak için uzak memleketlere gideceksen sana bâzı nasîhatlerde bulunayım. O zâtı bulduğun zaman huzûrunda yıkayıcının elindeki meyyit ölü gibi ol. Çünkü meyyit yıkayıcının irâdesine göre hareket eder. Yıkayıcı onu istediği tarafa çevirir. Meyyit yıkayıcıya aslâ îtirâz etmez.

Sakın hatırına o zâta karşı îtirâz gelmesin. Hâlini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzûrunda kölenin efendisinin huzûrunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rüyânı veya başka bir hâlini arz ettiğin zaman ona cevâbını sorma ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile berâber olma. Arkadaşlık etme. Hocanı seveni sev ve ona yardımcı ol.

O zâta hiçbir işinde îtiraz etme. Bunu niçin böyle yaptın? deme. Sana ne iş vermişse yap. Oturduğunda onun senin oturuşundan haberdâr olduğunu unutma. Edebi aslâ terketme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak hayâyı azaltır ona karşı hürmeti kalbten çıkarır. Ona olan sevgini onun emirlerine uyup yasak ettiklerinden sakınmak sûretiyle göster. O zâta yemek ve yiyecek takdîm ettiğin zaman diğer lâzım olan şeyler ile berâber önüne bırak kapının yanında edeble dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp senin yemeni emrettiği zaman îtiraz etmeden ye. Başkasına verme.

O zâtın denemesinden çok sakın ve kork. Çünkü bâzan onlar talebelerini denerler. Onunla berâber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zâta karşı edebe uymayan bir husus meydana gelip onun bundan haberi olduğu hâlde sana müsâmaha gösterdiğini seni cezâlandırmadığını görürsen bilki o seni denemektedir. O zât bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman gittiği yeri sorma. Ona işleri hususunda sana görüşünü sormadan görüş beyân etme. Şâyet seninle istişâre ederse ona uygun şekilde sana göre de muvâfık olduğunu söyle. Haddizâtında onun seninle meşveret etmesi senin görüşüne muhtac olduğundan değil sana olan sevgisindendir.

Böyle bir zâtı aradığın müddet içerisinde şunlara dikkat et: İlk yapacağın şey; tövbe etmek üzdüğün kimseleri râzı etmek üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek günah ve isyân içerisinde geçen ömrün için ağlamak ilim ile meşgûl olmaktır. Abdestsiz olma. Abdestini şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca hemen abdest al. Abdest aldığın zaman iki rekat namaz kıl. Cemâatle beş vakit namaza ve evinde nâfile namaza devâm et.

Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini dünyâyı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince ağzı yıkarken okunan duâları oku. Tevâzu ve huşû içerisinde kibir hâlinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü hayâ ederek yıka. Ellerini dirseklere kadar tevekkül hâli üzere yıka. Başını kendini alçaltarak muhtaç kabûl eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da Rabbinin nîmetlerini müşâhede etmek için yıka. Sonra Allahü teâlâya hamd ü senâda bulun. Resûlullah'a salâtü selâm oku. Sonra namaz kılarken Allahü teâlânın huzûrunda durur gibi dur. Yüzün ile Kâbe-i muazzamaya döndüğün gibi kalbin ile de Allahü teâlâya dön. Kul olduğunu Rabbine ibâdet ettiğini düşünerek hürmetle tekbîr al. Rükû'dan kalkınca secdede ve diğer bütün hareketlerinde Allahü teâlânın kudreti ile yaşadığını düşün. Selâm verinceye kadar ve selâm verdikten sonra bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rekat namaz kıl.

Acıkmadıkça yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemeği ihtiyâcın kadar ye. Yemek yerken lokmayı ne büyük ne de küçük al. Orta derecede al. Lokmayı ağzına koymadan önce Besmele-i şerîfeyi oku. Lokmayı iyice çiğne sonra yut. Yemekten sonra Allahü teâlâya hamd ü senâda bulun."

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri velîlik yolundaki yüksek derecesini ifâde ederek buyurdu ki:

"Allahü teâlâ bana öyle nîmetler ihsân etti bildirdi ki istersem kıyâmete kadar gelecek bütün velîleri kutubları isim ve nesebleriyle bildirebilirim. Fakat bâzıları inkâr ederler de mânevî kazançlarından kaybederler diye korkuyorum."

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan telgrafın çalışma tekniğini bildirdi.Edison'u (1847-1931) dahi "Üstâdım" demek mecbûriyetinde bıraktı. Fâtih SultanMehmed Hanın İstanbul'u fethedeceğini Yavuz SultanSelîm Hanın Şam'a geleceğini keşf yoluyla haber verdi.

Şeceret-ün-Nu'mâniyye fî Devlet-il-Osmâniyye isimli eserinde; "Sin Şın'a gelince Muhyiddîn'in kabri meydana çıkar." buyurdu. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Şam'da kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; "Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır." dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar. 1240 (H.638) Rabî'ul-âhir ayının 28. Cumâ günü yetmiş sekiz yaşında iken Şam'da fânî dünyâdan âhirete irtihâl etti. Sâlihiyye'de defnolundu. Şam halkı onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı SultânıYavuz Selîm Hân Şam'a geldiğinde; "Sin Şın'a gelince Muhyiddîn'in kabri meydana çıkar." sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek kabrin üzerine güzel bir türbe yanına bir câmi ve imâret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddîn-i Arâbî'nin vefâtından önce ayağını yere vurarak "Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır" buyurduğu yeri tesbit ettirip orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan "Siz Allahü teâlâya değil de paraya tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı.

Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin onu çok seven bir hizmetçisi vardı. Onun vefâtından sonra gece gündüz ağlardı. Bir gece hizmetçinin kapısı açıldı. İçeriye Muhyiddîn-i Arabî sağlığındaki hâliyle girdi. Hizmetçisine; "Ağlamayınız." diyerek onu teselli etti.

Büyük âlimlerden birisi Kâbe-i muazzamaya gelmiş tavâf ediyordu. O esnâda ihrâmını giymiş bir kimsenin ayağa kalkmadığını gördü ve kendi kendine; "Benim gibi bir âlime hürmet etmemek ne ayıp şey." dedi. Biraz sonra büyük bir câmide vâz verecekti. Câmi çok kalabalıktı. Bütün cemâat onun vâzını dinlemek için bekliyorlardı. Büyük âlim ağır ağır kürsüye çıktı. Fakat hiçbir şey söyleyemedi. Aklındaki bilgiler o anda silinmişti. Bir an aklı durur gibi oldu. Ter içinde kaldı. "Bugün biraz rahatsızım konuşamayacağım." dedi ve kürsüden indi. Evine gidip; "Yâ Rabbî! Ne gibi bir hatâ ettim ne gibi bir kusûr işledim de bunlar başıma geldi." diye Allahü teâlâya yalvarıp ağladı. O gece rüyâsında Muhyiddîn-i Arabî'yi gördü. Hatâsının ona karşı olan düşüncesi olduğunu anlayıp pişman oldu. Muhyiddîn-i Arabî'yi aradı fakat bulamadı. Ümitsiz bir halde otururken kapısı çalındı. Gördü ki Muhyiddîn-i Arabî hazretleri karşısında durmaktadır. "Buyurun." deyip içeri aldı ve af diledi. Muhyiddîn-i Arabî onun özrünü kabûl etti. Allahü teâlâya onun için duâ etti. O âlim kimsenin ilmi kendisine iâde olundu.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri her işini Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için yapardı. Allahü teâlânın rızâsına ve mârifet-i İlâhiyyeye kavuşmak için İslâmiyete tam uymak gerektiğini belirtirdi.

"İslâmiyetin emirlerinden bir emri yapmayanın mârifeti sahîh değildir." buyururdu.

Muhyiddîn-i Arabî; "Ârifin niyeti maksadı olmaz" buyuruyor. İslâm âlimleri bu cümleyi şöyle açıklamaktadırlar: "Allahü teâlâyı tanıyan kimse belâdan kurtulmak için bir şeye başvurmaz demektir. Çünkü derd ve belâların sevgiliden geldiğini O'nun dileği olduğunu bilmektedir. Dostun gönderdiği şeyden ayrılmak ister mi ve o şeyin geri gitmesini özler mi? Evet duâ ederek gitmesini söyler. Fakat duâ etmeğe emr olunduğu için bu emre uymakdadır. Yoksa gitmesini hiç istemez. O'ndan gelen her şeyi de sever hepsi kendine tatlı gelir. Evet çünkü sevgilinin düşmanlığı düşmanlar içindir. Dostlarına düşmanlığı görünüştedir. Bu ise merhametini acımasını bildirmektedir. Böyle düşman görünmesinin sevene nice faydaları vardır bu anlatılmakla bitmez. Bundan başka dostlarına düşmanlık gibi görünen işler yapması bunlara inanmıyanları harâb etmekte onların belâlarına sebeb olmaktadır."

Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri hadîs ilminde sâhib-i isnâd ve fıkıh ilminde ictihâd makâmında idi. Buyururdu ki: "Peygamber efendimiz; "Hesâba çekilmeden evvel hesâbınızı görünüz." emri ile bâzı meşâyıh her gün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesâba çekiyor. Ben hesâbda onları geçtim ve işlediklerimle berâber düşündüklerimde de hesâbımı görüyorum."

Dört mezhebin âlim ve ârifleri Muhyiddîn-i Arabî'yi hep medhetmişlerdir. İmâm-ı Şa'rânî El-Yevâkit vel-Cevâhir'inde ondan uzun uzun bahsetmekte Şeyh Abdülganî Nablüsî ve Ârif-i billah Seyyid Mustafa Bekrî onun için ayrı birer kitap yazmışlardır. Abdülganî Nablüsî'nin eseri Er-Redd-ül-Metîn alâ Müntakıs-il-Ârif Muhyiddîn Seyyid Mustafa Bekrî'nin eseri Es-Süyûf-ül-Haddâd fî A'nâki Ehl-iz-Zendeka vel-İlhâd'dır. Şihâbüddîn Sühreverdî Şeyhülislâm Zekeriyyâ İbn-i Hacer Heytemî Hâfız Süyûtî Ali bin Meymûn Celâlüddîn Devânî Seyyid Abdülkâdir Ayderûsî İbn-i Kemâl Paşa Kâmûs sâhibi Necmüddîn Fîrûzâbâdî hep onu medh etmişlerdir.

Osmanlı Devletinin yetiştirdiği âlimlerin en büyüklerinden olan İbn-i Kemâl Paşa hazretleri İbn-i Arabî hakkında sorulan bir suâle şöyle cevap vermiştir: "Kullarından sâlih âlimler yaratan bu âlimleri peygamberlerine vâris kılan Allahü teâlâya hamd olsun. Dalâlette olanlara doğru yolu göstermek için gönderilen Muhammed Mustafâ'ya O'nun Ehl-i beytine ve dînimizin emirlerini tatbikte gayretli olanEshâbına salât ve selâm olsun. Ey insanlar biliniz ki; Şeyh-i âzam âriflerin kutbu muvahhidlerin imâmı Muhammed bin Ali ibniArabî et-Tâî el-Endülüsî kâmil bir müctehid fâzıl bir mürşîd hayret verici menkıbeler garip hârikalar sâhibi bir âlimdir. Çok talebesi olup âlimler fâzıllar indinde makbûldür. İbn-i Arabî'yi inkâr eden hatâ etmiştir. Hatâsında ısrâr eden sapıtmıştır. Sultânın onu edeblendirmesi ve bu bozuk îtikâddan sakındırması lâzımdır. Zîrâ Sultan iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ile memurdur ve vazifelidir.

İbn-i Arabî'nin birçok eseri vardır. Füsûs-i Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin bâzı meseleleri lafz ve mânâ bakımından mâlûm olup emr-i ilâhîye ve şer'i Nebevî'ye uygun bâzı meseleleri ise zâhir ehlinin idrâkinden hafîdir (gizlidir). Bunu ancak ehl-i keşf ve bâtın (gönül ehilleri) bilirler. Meram olan mânâyı anlayamayan kimsenin bu makamda susması gerekir. Zîrâ Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: "Hakkında bilgi sâhibi olmadığın bir şeyin ardınca gitme çünkü kulak göz ve kalb bunların hepsi ondan sorumludur" (İsrâ sûresi: 36). Allahü teâlâ doğru yola götürendir."

İmâm-ı Süyûtî Tenbîh-ül-Gabî kitabında Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin büyüklüğünü vesîkalarla isbât etmektedir. Ebüssü'ûd Efendi fetvâlarında da ona dil uzatılamayacağı yazılıdır.

Bununla berâber îmân îtikâd ve ibâdet bilgilerine tam vâkıf olmayanların ve tasavvufun inceliklerini iyi bilmeyenlerin Muhyîddîn-i Arabî'nin kitaplarını okumaları ve sözleri üzerinde düşünmeleri çok defâ zararlı olmaktadır. Geçmiş asırlardaki velîlerin ve âlimlerin bâzıları da onun sözlerini anlamakta acze düşmüşler ve yanlış yollar tutmuşlardır. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücûd bilgisi ve mertebesi çok yüksek ve kıymetli olmakla berâber nihâyetin nihâyeti değildir. Asıl maksad yanında bu mertebe çok gerilerde kalmaktadır. (Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddîn-i Arabî hakkında Müjdeci Mektuplar ve Seâdet-i Ebediyye kitaplarında geniş bilgiler vardır.)

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri 1230 (H.627) senesinde Şam'da iken bir gece mânâ âleminde Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz elinde bir kitap tutarak; "Bu Füsûs-ül-Hikem kitabıdır. Bunu al ve insanların faydalanması için muhteviyâtını açıkla." buyurdu. Muhyiddîn-i Arabî de Sevgili Peygamberimizin mânevî işâretine uyarak emir ve ilhâm ile kitabın ihtivâ ettiği hususları ne eksik ne de fazla yazdı. Bu kitapta kısa bir başlangıç vardır. Ve ismi bildirilen her Peygambere aleyhimüsselâm bir hikmet verildiği bildirilmiştir. Çok kıymetli bir kitaptır. Sonra gelen âlimler bu kitabın kırktan fazla şerhini yapmışlardır.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri evliyâ-i ârifînin en büyüklerinden olduğu gibi zâhir âlimlerin de büyük imâmlarındandır. Sultan Melik Muzaffer Behâüddîn Gâzî'ye icâzet (diploma) verdiği Câmiu Kerâmât isimli kitapta bildirilmektedir. Yine aynı kitapta üstâdlarının isimleri uzun uzun yazılıdır. Bu kitapta yazdığı eserlerden iki yüz otuz dört tânesinin ismi bildirilmekte hepsi bu icâzette yazılmış bulunmaktadır. Eserlerinden bâzıları şunlardır: Fütûhât-ı Mekkiyye Et-Tedbîrât-ül-İlâhiyye Et-Tenezzülât-ül-Mevsûliyye. El-Ecvibet-ül-Müsekkite an Süâlât-il-Hakîm Tirmizî Füsûs-ül-Hikem El-İsrâ ilâ Makâmil Esrâ Şerhü Hal'in-Na'leyn Tâc-ür-Resâil Minhâc-ül-Vesâil Kitâb-ül-Azamet Kitâb-ül-Beyân Kitâb-üt-Tecelliyât Mefâtîh-ül-Gayb Kitâb-ül-Hak Merâtibü Ulûm-il-Vehb El-İ'lâm bi-İşâreti Ehl-il-İlhâm El-İbâdet vel-Halvet El-Medhal ilâ Ma'rifetil-Esmâ Künhü mâ lâ Büdde Minh En-Nükabâ Hilyet-ül-Ebdâl Esrâr-ül-Halvet Akîde-i Ehl-i Sünnet İşârât-ül-Kavleyn Kitâb-ül-Hüve vel-Ehâdiyyet El-Celâlet El-Ezel Anka-i Mugrib Hatm-ül-Evliyâ Eş-Şevâhid El-Yakîn Tâc-üt-Terâcim El-Kutb Risâlet-ül-İntisâr El-Hucb Tercümân-ül-Eşvâk Ez-Zehâir Mevâkı-un-Nücûm Mevâiz-ül-Hasene Mübeşşirât El-Celâl vel-Cemâl Muhâdarât-ül-Ahrâr ve Müsâmerât-ül-Ahyâr. Buhârî Müslim Tirmizî'nin eserlerini muhtasar hâle getirmiştir. Sırrü Esmâillah-il-Husnâ Şifâ-ül-Alîl fî Îzâh-üs-Sebîl Cilâ-ül-Kulûb Et-Tahkîk fil-Keşfi an Sırr-is-Sıddîk. El-Vahy El-Ma'rifet El-Kadr El-Vücûd El-Cennet El-Kasem En-Nâr El-A'râf Mü'min Müslim ve Muhsin El-Arş El-Vesâil İ'câz-ül-Lisân fî Tercemetin an-il-Kur'ân".

SÖZLERİ DOĞRUDUR

Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Hızır aleyhisselâm ile karşılaşmasını şöyle anlatır: "Hocalarımdan Ebü'l-Abbâs hazretleri bir zâtı anlatıyordu. Ben hocamın bu zât hakkında beslediği hüsn-i zanna hayret etim. O kimsenin bâzı uygun olmayan hareketlerinin olduğunu söyledim. O gün evime giderken yolda bir kimse ile karşılaştım. O zâtın yüzü nûr ile dolu olup ayın on dördü gibi parlıyordu. Bana selâm verdikten sonra; "Ey Muhyiddîn! Üstâdın Ebü'l-Abbâs'ın o zât hakkındaki sözleri doğrudur. Onu tasdîk et." buyurdu. Ben hayret etmiştim. Geriye dönüp hocama durumu anlattım. Bana; "Sana söylediğim sözün doğru olduğunu isbât etmek için Hızır aleyhisselâmdan yardım istedim" buyurdu. Bunun üzerine hocama îtirâz şeklinde hiçbir sözde bulunmayacağıma söz verdim ve tövbe ettim."

YAKMAYAN ATEŞ

Muhyiddîn-i Arabî zamânında bir kişi
Felsefeyle îzâha çalışırdı her işi.

Açık mûcizeleri ederdi o hep inkâr
Derdi ki: “Bu şeylere câhiller inanırlar.”

Geldi bir gün bu kişi Muhyiddîn-i Arabî’ye
Kapıdan izin alıp ve girdi içeriye

Soğuk bir kış günüydü mangal vardı odada
Şöyle söze başladı bu filozof orada.

“Bâzı câhil insanlar şuna inanırlarmış
Nemrud Halîlullah'ı bir gün ateşe atmış.

Ve lâkin Halîlullah yanmamış o ateşte
Bu işi akıl mantık kabûl etmiyor işte.

Ateşin özelliği yakıcıdır muhakkak
Böyle hurâfelere câhil inanır ancak.”

Üzüldü o velî zât onun bu sözlerinden
Ona cevap olarak kalktı hemen yerinden

Ateş dolu mangalı alarak ellerine
Boşalttı tamamını kilimin üzerine.

Karıştırdı eliyle hem de o ateşleri
Sonra da avuç avuç mangala döktü geri.

Bunu gören filozof şaşırdı hayretinden
Dedi ki: “Bu gördüğüm gerçek mi hakîkaten.”

Peşinden buyurdu ki Muhyiddîn-i Arabî:
“Sok sen de şu ateşe elini benim gibi.”

O dahî bir elini uzatınca ateşe
Ateşin şiddetinden geri çekti acele.

Çok hayret etmiş idi o kişi olanlardan
Muhyiddîn-i Arabî buyurdu ki o zaman:

“Ateşin özelliği yakıcıdır ve fakat
İbrahîm peygamberi yakmadı bu hakîkat

Bıçak da kesicidir mantığa bakar isek
Ve fakat İsmâil’i kesmedi bu da gerçek.

Sen yanlış biliyorsun hakîkat işte budur
Her şey Hak teâlânın dilemesiyle olur.”

Pişman oldu o kişi önceki sözlerine
Şehâdeti söyleyip girdi İslâm dînine.

ALLAHÜ TEÂLÂ EMRETMEDİKÇE YAKMAZ

Bir gün sohbetine inkârcı bir felsefeci gelmişti. Bu felsefeci Peygamberlerin mûcizelerini inkâr ediyor filozof olduğu için her şeyi felsefe ile çözmeye kalkışıyordu. Soğuk bir kış günüydü. Ortada içinde ateş bulunan büyük bir mangal vardı. Filozof dedi ki: "Avâmdan insanlar İbrâhim aleyhisselâmın ateşe atıldığı ve yanmadığı kanâatindedirler. Bu nasıl olur? Zîrâ ateş herşeyi yakar kavurur. Çünkü yakma özelliği vardır." Devâm edip bir takım sözler söyleyince Muhyiddîn-i Arabî hazretleri; "Allahü teâlâ Enbiyâ sûresinin 69. âyet-i kerîmesinde meâlen: "Biz de: Ey ateş İbrâhim'e karşı serin ve selâmet ol! dedik" buyurmaktadır." dedi. Ortada bulunan mangalı alıp içindeki ateşi filozofun eteğine döktü ve eliyle iyice karıştırdı. Bu hâli gören filozof donup kalmıştı. Ateşin elbisesini ve Muhyiddîn-iArabî hazretlerinin elini yakmadığını ve tekrar mangala doldurduğunu görünce iyice şaşırmıştı. Ateşi tekrar mangalı doldurup filozofa; "Yaklaş ve ellerini ateşe sok!" deyince filozof ellerini uzatır uzatmaz ateşin tesirinden hemen geri çekti. Muhyiddîn-iArabî bunun üzerine; "Ateşin yakıp yakmaması Allahü teâlânın dilemesiyledir." buyurdu. Filozof onun bu kerâmetini görünce Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.

KAZDIĞI KUYUYA DÜŞTÜ

Evi Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin türbesine çok yakın olan Ahmed Halebî bizzat gözleriyle gördüğü şu kerâmeti anlattı: "Bir gece yatsı namazından sonraydı. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerini kötüleyenlerden biri elinde bir ateşle türbeye doğru yaklaştı. Maksadı sandukasını yakmaktı. Hemen ateşi atacağı zaman ateş söndü ve kabr-i şerîfinin yanıbaşında ayaklarının altında bir çukur açıldı ve adam âniden çukurun içinde kayboldu. Hâne halkı onun kaybolduğunu anlayınca aramağa çıktılar. Ben durumu kendilerine haber verdim. Gelip gömüldüğü yeri kazmaya başladılar ve başını buldular. Çekip çıkarmak istediler. Fakat bütün uğraşmaları boşuna oldu. Zîrâ onlar çıkarmağa çalıştıkça o durmadan aşağı doğru indi. Kazıldıkça indi ve çıkarmaları mümkün olmadı. Nihâyet kurtaramayacaklarını anladılar. Kazdıkları yeri tekrar toprakla doldurup yorgun ve perişân bir hâlde elleri boş olarak bırakıp gittiler."

1) Tenbîh-ul-Gabî
2) El-A'lâm; c.6 s.281
3) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.11 s.40
4) Lisân-ül-Mizân; c.5 s.311
5) Şezerât-üz-Zeheb; c.5 s.190
6) Kâmûs-ül-A'lâm; c.5 s.4 233
7) Fevât-ül-Vefeyât; c.3 s.435
8) Zeyl-i Ravdateyn; s.170
9) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1 s.118
10) Mîzân-ül-İ'tidâl; c.3 s.659
11) Nefehât-ül-Üns; s.621
12) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1 s.188
13) Tabakât-ül-Müfessirîn; c.2 s.202
14) Et-Tefsîr vel-Müfessirûn; c.2 s.407
15) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı) s.1122
16) Müjdeci Mektublar-Mektûb; No:100 131 200 220 234
17) Tabakât-ı Evliyâ; s.469
18) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.9 s.153

ALINTIDIR