Oturum Aç

Orijinalini görmek için tıklayınız : Fethü'r Rabbani


Mesmerize
05 Şubat 2025, 02:09
Fethü'r Rabbani
Fethü´r Rabbani
Gavsül Azam
Abdülkadir Geylani

Ey oğul! İki adım vardır ki eğer bu iki adımı atabilirsen Hakk’a ulaştın demektir. Eğer kalbin veruhunla dünyayla ahiretten birer adım nefsinle diğer insanlardan da birer adım uzaklaşabilirsen Hakk’a ulaşmış olursun.

Sen kalbin ve ruhun ile bu zahirleri terket. İşte o zaman önce başlangıçta sonra da sonda Hakk’a vâsıl olursun. Sen önce başla. İlk adımı at. Onu tamamlamak Aziz ve Celil olan Allah’a düşer. Başlamak senden bitirmek de Aziz ve Celil olan Allah’tan. Öyle yatağında yorganının altında ve kapalı kapılar ardında miskin miskin durma. İş ara. Çalışmak istediğini söyle.

Eğer bina sağlam bir temel üzerine oturtulursa yıkılmaz. Yerinde karar kılar. Sağlam bir temel üzerine oturtulmadığı taktirde ise kısa zamanda çöker yıkılır. Tıpkı bunun gibi eğer sen de kendi halini dinin zahir hükümleri üzerine oturtursan hiç kimse ona noksanlık veremez herhangi bir yerinde gedik açamaz. Fakat eğer dinî hayatını onun zahir hükümleri üzerine oturtmazsan durumun sağlam olmaz. Dinî hayatının bir tarafında bir gedik açılabilir. Temel çürük olduğu için bir mertebeye de ulaşamazsın.

Allah yolunda halka hitab etme yetkisi insanlardan onların da salihlerinden pek ender kişilere nasib olur. Salihlerin adeti susmak sükut etmek mümkün mertebe konuşmamak daha çok dinlemek ve tefekkür etmektir. Gerçi konuşmakla görevlendirilenleri de vardır. Böyleleri istemeyerek ve her türlü meşakkatlere katlanarak konuşurlar. Bu konuşmalardan sonra hakikatler aşikar hale gelir. İmam-ı Ali Efendimiz bu konularla ilgili bazı sözlerinde şöyle der:

"Eğer perde kaldırılmış olsa imanımdaki kesinlik ve sarsılmazlıkta hiçbir artış olmaz. (İmanım o derece sağlam kavi ve sarsılmaz bir noktaya gelmiş ki hakikatlerin önündeki perdenin kalkmasının bile imanıma vereceği bir sağlamlık yok."

- Görmediğim Rabbe ibadet etmem. (İbadet sırasında Rabbimi görüyorum.)

- Kalbim bana Rabbimi gösterdi.

İlim kâmil âlimlerin ağzından öğrenilir. Âlimlerin meclislerinde hüsn-ü edeple oturunuz. Onlara itiraz etmeyiniz. Onların meclislerine ilim ve irfanlarından yararlanmak maksadıyla gidiniz.

Başka maksatlarla gitmeyiniz. Ta ki ilimlerine siz de nail olasınız. İlim ve irfanlarının bereketi size de gelsin. Faydaları size de şamil olsun.

Ariflerin yanında sükut ederek oturunuz. Zahidlerin yanında onlara rağbet edip ilgi göstererek oturunuz. Arif içinde bulunduğu her anda Allah’a bir önceki andan daha yakındır. Arifin İzzet ve Celâl sahibi Rabbine karşı beslediği huşu tevazu ve alçakgönüllülük her gelen an yenilenir. O gaipten değil hâzırdan korkar. Yani onun nazarında Rabbi her an hâzır ve nâzırdır gaib değildir. Huşusunun artması Rabbine olan yakınlığının artması nisbetindedir.

Rabbinin huzurunda dilsizliğinin artması O’nu müşahedesinin artması kadardır. Kim ki Aziz ve Celil olan Allah’ı tanırsa nefsinin hevasının tabiatının âdetinin ve bedeninin dilleri tutulur dilsiz olur. Buna karşılık kalbinin özünün halinin makamının dilleri açılır. Onlar tutulmaz dilsiz olmaz. Nail olduğu nimetleri açığa vurarak konuşurlar. İşte bunun içindir ki arifler daha çok sükut ederek otururlar. Ta ki kendilerinden faydalanılabilsin. Kalplerinden fışkıran irfan şarabından içilebilsin. Kim ki İzzet ve Celâl sahibi Allah’ı bilenlerle haşır neşir olmayı arttırırsa o nefsini bilir. Rabbine karşı da daha çok mütevazi olur. İşte bunun içindir ki şöyle denir:

"Nefsini bilen Rabbini bilir." (Hadis)

Nefs kul ile Rabbi arasında bir perdedir. Nefsini tanıyan Allah’a da yaratıklara da mütevazi davranır. Nefsini tanıyan ondan sakınır. Onu tanıdığı için Allah’a şükreder. Bilir ki Allah ona nefsini sırf kendisinin dünya ve ahiret iyiliğini istediği için tanıtmıştır. Arifin zahiri Allah’a şükür ile bâtını da O’na hamd ile meşguldür. Zahiri yükselmekte bâtını toparlanmaktadır. Neşesi içindedir kederi dışındadır. Bu sırf halini gizlemek için böyledir.

Arif müminin aksine bir hal içindedir. Zira müminin kederi kalbinde yani içindedir sevinci ise yüzünde yani dışındadır.

Nefsini bilen bütün hallerinde müminin aksi bir halde bulunur. Mümin hal sahibidir. Hal değişikliklere uğrar. Arif ise makam sahibidir. Makam değişikliklere uğramaz sabittir.

Allah dostlarının mecnunluğu tabii adetleri nefsani ve hevaî fiilleri terketmek ve şehvani nefsani zevklere karşı koyar olmak demektir. Yoksa aklını kaybetmiş deliler anlamında mecnunlar değillerdir.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun Hasan Basri Hazretleri şöyle der:

“Eğer siz Allah dostlarını görmüş olsaydınız onların deli olduklarına hükmederdiniz. Onlar da sizi görmüş olsalardı bir an bile Allah’a inanmamış olduğunuza hükmederlerdi.”

Bence iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapan kişi inzivaya çekilmiş bin abidden daha hayırlıdır. Zira abid nefsi kendisini helâke sürüklemesin diye inzivaya çekilmiş böylece onunla mücahedeyi bir bakıma terketmiş demektir.

Eğer nefsi kalbe ve öze tâbi olduğu bir halde inzivaya çekilmişse bu makbuldür. Zira bu durumda nefs onlara tâbi olur. Onların görüşünden çıkmaz. Onlarla birlik olur aralarında fark kalmaz. Kalp ile özün emrettiğini nefs de emreder. Onların yasakladığını o da yasaklar onların seçtiğini o da seçer. Bu taktirde nefs nefs-i mutmainne haline gelir. Kalp öz ve nefs hepsi de bir gayede ve bir hedefte birleşirler. Nefs bir mertebeye erdiği zaman onunla mücahede gevşetilebilir.

Kur’an Yaratık Değildir

Ey ahali! Allah’ın kitabına hürmet ediniz. Onunla edepleniniz onunla ahlâklanınız. O Allah ile sizin aranızda yegane vuslattır. Allah ile sizi birbirinize bağlayan yegane bağdır.

Kur’an’ı mahlûk yani sonradan varedilmiş bir şey saymayınız. O sonradan yaratılmış herhangi bir varlık değildir. Bilakis Allah’ın ezelî ebedî kelâmıdır.

İzzet ve Celâl sahibi Allah Kur’an için “Bu benim kelâmımdır” deyip dururken siz “Hayır o senin kelâmın değildir” demeyin. İmam

Şafii ile İmam Ahmed (b. Hanbel) şöyle derlerdi:

“Kalem mahlûktur sonradan varolmuştur. Fakat kalemin mushaflara yazdığı mahlûk değildir. Kur’an’ı ezberleyen kalp zihin mahlûktur sonradan varolmuştur. Fakat ezberlenen şey mahlûk değildir.”

Gizli Şirk (Putperestlik)

Ey oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin müslümanlığın da sıhhatli değil. İslam üzerine bina kurulan temelin ta kendisidir. Senin şehadet getirmen de tam olmamış eksik. Zira dilinle Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur” diyorsun fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun.

Kalbinde içinde birçok ilâhlar var. Senin devlet büyüklerinden ve mahalli idarecilerden korkman içinde birer ilâhtır. Kendi çalışmana kendi kazancına kendi gücüne kuvvetine kendi kulağına kendi gözüne kendi zorbalığına güvenmen içinde birer ilâhtır. Zararı faydayı bir nimete nail olmayı bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen içinde birer ilâhtır.

İnsanların çoğu kalpleriyle işte bu saydıklarımıza güvenirler dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan Allah’a dayanıp güvendiklerini söylerler.

Lâ ilâhe: “Hiçbir ilâh yoktur” dediğin zaman bununla toptan bir reddi (nefyi) onaylıyorsun. İllallah: “ancak Allah vardır” dediğin zaman ise yine Allah için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış oluyorsun. Bu durumda her ne zaman kalbin Hak’tan gayrı bir şeye dayanır güvenirse; o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun.

Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de senin ilâhın oluyor. Gerçek ve fiili durum budur. Zahire itibar yoktur. Kalbinde birçok ilâh varken sen nasıl Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur” diyebilirsin? Allah’tan başka güvenip dayandığın her şey senin putundur. Kalbinde şirk yani ortak koşma bulunduğu müddetçe dilinle Kelime-i Tevhid’i söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.

Tevhid ehli şeytanını ezer. Şirk ehlini ise şeytanları ezer. İhlas sözlerin de amel ve fiillerin de özüdür. Zira gerek sözler gerekse fiil ve ameller ihlastan içtenlikten yoksun bulundukları an özü olmayan birer kabuk birer posa haline gelirler. Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar; ateşte yandıktan sonra iş görecek hale gelir.

Ey ahali! Nefsleriniz uluhiyet (ilâh olma) iddiasında. Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefsleriniz Hakk’a karşı büyükleniyorlar kibirleniyorlar. Onlar Allah’ın muradının gayrınıistiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar bilakis O’nun düşmanı lanetlik şeytanı seviyorlar. Allah’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman olanlara boyun eğmiyorlar teslim olmuyorlar sabredip tahammül göstermiyorlar.

Bilakis itiraz ediyorlar kaderle çekişiyorlar. İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok. Senin kendisine güvenip ümit bağladığın her şey senin ilâhındır mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit bağladığın her şey senin ilâhındır mabudundur. Esas sebep olan Allah’ı tamamen unutarak zararın da faydanın da kendisinden geldiğini kabul ettiğin her şey senin ilâhındır mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra görürsün sen. Allah kendisini bırakıp da güvendiğin ve bağlandığın ne varsa hepsini alır.

Şu hususu iyi bil ki bütün eşya sadece Allah’ın hareket ettirmesiyle hareket eder durdurmasıyla durur. O’nun iradesi ve kuvveti olmadan ne duran bir şey harekete geçebilir ne de hareket etmekte olan bir şey durabilir. Kişi bu hususu böylece bilip kabul eltiği zaman artık insanları ve diğer varlıkları Allah’a ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur. Allah’a şirk koşmaz.

Melekler içinde resim suret bulunan eve girmezlerse içinde bir sürü suretlerle putlar bulunan senin kalbine Allah nasıl girer? Allah’tan gayrı her şey bir puttur. Öyleyse sen putları kır.

Evi temizle. Ey dünyaya kulluk edenler! Ey ahirete kulluk edenler! Siz Allah’ı da dünyayı da ahireti de bilmiyorsunuz. Kiminizin putu dünya. Kiminizinki ahiret. Kiminizinki insanlar. Kiminizinki zevkler nefsani arzular. Kiminizinki övülme halktan tasvip görme alkış toplama.

Allah dışında her şey bir puttur. Kişi Allah’tan gayrı neye bağlandı ve neye gönül verdiyse o onun putudur.

Senin bütün umudun insanlar. Her şeyi onlardan bekliyor onlardan umuyorsun. Korkun da onlardan. Hep onlardan korkuyorsun. Bu hal Rabbine şirk koşmaktır ortak tanımaktır. Bu zaman ahir zamandır. Bu zamanda çoğu insanların mabudu paradan ibarettir. Bu zaman insanlarının çoğu Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar altın buzağıyı kendilerine mabud edinmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine mabud edinmişsin Rab edinmişsin. Paraya tapıyorsun. Senin Allah’ın para.

Hükümdarlar devlet büyükleri ve ikbal sahipleri halktan birçoğunun nazarında birer ilâhtır. Dünyevî imkânlar zenginlikler sıhhat afiyet kuvvet ve kudret birçok insanların nazarında birer ilâhtır.

İnsanların birçoğu bunlara ve benzeri şeylere taparlar...

Dünya zorbalarına zenginlerine firavunlarına ve hükümdarlarına saygı gösterip Allah’ı unuttuğun ve O’na saygı göstermediğin takdirde senin hakkındaki hüküm de putlara tapanlar hakkındaki hüküm gibidir. Sen de putuna saygı gösterenlerden olursun. Putlara kulluk etme onları yaratana kulluk et. İşte o zaman putlar sana boyun eğecektir. Sen namazda iken bile yalan söylüyorsun.

Mesela namaza dururken ve gene namaz sırasında “Allahu Ekber” (Allah her şeyden büyüktür) diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin kalbinde Allah’tan başka bir ilâh vardır. Kendisine güvenip bağlandığın her şey senin ilâhındır mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her şey senin ilâhındır taptığındır. Kendisinde Allah’tan başka bir şey bulunduğu müddetçe senin kalbin için kurtuluş yoktur. Eğer sen taşlar üzerinde Allah’a bin yıl secde etsen değil mi ki kalbinle O’ndan başkasına yöneliyorsun sana bu secdeler hiçbir fayda vermez. Mevlâsından başkasını sever oldukça o kalp için iyi bir akibet yoktur. Allah’tan başka her şeyi kalbinden yoketmedikçe saadete eremez bahtiyar olamazsın.

Nefs Ya İslam’ın bütün şartlarını hakkıyla yerine getir ya da aksi halde “Ben müslümanım” deme. Sen nefsinle beraber olmaya devam eltiğin müddetçe bu mevkiye erişemezsin. Sen nefsinin heveslerini arzularını ve zevklerini kendisine vermeye devam ettiğin müddetçe onun kaydındasın onun ipine bağlısın. Nefsinin hakkını ver fakat heveslerine arzularına ve zevklerine engel ol. Onun bekası kendisine haklarının verilmesiyledir. Helâkı ve mahvolması da hazlarının heveslerinin ve arzularının verilmesiyledir. Nefsin hakları ihtiyaç miktarınca yiyecek içecek giyecek ve meskendir.

Hazlar ise zevk aldığı şeyler ve şehvetler heveslerdir. Onun haklarını şeriat elinden al yani şeriatın ölçüleri dahilinde kendisine haklarını ver. Hazlarını Allah’ın ilmindeki ilâhi takdire bırak.

Ona daima helâl şeyler yedir asla haram yedirme. Aza kanaat et. Yeter ki helâl olsun. Nefsini buna alıştır. Eğer ilâhi takdirde senin için daha fazlası varsa ve gelirse o da senindir.

Eğer felah kurtuluş istersen Rabbine itaat konusunda nefsine muhalefet et karşı gel. Eğer nefsin Allah’a itaate yönelirse muvafakat et. Allah’a karşı günah işlemeye yönelirse muhalefet et karşı koy. Nefsinle beraber olmaya devam ettiğin müddetçe insanları ve diğer varlıkları tanıyamazsın. İnsanlarla beraber olmaya devam ettiğin müddetçe de İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ı tanıyamazsın. Nefs daima kötülüğe meyillidir. Bu onun fıtratıdır yaratılışıdır tabiatıdır.

Nefsle bütün hallerde mücahede et. Nefsi mücahede ile yumuşat erit. Zira o eridiği ve serkeşliğini yitirdiği zaman akl-ı selime ve kalbe teslim olur. Sonra kalp sırr’a öze teslim olur. Öz de İzzet ve Celâl sahibi Hakk’a teslim olur. Böylece hepsinin kaynağı oraya dayanır. Nefsi yumuşatıp eritme işini tamamladığın zaman sana kalbin yönünden şöyle seslenilir:

“Nefslerinizi öldürmeyiniz. Hiç şüphe yok ki Allah ziyadesiyle merhametlidir” (Nisa 4:29).

Sen nefsin boş ve bâtıl emellerini kır. İşte o zaman o sana itaat edecek senin istediğin noktaya gelecektir. Nefsini tedavi etmeye çalış. Ona de ki:

- Yaptığın iyilikler kendi lehine kötülükler de gene kendi aleyhinedir. İyilik de yapsan kötülük de yapsan sonucu kendine dönecektir.

Nefsine karşı mücahede et. Onun kötü duygularını söküp atmak için savaş. Ta ki doğru yolu bulana kadar.

İzzet ve Celâl sahibi Allah şöyle buyurur: “Bizim uğrumuzda mücahede edenlere gelince onları elbette doğru yolumuza eriştiririz” (Ankebut 29:69).

Ve gene “Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder” (Muhammed 47:7).

Nefse asla genişlik verme müsamaha gösterme. Onun isteklerine uyma. İşte o zaman felah bulur kurtulursun. Onun yüzüne hiçbir zaman gülme. Bin sözünden ancak bir tanesine cevap ver. Ta ki ahlâkça güzelleşinceye sükunet buluncaya ve kani oluncaya kadar. Eğer senden zevklerle ve hevaî arzularla ilgili bir şey isterse hep ileriye at tehir et ve kendisine de ki:

- Heveslerini cennete sakla!

Onu mahrumiyetin acılığına sabrettir. Ta ki lütuf ve ihsan gelsin. Eğer onu sabrettirirsen ve o da sabrederse Aziz ve Celil olan Allah onunla beraber olur. Zira şanı yüce olan Allah şöyle buyurur:

“Hiç şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara 2:153).

Nefsinin hiçbir sözünü kabul etme. Zira o mutlaka şerre meyleder. Onun senden yapılmasını isteyeceği şey mutlaka şerdir. Eğer isteğine cevap verecek olursan cevabın mutlaka menfi olsun. Nefse muhalefet etmek onun düzelmesine vesile olacak bir harekettir.

Nefs ile Hak bir arada bulunmaz. Dünya ile ahiret bir arada bulunmaz. Kim ki nefsi ile birlikte ise o Cenab-ı Hak’la beraberliği kaçırmıştır. Sabırlı ol. Allah’ın emirleri ve yasakları doğrultusunda hareket etmekte tahammül göster. Eğer sabrın tam ve kâmil olursa rızan da tamamlanır kemâle erer. Olumsuz hareket ve davranışlardan sıyrılmışlık halin ortaya çıkar. Senin yanında her şey güzel olur. Her hareket ve davranış Allah’a şükre dönüşür. Allah’a uzaklık yakınlığa dönüşür.

Allah’a şirk koşma ortak tanıma halleri tevhide dönüşür. Artık insanlardan ne zarar görürsün ne de fayda. Senin için zıtlıklar kalmaz. Tersine kapılar ve yönler birleşir. Sadece bir tek yön görürsün. Bu nokta öyle bir haldir ki insanların büyük çoğunluğu onu anlayamaz idrak edemez. Diyebiliriz ki bu seviye ancak milyonda bir insana nasip olur. Ve son nefesine kadar devam
edebilir.

Allah’ın huzurunda bu seviyeye erişmiş olarak ölmeye çalış. Daha ruhun bedenden çıkmadan önce sen nefsini öldürmeye gayret et. Onu sabırla ve hevai isteklerine karşı gelerek öldür. Yakında böyle hareket etmenin faydasını ve güzelliğini öreceksin. Sabrın biter. Yani sabretme zamanları sınırlıdır. Sabretme süresi tamamlandıktan sonra ardından mükâfatını toplama faslı başlar. Sabrın mükafatı bitmez.

Ben sabrettim. Sabrın sonunun da daima güzel olduğunu gördüm. Önce öldüm. Sonra beni diriltti. Onunla beraber oldum onunla beraber malik oldum. Seçim ve iradenin terki hususuda nefsimle cihad ettim savaştım. Sonuçta benim için yukarıda bahsettiğim haller hasıl oldu.

Önce bana gel. Beni ziyaret et. Sonra da Kâbe’ye git orayı ziyaret et. Ben Kâbe’nin kapısıyım. Bana gel ta ki nasıl haccedeceğini sana öğreteyim. Sen mânâya muhtevaya ve öze değil şekle rağbet ettin şekilciliğe ilgi gösterdin. Benim sohbetimi isteyen kendisine söylediklerimi kabul etsin onların gereği ile amel etsin. Ben nasıl hareket ettiysem o da öylece hareket etsin. Aksi halde benim sohbetime katılmasın:

Zira bu şekilde hareket etmeyen kârdan çok zarar eder.

Ben bir ziyafet sofrasıyım. Fakat kimse benden bir şey yemiyor. Kapı açık fakat oraya kimse girmiyor. Ben size hakikatleri kaç kereler söyledim. Fakat siz beni dinlemiyor sözlerime kulak vermiyorsunuz. Ben bu söylediklerimi sizin için sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Kendim için
söylemiyorum. Ben ne zaman ki kalbimden dünya sevgisini çıkarıp attım işte o zaman bu mertebeye ulaştım. Senin tevhidin nasıl doğru olabilir?

Sen Resulullah’ın şu sözünü hiç duymadın mı ki:

“Dünya sevgisi her hatanın başıdır.”

Çıkarını sağlama ve zararları defetme evinden çıkmadıkça senin konuşmaya hakkın yok.

Hızla esasa gel temele koş. Temeli sağlamladığın an binayı yapmaya koyul. Temelin harcı fıkıhdır (İslam hukukudur). Fıkıh dedimse bundan maksadım ilmihal ve fıkıh kitaplarında yazılan
bedenle ve zahirle ilgili fıkıh değildir. Bilakis kalp fıkhıdır. Kalp fıkhı seni Allah’a yaklaştırır.

Zahirle ve bedenle ilgili fıkıh ise halka yakınlaştırır hükümdarlara ve devlet ileri gelenlerine yakınlaştırır.

Zamanını ilim öğrenmekle geçiriyorsun fakat öğrendiklerinle amel etmiyorsun. Sen Hakk’ın huzurunda susmalı sükut etmeli ve dilsiz olmalısın. Ta ki ondan konuşma izni gelinceye kadar.

Konuşma izni gelince de gene O’nun kudreti ile konuşursun kendi kudretinle değil. Bu durumda senin konuşman kalplerin hastalıklarına deva özlere şifa akıllara da ışık olur.

Nefsinle cihad konusunda sana yardım edenle arkadaş ol. Onun sohbetinde bulun. Nefsinin azmasına yardım edenle arkadaş olma. Eğer cahil ikiyüzlü (münafık) heva ve hevesler peşinde giden bir şeyh mürşid ile arkadaş olur onun sohbetinde bulunursan o senin nefsinin azmasına yardımcı olur. Bu tip şeyhlerin mürşidlerin sohbeti senin aleyhine olur.

Senin yapacağın doğru hareket nefsinin istek ve arzularına cevap bile vermemek onun söyleyeceği sözlerle arana bir duvar çekmektir: Onu tıpkı bir deliyi dinler gibi dinle. Sözlerine asla iltifat etme. Şehevî bâtıl ve faydasız zevk ve arzularına kulak asma. Senin mahvolman da onun mahvolması da onun istek ve arzularını kabul etmendedir. Eğer onun bâtıl isteklerini kabul eder ve yerine getirirsen işte o zaman her ikiniz de mahvolursunuz. Senin kurtuluşun da onu kurtuluşu da onun istek ve arzularına karşı gelmendedir. Nefs Allah’a itaat ettiği zaman onun rızkı her yandan bol bol gelir. İsyan ettiği ve kibirlendiği zaman ise rızka sebep olan vasıtalar ortadan kalkar.

Siz işin aslına yapışmalısınız. Kolayına kaçmamalısınız. İşin esası ve zor kısmı tehlikelerle ve zahmetlerle doludur. Şu nefsi kendine hizmetkâr yap. Onu işin esasına sevket. İşin zor yanını ve aslını yapmayı onun alışkanlığı haline getir. Zira o senin kendisine ne yüklersen onu taşır onu yüklenir. Onun tepesinden sopayı hiç eksik etme. Eğer sopayı eksik edersen hemen uyur. Sırtındaki yükleri de kaldırıp yere vurur. Ona tebessüm bile etme. O ancak sopa korkusuyla iş gören kötü huylu bir köle gibidir. Onu hiçbir zaman doyasıya yedirme. Meğer ki tokluğun onu azdırmayacağını ve tokluk karşılığında çalışacağını bilmiş olasın.

Nefslerinizin üzerinden mücahede sopasını eksik etmeyiniz. Onun hilelerine aldanmayınız. Uyur gözükmesine aldanmayınız. Yırtıcı hayvanın uyur gözükmesine ve uyuşukluğuna aldanmayınız. Zira o kendisini size uyur gösterir uyuşuk gösterir. Gerçekte ise fırsat kollamaktadır. Bunu tabiatındaki yırtıcılığın gereği olarak yapmaktadır. İşte nefs de tıpkı yırtıcı hayvanlar gibidir.

Kendisini uyur ve uyuşuk gösterir. Fırsat bulunca ise hemen harekete geçer. Bu nefs dışarıya karşı uysallık alçakgönüllülük itaat ve hayırlara muvafakat gösterişi yapar. Halbuki içinde bunların tamamen aksini gizlemektedir. Onun için onun bitirdiği ve görünürde boyun eğdiği konularda kendisine karşı gayet dikkatli ol sakın.

Ölmeden Evvel Ölmek

Rabbin ile aranda sen kendin varsın. Kendini aradan çıkar. İşte o zaman O’nu görürsün!

Nefsine muhalefet ederek onunla savaşarak ve onun heves ve arzuları karşısında sağır kesilerek kendini aradan çıkar. Nefsinin zevklerini hevaî arzularını ve budalalıklarını asla yerine getirme. İşte o zaman mahviyete razı olur ve senin kalbinin yüzünden uzaklaşır. Nefs-i emmarenin çıktığı yere nefs-i mutmainne girer. Nefs mutmainne hale geldiği ve hakkı kabule müsait olduğu zaman ona daha önceki ruhtan başka bir ruh üfürülür. Bu ruh Rububiyet ruhudur akıl ruhudur.

İki çeşit ölüm vardır. Bunlardan biri avam tabakasının bildiği ölümdür. Bu ruhun bedenden ayrılması demek olan ölümdür ki herkesçe bilinmektedir. Bir de havas yani seçkinler tabakasınca bilinen bir ölüm vardır ki bu da hevai duyguların nefslerin kör tabiatların ve kötü âdet ve alışkanlıkların ölmesi ve yokolması demektir. Bu tür ölümde kalp dirilir hayat bulur.

Ölmeden önce öl. Hem kendinden geç hem de Allah’ın gayrı şeylerden. İşte o zaman dirilir hakiki hayata kavuşursun. O zaman Hak ile birlikte ebedî hayata kavuşursun. Görünüşte ölü gibi olursun fakat kaderin eli sende olur. Onu istediğin tarafa çevirirsin. O el çabasız gayretsiz olarak nasibini alır.

Allah kulu bütün menfi duygu ve halleri ile yokolduktan sonra onu yeniden yaratır. Başka bir yaratışla onu hayata iade eder. Önce yokluk (fena) eli ile yokeder. Sonrada varlık (beka) eli ile hayata iade eder.

Nefs Allah ile kullar arasında bir perdedir. Onları Allah’a karşı perdeler. O ortadan kalkınca perde de kalkmış olur. Bayezid-i Bestami Hazretleri demiştir ki:

- Rabbimi rüyada gördüm. Dedim ki: “Sana ulaşmanın yolu nedir Yarabbi?” Bana cevaben buyurdu: “Nefsini bırak gel.” Bunun üzerine ben de tıpkı yılanın kılıflarından sıyrılması gibi nefsimden sıyrıldım.

Arifler seçkinler kıyametlerini daha dünyada iken vuku buldurmuştur daha dünya hayatında nefslerinin tepesine kıyameti dikmişler ve azap gelmeden önce ağlamasını bilmişlerdir.

Sizin hiçbiriniz “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye bir soru sormasın. Kıyametin kopmayacağı zannına kapılmasın. Zira unutmasın ki kendisi öldüğü an kıyameti kopmuş demektir. Kim ki ölürse onun kıyameti kopmuştur. Senin nefsin sevgilindir.

Sen nefsine aşıksın. Halbuki eğer onun senin düşmanın ve katilin olduğunu bilseydin mutlaka kendisine karşı çıkar yemesine içmesine bile engel olur ancak ihtiyaç miktarı gıdasına izin verirdin. Esasen ihtiyaç miktarı yiyecek onun hakkıdır.

Nefsinle savaş. Hem de o olumsuz ve kötü duygularıyla birlikte ölünceye yokoluncaya kadar. Onunla savaşıp kötü duygularıyla birlikte kendisini öldürdükten sonra tekrar dirilt. Bu sefer o fakih âlim ve hakikat ihtirasına ermiş olarak dirilecektir.

ALINTIDIR

Mesmerize
05 Şubat 2025, 02:10
Kader

Kaderi bahane etmek tembellerin dayanağıdır. Tembeller “Ne yapalım kader böyle imiş” derler ve daha çok güzel ameller işlemekten kendi kendilerini yoksun bırakırlar. Biz Allah dostları tembeller gibi hareket etmeyiz. Bilakis orta vasat yolu tutar çalışır çabalar ve güzel ameller işleriz. Biz “O şöyle dedi. Biz şöyle dedik. Niçin? nasıl?” gibi tartışmalara girmeyiz. Sadece çalışır ve gayret sarfederiz.

Allah ise dilediğini işler. Nitekim “Allah yapacağından mesul olmaz. İnsanlar ise yapacaklarından sorumlu tutulurlar” (Enbiya 21:23).

Allah’a yakın bir kapıda adın yazılmış olmakla beraber buna mağrur olup da kendini koyuverme.

Zira hiç şüphe yok ki onu yazan silmeye ve yoketmeye de kâdirdir. Binayı yapan yıkmaya da muktedirdir.

Daima taat korku ve çekinme ayağı üzerinde ol. Ta ölüm gelinceye ve dünyadan ahirete selamet ayağı üzerinde varıncaya kadar. İşte ancak o zaman Allah’a yakın kapı üzerinde yazılı o iyi halinin kötü bir hale dönmeyeceğinden emin olabilirsin.

Allah peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplardan birinde şöyle buyurur:

- Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Kim Benim hükmüme teslimiyet gösterir vereceğim belâlara sabreder ve nimetlerime şükrederse katımda onu sıddıklar topluluğundan yazarım. Kim de Benim hükmüme teslimiyet göstermez belâlarıma sabretmez ve nimetlerime şükretmezse kendisine Benden başka bir Rab arasın.

Kaza ve kadere razı olmadığın belâlara sabretmediğin ve nimetlere de şükretmediğin zaman senin için Rab yoktur. Kendine Allah’tan başka bir Rab ara. Halbuki O’ndan gayrı Rab da yok. Sana isabet edecek olan mutlaka isabet eder. Sen sakınmakla ondan korunamaz ve kurtulamazsın. Sana isabet etmeyecek olan da isabet etmez. Sen kendi gayret ve çalışmanla onu kendine getiremezsin.

İçi Düzeltmek

Ey sofilere mahsus elbiselere bürünmüş kişi! O elbiseyi önce özüne sonra kalbine sonra nefsine en sonra da bedenine giydir. Zühd ve takva özden başlar bâtından başlar içten başlar. Zahire doğru gider. Zahirden başlayıp bâtına doğru gitmez. İlk düzeltilecek şey evin içidir. Evin içinin düzeltilmesini tamamladığın zaman kapısının düzeltilmesine yönelebilirsin. Bâtınsız zahir olmaz. Yaratansız yaratılan olmaz. Ev olmadan kapı olmaz.

Önce İslam’ı olduğu gibi ve doğru olarak anla gör. Sonra al. İslam istislam’dan türemedir. Bu “kayıtsız şartsız teslimiyet ve itaat” demektir. Kendisinde ihlas içtenlik bulunmayan her amel içi boş bir cevizdir özü bulunmayan bir kabuktur kurumuş bir ağaçtır ruhsuz bir cesettir mânâ’sız bir surettir. Bu münafıkların amelidir. Lafsız amel ol. Riyasız ihlas ol. Lafını edeceğine amel işle. İnsanlara gösteriş yapacağına Allah için yap. Şirksiz tevhid ol. Sessiz zikir ol. Tasavvuf kelimesi safa’dan türemedir. Yani bu kelimenin aslı safadır ki bu halis safî temiz demektir.

Kişi Rabbini Nasıl Görebilir?

Kulun kalbi bütün fanilerden boşaldığı ve orada Allah’tan başka hiçbir şey kalmadığı zaman Allah dilediği şekilde kendisini ona gösterir. Nasıl ki başkalarını zahiren gösteriyorsa kendisini de bâtınen gösterir. Nasıl ki Mirac gecesinde Peygamber Efendimiz’e gösterdiyse tıpkı bunun gibi o kuluna da gösterir. Nasıl ki bu kul uykuda iken gözleri kapalı olduğu halde gördüğü rüyada kendi kendisini görüyorsa aynen bunun gibi Allah’ı da görebilir. Gerçekten insan rüyada o anda gözleri kapalı bulunduğu halde kendi kendisini aynen ve birçok şekillerde görebiliyor.

Tıpkı bunun gibi Allah o kuluna öyle bir mânâ ihsan eder ki onunla Rabbini görür. O’na yakınlığını görür. Sıfatlarını görür. Lütuflarını fazlını ve ihsanını görür. Hediyelerini görür. Tecelli yerlerini görür. Benim söylediklerimi anlamaya çalışınız. Onları arkanıza atmayınız. Ben hak içinde hakkı söylüyorum. Tecrübelere dayanarak konuşuyorum.

Birçoğunuz müslümanlık iddiasında. Fakat yanlarında İslam’ın hakikatinden eser bile yok. Vah sizlere! Üzerinizde İslam’ın yalnızca ismi var. Bu isim müslümanlığı size fayda vermez. İslam’ın şartlarını sadece zahirî yönüyle işliyorsunuz zahirî yönüyle yaşıyorsunuz. Bâtın yönüne ise hiç girmiyorsunuz. Amelleriniz hiçbir şeye denk değildir.

İmtihan

Sınanma ve denenme mutlaka gereklidir. Özellikle de Allah dostluğunda iddialı olanlar için. Eğer sınav ve imtihan olmasaydı her önüne gelen evliyalık iddiasında bulunur Allah dostu olduğunu söylerdi. İşte bunun içindir ki büyüklerden biri şöyle demiştir: “Belâ velayete vekil tayin edilmiştir. Ta ki her önüne gelen evliyalık iddiasına kalkışmasın.” Halktan gelen eza ve cefalara sabredip katlanmak ve onların kusurlarından vazgeçmek de evliyalığın alâmetleri cümlesindendir.

İşin kolay olduğunu sanmayınız. Sizin birçoğunuz ihlaslı birer mümin olduklarını iddia ederler. Halbuki onlar gerçekte birer münafıktırlar. Eğer imtihan olmasaydı ihlaslı mümin olma iddiaları çoğalırdı. Herkes kendisinin Allah dostu olduğunu iddia ederdi.

Kim ki kendisinin hilim (yumuşaklık) sahibi olduğunu iddia ederse biz de onu kendisini öfkelendirme yoluna başvurarak imtihan ederiz. Aynı şekilde cömertlik sahibi olduğunu iddia edeni kendisinden bir şeyler isteyerek imtihan ederiz. Hasılı her kimki bir şey iddia ederse biz de onu iddia ettiği şeyin zıddı ile imtihan ederiz.

Kul Marifetullah’a eriştiği zaman Allah onun kalbini bütünüyle kendisine yaklaştırır. Vereceklerini bütünüyle verir. Onu bütünüyle kendisine dostluk ettirir. Bütünüyle aziz kılar. Kişinin bütün bu ilâhi lütuflara tamamen sahip olduğu bir anda -Hz. Eyyüb’e yaptığı gibi- onları birdenbire elinden alır. Kendisini fakir düşürür.

Nefsini başına tekrar musallat eder. Onunla arasına bir perde koyar. Bütün bunları yapmakla Allah kulunu denemek nimetler elinden gidince nasıl hareket edeceğini bizzat kendisine göstermek ister.

Eğer kul halinde sebat eder ve Allah yolundan ayrılmazsa perdeleri kaldırır ve daha önceleri sırf denemek için geri aldığı nimetleri ve ilâhi lütufları kendisine gene bahşeder. Belâdan kaçma. Zira sabırla karşılandığı takdirde belâ her hayrın esasıdır temelidir. Peygamberliğin de risaletin de evliyalığın da marifetullah’ın da muhabbetin de esası belâdır. Belâlara sabredip tahammül göstermediğin takdirde senin için temel yok demektir. Halbuki herhangi bir bina ancak temel olursa ayakta durabilir.

Allah seni kendisine yakınlaştırır. Seni yedirir içirir. Sana hakikatlerin kapılarını açar. Seni kendi lütuf ve yakınlık sofrasına oturtur. Önüne nimetler serer. Buna karşılık senin de bu hayatta asla eminlik içinde bulunmamanı ister. Bu dünya hüzün yeridir. Şimşek bir parlayıştan ibarettir. Çoğu kez peşinden hemen yağmur gelir.

Hz. Musa ve Ateş

Musa Aleyhisselam şiddetli hüzün keder ve darlığa düşünce daha önce gizli kalmış olan sarsılmaz iman ve inancı ortaya çıktı. Gece karanlığının ve karısının çekmekte olduğu acının basmasıyla Allah ona alâmetlerini belli etti gösterdi. Bunun üzerine Musa Aleyhisselam yanındakilere şöyle dedi: - Siz burada durun. Ben bir ateş gördüm (Ta-Ha 20:10).

Hz. Musa şunları demek istiyordu:

- Ben bir nur bir ışık gördüm. Benim özüm kalbim sırrım ve mânâm bir ışık gördü. Ezelde hakkımda takdir edilen hüküm geldi. Hidayetim geldi. İnsanlardan gına geldi. Bana velilik ve halifelik geldi. Bana asıl olan geldi. İkinci derecedeki gitti. Bana hükümdarın bizzat kendisi geldi. Hükümdarlık ise benden gitti. Firavun korkusu benden gitti. Şimdi bu korku Firavun’a geçti. Artık o korksun.

Hz. Musa aile efradına bunları söyledikten sonra onlara veda etti. Onları Rabbine teslim ederek bir nur olarak gördüğü ilâhi tecelliye doğru yola çıktı... İşte mümin de böyledir. Allah onu kendisine yakınlaştırdığı ve zatına yakınlık kapısına çağırdığı zaman onun kalbi sağa sola öne arkaya bakar ve Allah’a giden yönden başka bütün yönlerin kapalı olduğunu görür. Bunun üzerine nefsine hevasına uzuvlarına âdetine aile fertlerine ve daha ilgisi bulunan neler varsa hepsine hitaben şöyle der:

Ben kalbin nurunu gördüm. Onunla dostluk peydah ettim. O Aziz ve Celil olan Rabbimden geliyor. İşte ben hemen ona gidiyorum. Eğer dönmek mümkün olursa size gelirim.

Bunları söyledikten sonra dünyaya ve ondakilere bütün sebeplere bütün heva ve heveslere veda eder. Bütün varlıklara veda eder. Sonradan varolan yani ezelî ve ebedî olan Allah’ın dışındaki her şeye veda eder. Ve Yaratan’a gitmek üzere yola çıkar. Şüphesiz Allah onun aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılar. Kendilerine yardım eder. Bütün sebepleri onların ihtiyaçlarının karşılanması için vesile kılar. Bu iş gündüz oruç tutup gece namaz kılmakla olmaz. Nefs heva kötü tabiat cehalet ve kalpte Allah’tan gayrı şeylerin sevgisi varoldukça sırf
kaba elbiseler giymek ve değersiz yemekler yemekle olmaz. Bunlarla hiçbir şey olmaz. Sır sırrın sırrıdır. Musa Aleyhisselam Sina Dağı tarafında bir ateş görünce aile fertlerini hemen o anda bulunduğu yerde bıraktı. O ne görmüştü? Kafa gözü bir ateş kalp gözü de bir nur görmüştü. Kafa gözü bir fani görmüş Kalp gözü ise Hakk’ı görmüştü. Şanı yüce olan Allah Hz. Musa’nın kalbinin ağacından ışıldayan bir ateşi onun nefsine hevasına sebeplere ve maddi varlığına göstermişti.

Yağmur ve Toprak

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Hiçbir şey yoktur ki hazineleri Bizim nezdimizde bulunmasın. Biz onları belli bir miktar dışında indirmeyiz” (Hicr 15:21).

Yağmur gökten yere iner. Sonra ondan da bitkiler biter. Bizim bahsettiğimiz bu hususlar da gene gökten iner. Fakat arza yere değil kalplerin toprağına iner. İnen bu ilâhi nefhalar ve tecelliler sonucunda kalpler titrer ürperir. Herbirinde bir hayır biter çimlenir. Sırlar çimlenir hikmetler çimlenir Tevhid çimlenir. Allah’a yakınlık çimlenir. O zaman bu kalpte yemyeşil ağaçlar bulunur meyvalar bulunur. O zaman bu kalp insanların cinlerin meleklerin ruhların toplanma yeri olur içtima yeri olur.

Hz. Yusuf

Yusuf Aleyhisselam kardeşleri tarafından kuyuya atılmıştı. Daha sonraları da zindana düşmüştü. Bütün bu sıkıntılara katlandı. Sonunda hepsinden kurtulup düze çıkınca ve her şey elinin altına gelince kardeşlerine şöyle dedi:

- Bütün aile efradınızı bana getirin (Yusuf12:93).

O bu sözleri başına zenginlik ve devlet kuşu konunca ve sıkıntılar gidip ferahlık genişlik gelince söyledi. Daha önceleri ise içine atıldığı kuyuda ve zindanda bir dilsiz idi. Oradan kurtulunca açık ve seçik olarak konuşmaya başladı.

Hz. İbrahim

İbrahim Aleyhisselam ateşe atılmak üzere mancınığa konduğu zaman bütün fani vasıta ve yardımcılardan sıyrıldı. Rabbinin dışında hiçbir şeye meyil vermedi gönül bağlamadı. İşte bunun içindir ki o anda Allah ateşe şöyle emir verdi:

- Ey ateş İbrahim’e karşı serin ve selamet ol (Enbiya 21:69).

Kul Rabbini tevhid ettiği ve Allah için tam bir ihlas sahibi olduğu zaman bazen O’nun yarattığı bir varlık olarak Tekvin (kevnetme yaratma) sıfatının çerçevesine girer. Bazen de Tekvin sıfatı kendi yetkisine verilir. Bütün bunlar Allah kullarının seçkinleri (havas) içindir.

Cennete giren herkes bir şey için “Ol” diyebilir o da olur. Bu Allah’ın Tekvin sıfatının kul tarafından kullanılması demektir. Bu yarın değil bugün olabilen bir husustur.

Kıtmir

Allah dostları nefslerini erittiler. Öyle ki mânen öldüler yokluğa erdiler. Kader denilen ölü yıkayıcısı da onları bir sağ yanlarına bir sol yanlarına döndürüyor. Ashab-ı Kehf’in Kıtmir’i misali köpekleri de iki ön ayaklarını ileri doğru uzatmış yatıyor. Nefsin kalıntıları kader eşiğinin altına serilmiş yatıyor. Yani onların nefslerinin kalıntıları kader karşısında hareketsiz duruyor. İlim İlim amel içindir. Yoksa sırf ezberlemek ve insanlara anlatmak için değildir.

Önce öğren ve öğrendiğinle amel et. Sonra da başkasına öğret. Önce öğrenir sonra da öğretirsen sendeki ilim konuşur. Sen sussan ve konuşmasan bile ilim amel diliyle konuşur. Yani ilminle işlediğin amel ilmin amel olarak konuşması demektir.

Sen önce zahir ilmini öğren sonra da zahir ilminden bâtın ilmine atla. Sen önce şu zahir ilmi ile amel et zahir ilmini tatbik et. Ta ki onunla yaptığın amel seni yapmadığın şeyin ilmine götürsün.

Sen zahir ilmi ile amel et ki o seni bâtın ilmine ve bâtın ameline götürsün. Şu zahir ilmi zahirin ışığıdır. Bâtın ilmi de bâtının ışığıdır. Bâtın ilmi Rabbinle senin aranda bir ışıktır. Her ne zamanki ilminle amel edersen yolun Allah’a yaklaşır.

Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

- Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Âlimler peygamberlerin ilimleri ile amel edince onların halifeleri vârisleri ve naibleri vekilleri olurlar.

İlim kışırdır kabuktur. Amel ise özdür usaredir. Kabuk özün muhafazası için korunur. Öz tohum ise kendisinden yağ çıkarmak için korunur. Kabuğun içinde öz bulunmayınca o ne yapılır ki? Özün yağı bulunmadıktan sonra o neye yarar ki? İlim gitmiş ziyan olmuştur. Çünkü ilimle amel edilmeyince yani amel gidince hiç şüphe yok ki ilim de gider. Bunun için Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

- İlim kendisiyle amel edilmesi için çağrıda bulunur. Eğer kendisiyle amel edilirse ne âlâ. Aksi halde ilim geçer gider.

ALINTIDIR