Orijinalini görmek için tıklayınız : Türkçenin Geleceği
Leydihan
03 Şubat 2025, 19:49
[Only Registered Users Can See Links] qHMIw&s
Türkçeye saldırıdaki ana hedef, insanımızda var olan düşünce ve duygu kalıplarını yıkmak, geçmişi ile hâli arasındaki mânâ köprülerini tahrip ederek milletimizi geleceğe karşı duyarsızlaştırmaktır. Bu oyun, gayet açık oynanmaktadır.
Düşünmenin, konuşmanın, yazışmanın ve anlaşmanın aracı olan dil; aynı zamanda milletlerin varlığının ve devamlılığının olmazsa olmazlarındandır. Milletleri millet yapan ana unsurların en başında şüphesiz ki dil gelmektedir. Dil, sadece sanat ve edebiyat alanlarında değil hemen her alanda kalkınmanın, ilerlemenin de mayasıdır. Dil bir milletin en önemli varlığı, millî hazinesidir. Millî hazinenin zenginliği ve güçlü oluşu da millî varlığın, dolayısı ile devletin geleceği ile doğrudan ilişkilidir. Bundan dolayı her Türk insanının dilin bu özelliğini çok iyi bilmesi onu vatan toprağı, bayrak gibi kutsalı olarak görmesi ve gereken titizliği göstermesi gerekir.
Ancak, günümüz Türkiye’sinde dil konusunda gereken hassasiyeti göstermek, onu sevmek, korumak ve yüceltmek bir yana açık bir şekilde Türkçemizi yok etmek isteyen menfur emellere çanak tutulmakta; vurdumduymazlığın, gafletin katmerlisi ile dilimizin gün geçtikçe fakirleşmesine hattâ yok olmasına göz yumulmaktadır.
Dilde «özleşme hareketi» adı altında Türkçeyi dinamitleyen; genç kuşakların, daha dün diyebileceğimiz beyin ve duygu dünyamızın mimarları yazar ve şairlerin eserlerini okuyup, anlamalarını engelleyen bu çarpık düşüncenin sonu nereye varır? Soruyorum sizlere bugün dünyanın hangi ülkesinde, 50 yıl önce yazılmış bir eserin dili sadeleştirilmektedir? Bir İngiliz, 16’ncı yüzyılda yaşamış Shakspeare’ini; bir Fransız 16’ncı yüzyılda yaşamış Montaigne’ini rahatça okuyup anlarken bizim gençlerimiz maalesef Türk dilinin gelişmesine öncülük eden Ömer Seyfettin’i, Türk edebiyatının güçlü şairi Yahyâ Kemâl BEYATLI’yı, İstiklâl Marşı’mızın yazarı Mehmed Âkif ERSOY’u, Reşat Nuri GÜNTEKİN ve daha nice söz ustalarımızı sözlük yardımı ile okumak ve anlamak zorunda bırakılmışsa burada durmak düşünmek ama çok düşünmek gerekmez mi?
Bir taraftan Türkçemizin öz suyuyla yoğrulmuş; köylüsünden kentlisine herkes tarafından anlaşılan sözcükleri sırf doğu asıllı diye dilden atar; diğer taraftan batıdan gelen her kelimeye kapılarımızı ardına kadar açarsak, dilimize ihânet etmiş olmaz mıyız?
Eğer kısa zamanda bu yanlışlıktan ve garabetten dönülmezse korkarım Türkçe bir karnaval dili olup çıkar. İşte, felâketler de o zaman başlar. Türkçe benim namusum, Türkçe benim vatanım, Türkçe benim bayrağım diyen insanların bu gidişe bir an önce dur demeleri gerekmiyor mu?
Bugün, bu söylediklerimiz teyit eder mahiyette gelişmeler yok değil. Türkiye’mizin hemen her şehrinin en işlek caddelerini süsleyen mağazaların ışıklı ışıksız tabelalarına bir bakınız: VCD Wolkman, Perlina, Pierre Cardin, Crispino, Loft Colins, MV Moda Vizyon, Angle, Burger King, Big Star, Benson Jeans, Big Free, Conan Jeans, Cotton Shop, Carousel, Capitol Galleria, Carrefour, Gross Market, Shopping Center, Medya Center, Shoppin Clup, Whimpy Bar, Domino’s Pizza, Galila Restaurant, Groseri Market, Little Big, Lee, LC Waikiki, Marko Deli, McDonald’s, Pizza Hut, Rodi, Tifanny, Weber Jeans … ve daha yüzlerce söylenişinde ve yazımında zorlandığımız kelimeler.
Bu kadarla kalınsa iyi. Hani marka isimleri diyeceksiniz ya dilbilgisi kurallarını alt üst eden ve işyeri adlarının tahrifi sonucu meydana getirilen Ali’s Kırtasiye, Yataş Home, Dürüm Center, Cafe Bayram, Galaxy Alışveriş Merkezi, Rainbow Market, Vatan Computer, Aydın’s Kumpir, Büfeterya Kamil, Professional Emin Parfümeri, Pabuçland Ziyya’ya ne diyeceğiz? Dahası Leyla’dan bozulmuş Laila, Remzi’den bozulmuş Ramsey, Kadir Mahmut, Turgut isimlerinin ilk hecelerini bir araya getirerek Ko Ma Tu Alışveriş Merkezi gibi ne olduğu belli olmayan demeyeceğim ne olduğu belli olan bir zıpçıktı ve ucûbeler zinciri, yabancı taklitçiliği, bir anlamsız özenti, günlük konuşmalara kadar inen kendi dilini ve kültürünü bilerek veya bilmeyerek hor görme, aşağılama gayreti.
Konuyu sadece dili bilememe zavallıcılığının zavallılık zinciri olarak görmek hatadır. Sokaklarımızla, caddelerimizle, gördüklerimizle, günlük konuşmalarımızla, gazetelerimizle, dergilerimizle, seyrettiklerimizle, duyduklarımızla adeta kendi kendimizi inkârı heceler gibiyiz. Türkçeye karşı başlatılan bu açık savaş ve o savaşı tribünlerden seyreden suskun; üzerlerine ölü toprağı serpilmiş milyonlar. Bu gidişin sonu nereye varır? Ne demişti Üstad Cemil MERİÇ: “KÄ�musa uzanan el, namusumuza uzanmış demektir!”
Türk demek Türkçe demektir. O hâlde bizim gönüllü olarak, biraz da güle oynaya kabullendiğimiz bu yabancılaşmanın temelinde yatan sebepler nelerdir? Yabancı hayranlığı olarak görmek ve meseleyi küçümsemek felakete davetiye çıkarmaktır.
Dilimizin ve dolayısı ile kültür değerlerimizin böylesine saldırıya uğramasının altında neler yatıyor? Ne yapılmak isteniyor? Devlet olarak, üniversiteler olarak bu yolda doğru teşhis koymak ve çözüm üretmek zorundayız. Dil, bir milletin en değerli hazinesidir. Dil, atalarımızın bize emanet ettikleri en kutsal değerimizdir. Ama görünen o ki biz, Cemil MERİÇ’in «namus» olarak gördüğü bu kutsal değerimize -Güzel Türkçemize- yeterince sahip çıkamıyoruz. Onun katli karşısında susuyor, bir bakıma yok oluşunu kabulleniyoruz.
Bir ülkenin kültürü ve kültür seviyesi dilini güzel, etkili ve doğru kullanması ile ölçülür. Dilini güzel, etkili ve doğru kullanamayan fertlerin oluşturdukları ülke, önce dilini sonra kültürünü daha sonra da millî benliğini kaybeder.
Biz, dilimize -Türkçemize- yapılan bu açık saldırılar karşısındaki suskunluğumuzla, kabullenişimizle yalnız kendimizi değil geleceğimizi de tehlikeye atıyoruz. Oysa Türkçemiz son derece güçlü bir dildir. Zaten bu kadar sürekli ve güçlü saldırılara karşı hâlâ varlığını koruması da yapısındaki gücünden gelmektedir.
Türkçeye yapılan, gün geçtikçe boyutları genişletilen ve yoğunluğu artırılan bu saldırı, Türk insanının doğrudan doğruya düşünce sistemine, organik iletişiminin büyük bilgisayarı durumunda olan beynine yapılan bir saldırıdır. İnsanımızda var olan düşünce ve duygu kalıplarını yıkmak, geçmişi ile hâli arasındaki mânâ köprülerini tahrip ederek geleceğe karşı duyarsızlaştırmak ana hedeftir. Oyun budur ve gayet açık oynanmaktadır. Bu oyunu bozmak zorundayız.
Bugün dilimize sahip çıkamazsak yarın toprağımıza, daha sonra bağımsızlığımıza ve diğer kutsal değerlerimize sahip çıkamayacak hâle geliriz.
(Hadi Önal)
Leydihan
03 Şubat 2025, 19:52
[Only Registered Users Can See Links] IUUVQ&s
Kavgaları yapın, başka bir dille
Dünyaya açıldık, sevgiyle gülle
Yarışıyoruz biz, sanki bülbülle
Sevgi dilidir bu, güzel Türkçemiz
Abdal'ım, Yunus’um, Mehmet Akif’im
Veysel’im, Nazım’ım, Necip Fazıl’ım
Kıtaları aşmış, bestem ve sazım
Dünya dilidir bu, güzel Türkçemiz
Yaprak düşer yere, elveda desin
Güneş doğar, göğe merhaba desin
Toprak kokar yare, sevgi üflesin
Duygu dilidir bu, güzel Türkçemiz
Leydihan
03 Şubat 2025, 19:54
[Only Registered Users Can See Links]
Teknoloji ve Dil
Teknoloji artık neredeyse hayatımızın bir parçası oldu. Cep telefonları , internet üzerinden yazışmalar , elektronik posta ve bunlar gibi bir çok şey hayatımızı son derece kolaylaştırıyor. Fakat hayatımızı kolaylaştırdığı gibi dilimizden de bir çok şeyi alıp götürüyor.
Cep Telefonu Mesajları ve İnternet Yazışmaları
Günümüzde insanların büyük bir kısımı ve özellikle gençler iletişimlerini cep telefonları ve bilgisayarlar ile birbirlerine gönderdikleri mesajlar ile sağlıyorlar. Çünkü bu güzel icat insanların iletişimini son derece kolaylaştırıyor. Fakat nedense insanlar bu güzel icadın yanlış kullanıldığında dillerinden bir çok şeyi alıp götürdüğünün farkında değil.
1. Sesli Harf Kullanılmıyor !
Herkesin başına gelen büyük bir sorun bu. Artık nedense mesajlarda sesli harf kullanılmıyor. Bize "Selam. Nasılsın?" yazması gereken arkadaşlarımız "Slm. Nslsn?" olarak bu işi geçiştirmiş oluyor. Bu hatayı yapan insanlar bunun büyük bir sorun olduğunu düşünmüyorlar. Çünkü onlara göre karşılarındaki ne demek istenildiğini anlıyor. Evet bu belki doğru olabilir. Karşınızdaki sizin ne demek istediğinizi anlayabilir. Fakat sürekli alışkanlık haline getirdiğiniz bu durum sizin bütün hayatınızdaki yazışmaları kökünden etkiliyor.
2. Yabancı Kelimeler İle İletişim Sağlanıyor
Bu kadar zengin bir içerikte olan Türkçe sanki yetmiyormuş gibi bir de işin içine yabancı kelimeler giriyor. Dil öğrenmek kesinlikle çok güzel bir şeydir fakat iki dil birbirine karıştığı zaman aslında durum çok saçma bir hal alıyor.
Örnek Mesaj
Yeni aldığın ayakkabılar çok cool olmuş.
Burada Türkçede bulunan bir çok kelimeyi kullanabiliriz. Örneğin "Yeni aldığın ayakkabılar çok güzel olmuş" veya "çok hoş olmuş" diyebiliriz. Fakat nedense bu hatayı yapan insanlar işin içine yabancı dil sokunca kendilerini kültürlü gösterdiklerini zannediyorlar
[Only Registered Users Can See Links]
SANAL TÜRKÇE
"Hallo" "Asl" "U" "pls" "bye"
Az kaldı.. BİTİYOR Türkçe
"Slm" "kib" "ok" ve "hoi"
Az kaldı..YİTİYOR Türkçe
"Hacker" "Admin" "surf"ve "login"
Nerde kaldı Türkçe bugün
Yemin olsun göze her gün
Az kaldı..BATIYOR Türkçe
Ne "lakap"ı "nick"in varken
Kalkarsın akşamdan erken
"Net" "chat" falan filan derken
Az kaldı..YATIYOR Türkçe
Sitelerde geze, geze
"Ban" olursun batma göze
Ne demeli doğru söze (!)
Az kaldı..TUTUYOR Türkçe
Az "connection" ol da
Sen de yorul gel bu yolda
"Link" atanlar sağda, solda
Az kaldı..YUTUYOR Türkçe
Leydihan
03 Şubat 2025, 19:56
[Only Registered Users Can See Links]
Türkçe'yi Korumanın Önemi
"Milli duygu ve dil arasındaki bağ çok güçlüdür.
Dilin milli ve zengin olması milli duygunun
gelişmesinde başlıca etkendir."
Atatürk yukarıdaki sözünde, dilin bir millet için ne kadar önemli olduğunu ve milli duygular üzerindeki güçlü etkisini vurgulamıştır. Gerçekten de dil bir milleti millet yapan en önemli unsurlardan biridir. Günümüzde, dünya üzerinde birçok ulus vardır. Bu uluslardan her birinin kendine ait dilleri ve dillerin ulusların geçmişinde belli bir tarihi bulunur.
Bu tarihi süreçte dille birlikte gelişen bir diğer şey de bağımsızlıktır. Uluslar ancak özgür ve bağımsız olduklarında kendilerine ait bir dil kullanabilmişlerdir. Diyebiliriz ki, ulusal bir dilin kullanılması o devletin özgür ve bağımsız kimliğinin bir göstergesidir. Bu sonuç ise, bize dilin titizlikle korunması ve geliştirilmesi gereken bir milli değer olduğunu kanıtlar.
Atatürk'ün, Cumhuriyet'i yeni kurduğu yıllarda yaptığı çalışmaların başında, Türk Dil Kurumu'nun kurulması gelir. Bu kurumun kuruluş amacı, Türk dilini geliştirmek ve dilin milletleri birleştirici bir unsur olduğunu Türk Milletine anlatmaktır.
Böylece, bugün Türk dili anlaşılır ve genel geçerliliği olan tek bir yapıya kavuşmuştur. Osmanlı'ya baktığımızda dilin saray çevresinde farklı, halk arasında farklı olduğunu görürüz. Bu da sarayla yani yönetimle halkı birbirinden uzak tutan bir etkendi. Cumhuriyet yıllarıyla birlikte bu engelin aşılması halkla yönetimi birbirine yaklaştırmış ve halkın da demokrasinin temeline uygun olarak yönetimde söz sahibi olmasını kolaylaştırmıştır. Buradan, dil üzerinde yapılan çalışmaların faydası ve gerekliliği daha iyi anlaşılır.
Türkiye'nin bugününe baktığımızda, dilimizin dünyanın süper gücü sayılan bazı ülke dillerinin etkisinde kaldığını görüyoruz. Bu etkileşimin Türk dili üzerindeki etkileri çok açıktır. Türk gençlerine düşen ise, Batı kültürünün olumlu yönlerini alırken hiçbir milli değerden ödün vermemektir.
Türkçeyi her zaman en doğru şekilde kullanmak ve onu korumak, milli bütünlüğü sağlamak için gerçekten önemli bir davranıştır. Zira, bize kimlik kazandıran bu olguyu zayıflatmak kendi kimliğimizi silik bir hale getirmekle eşdeğerdir. Yapmamız gereken şey, güçlü Batılı devletlerin dillerini daha çok kullanmak değil, kendi dilimizi nasıl daha yaygın ve diğer uluslarca talep gören bir dil haline getirebileceğimizin yollarını aramaktır.
Unutmamalıdır ki, dilimizin talep görmesinin yolu diğer uluslara üstünlük sağlamış, siyasi ve kültürel açıdan ileri gitmiş bir medeniyet olmaktan geçer. Kuşkusuz, Türkçe'yi dünyanın hemen her ülkesinde geçerlilik kazanmış ve dünya nüfusunun çoğunluğunun konuştuğu bir dil olarak görmek her Türk insanına gurur verir.
Milli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel dileği olarak temin edeceğiz.
[Only Registered Users Can See Links] Mustafa Kemal Atatürk, 1932
Leydihan
03 Şubat 2025, 19:59
Türkçemize Ne Yaptık?
[Only Registered Users Can See Links]
Günün ‘start’ını vermekle başladı her şey. Zamanımız olmadığı için, uzun kahvaltılar yapmaya vaktimiz olmadığı için ‘fast food’ lokantalarda aldık nefesimizi. Bir de ‘full’ doldurunca bardaklarımıza ‘ice tea’ lerimizi iyiden iyiye ‘relax’ laştık ve tüm günümüz ‘cool’ geçti.
Hayat öylesine yoruyordu ki bizi tamam demeye bile vakit bulamaz olduk. ‘Okey’ diyerek uzlaşır olduk sonsuz bir mutlulukla. Bununla da kalmadı elbette, ‘mersi’ diye dile getirdik minnet duygularımızı, 'hoşça kal' larımız boşta kaldı ve 'bay bay' doldurdu yerini. Bununla da kalmadık elbet, iş yerlerimize yabancı isim koyma modasını da yarattık. 'The ev cafe' dedik örneğin. ‘Show tv’ , ‘star’ izlemeye, ‘night and dale’, ‘best fm’ dinlemeye, ‘blue jean’ leri çekmeye başladık üstümüze.
Zamanla zevklerinin bile farkında olmayan bir toplum haline geldik. ‘Ciks boy’lar ve ‘crazy girl’ ler tercih edilir oldu aramızda. Aradığımızı bulduğumuzda ise ‘oha falan olduk’ ve ‘kal geldi’ oracıkta.
Derken birbirini anlayamayan bir insan topluluğu haline geldik. Öğretmenimizden, doktorumuza, öğrencimizden aydınımıza hepimiz ortak olduk bu kirliliğe. Hiçbirimiz günün 'start'ını başlatırken bir gariplik hissetmedik. Hepimiz yürüdük 'back street caddesi'nde ama hiçbirimiz buradaki cahilliği fark edemedik...
Dil varlık demektir bir millet için. İnsanı insan kılan temel unsurdur. Düşüncelerimizin sihirli kutusudur. Bu sebeple dilimiz kadar varız. Yahya Kemal: 'Bu dil ağzımda anamın ak sütüdür' der Türkçemiz için, Fazıl Hüsnü Dağlarca: 'Türkçem benim ses bayrağım!’ diye simgeler. Kuşkusuz ki Türkçemiz aşkımızın, hüznümüzün, sevincimizin, feryatlarımızın ve tüm duygularımızın bayrağıdır...
Dil sevgidir, sevgilidir. Hem de terk eyleyen vefasız bir sevgili değil aksine sadıkların en sadığı olanlardan…
Güzel Türkçeli nice güzel yarınlara…
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:08
[Only Registered Users Can See Links]ı İsimli Tabela Kirliliği
Tabelalara yabancı bir isim yazma eğilimi, son zamanlarda iyice artarak, dilimiz açısından bir tehdit unsuru haline gelmiştir.
Artık başınızı çevirdiğiniz her yönde yeni bir örnekle karşılaşabiliyorsunuz. Hatta artık firmalar bu yabancı isim koyma konusunda, birbirleriyle yaratıcılık yarışına girmeye başladılar. Bunu yarım yamalak bildikleri bir dilde değil de kendi ana dillerinde yapsalar, bu yarışta daha başarılı olacakları gibi, dilimizin güzelliğini ve varsıllığını da yansıtabileceklerdir.
Bilmem hiç bu yabancı isimli iş yerlerinden bir tanesine girip sordunuz mu “Neden Türkçe kullanmadınız?” diye? İnsanların bu konuya dikkat ettiğini göstermesi açısından, alacağımız olası cevapları ve bunlara verilmesi gereken cevapları şöyle ifade edebiliriz:
“İş yerim daha havalı görünüyor.”
İş yerinizin havalı olmasını istiyorsanız kapıyı pencereyi açın.
“İnsanlara daha çekici geliyor.”
Benden olamayan hiçbir şey, bana bu zamana kadar çekici gelmedi.
"AB’ye giriyoruz. Her şey İngilizce olacak zaten."
AB’ye girmek demek, değerlerimizden vazgeçmek demek değildir. AB üyesi ülkelerin dilleri, ana yasaları, para birimleri vb aynı değil.
"Ne fark eder ki? Küreselleşiyoruz gayet normal bu."
Hayır normal değil. Küreselleşme, ortak değerler benimseme ise, bu değerler neden batının değerleri olsun? Küreselleşmeyi ortaya atanlar, bizim kadar hevesliler mi küreselleşmeye?
"Bilmem bizim çocuk İngilizceyi yeni öğreniyor. O koydu bu ismi."
Efendim, o halde çocuğunuz iyice yabancı hayranı olmadan müdahale etmeli ve İngiliz olmadan, İngilizce öğrenmeyi öğretmelisiniz.
Bu alışkanlığın özentiden kaynaklandığı ve bu şekilde Türkçeye ihanet edenlerin, ulusal birlik bilincinden uzak, oldukları gözlenmektedir. Hiçbir gerekçe bunu haklı kılamaz. Bu durum insanımızın kendini batılı ülkelerden daha aşağı, bayağı, kaba saba gördüğünü belli eder. Bu gidişata bir dur demek için harekete geçilmelidir.
Alıntıdır.
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:14
[Only Registered Users Can See Links]ğlu Mehmet Bey´i arıyorum
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı...
"Bugünden sonra dîvanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste meydanda, Türkçeden başka dil konuşulmaya!"
diye hatırlayanınız var mı? Dolanın, yurdun dört bir yanını çarşıyı, pazarı, köyü, şehri fermana uyanınız var mı? Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim, dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere gördüklerine duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo sunucunun spiker gösteri adamının, showmen, radyo sunucusunun, diskjokey hanım ağanın, first lady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkânın, store bakkalın, market torbanın, poşet mağazanın, süper hiper, gross market; ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı? İlân tahtasının, billboard, sayı tablosunun, skorboard, bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon; merakın uğraşın hobby, olduğuna güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı beldelerin girişinde welcome, çıkışında good-bye, okuyanınız var mı? Korumanın, muhafızın body guard; sanat ve meslek pirlerinin duayen; itibarın saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı? Sekinin, alanın platform; merkezin center; büyüğün, mega, küçüğün mikro, sonun final, özlemin hasretin nostalji, olduğunu öğreneniniz var mı? İş hanımızı plaza, bedestenimizi galeria, sergi yerlerimizi center, room showroom, büyük şehirlerimizi mega kent, diye gezeniniz var mı?
Yolüstü lokantamızın adı fast food, yemek çeşitlerimizin menü; hesabını adisyon diye ödeyeniniz var mı? İki katlı evinizi dupleks, üç katlı komşu evini tripleks, köşklerimizi villa, eşiğimizi antre, bahçe, çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik, vurguncunun spekülatör, eşkıyanın mafya, desteğe bilemediniz koltuk, çıkmağa sponsorluk, diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezisini picnic, bilgisayarı computer, hava yastığını air bag, oluru pekâlâyı okey, diye konuşanınız var mı?
Çarpıcı önemli haberler, flash haber
Yaşa, varol, sevinçleri, oley oley
Yıldızları, star diye seyredeniniz var mı?
Vırvırık dağının tepesindeki köyde, cafe show levhasının altında, acının da acısı kahve içeniniz var mı? Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım, derken dilimizin çalındığını, talan edildiğini, özün el diline özendiğine, içi yananınız var mı? Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk, şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik.
Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?
Karamanoğlu Mehmet Bey´i arıyorum.
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı...
Hayal meyal hatırlayıp da sahip çıkanınız var mı?
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:15
[Only Registered Users Can See Links] nwP1w&s
Dilini Kaybedenin Neyi Kalır ki?
Ömrünü dilimizi araştırmaya ve incelemeye vakfetmiş birinin Prof. Dr. Muharrem Ergin’in söyleyişiyle;
"Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta; kendi kanunları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık; milleti birleştiren koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese; seslerden örülmüş muazzam bir yapı; temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar ve sözleşmeler sistemidir."
Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere dilin dikkat çeken en büyük özelliği bir anlaşma vasıtası olduğudur. Başka bir deyişle dil; insanların birbirlerini anlayabilmeleri için kullandıkları araçtır. Ve şunu da hemen belirtmeliyiz ki aynı zamanda dil basit bir olgu değildir. Dolayısıyla bu açıdan dili bütün birimlerinin ahenk içinde çalıştığı bir kuruma da benzetebiliriz.
Demek ki insanoğlunun tasarrufuna sunulan en büyük imkânlardan biri de şüphesiz dildir. Yeryüzü yuvarlağında yaşamaya çalışan binlerce yaratılmıştan sadece insanoğludur ki "dil denen mucize" ile nasiplenmiştir. Toplumun fertlerine bıraktığı en değerli miras da yine dildir. "Tabiat eşya ve insanı en ince teferruatına kadar açık ve seçik bir şekilde ifade ettiği" içindir ki dil gerek fert gerekse toplum hayatında önemli bir yer tutar.
Dil bir hazinedir. İnsanoğlunun asırlar öncesinden biriktirmeye başladığı bilgi ve hikmetleri bünyesinde barındıran bir hazine. Öte yandan dil milyarlarca insanın hemen her saat her saniye gerçekleri araştırmak yoklamak doğruyu bulup su yüzüne çıkarmak ve hayatın içine katmak için başvurduğu vazgeçilmez bir vasıtadır. O olmadan insan bir şey yapamaz. Fakat vasıta olmak hiçbir zaman dilin değerini düşürmez. Aksine dilin yüceliği aracı oluşundan kaynaklanır.
Dil doğru düşünmenin de anahtarıdır. Konuştuğu dili iyi bilmeyen dilinin kelimelerini yerli yerinde kullanamayan insan sağlıklı düşünemez. August Comte'un ifadesiyle: "Güvercin nasıl hava ile güvercin vücudunun harikulâde dengesinin ifadesi ise dil de insanoğlunun olaylarla münasebetinin harikulâde dengeli bir ifadesidir. "
"Bütün milletlerin evi olan" dil edebiyatın da temelidir. Edebiyat ise milletlerin hayat damarlarından biridir. Dil edebiyatın malzemesidir. Edebî eserler dil sayesinde vücut bulurlar. Dil olmasaydı edebiyatımızdaki yüzlerce binlerce güzel eser de olmayacaktı. Yunus Emre Pir Sultan Abdal Fuzulî Şeyh Galib Mehmed Akif Necip Fazıl ve daha nice büyük sanatkârın eserlerini dil vasıtasıyla ortaya koyduklarını düşünürsek dilin önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Bugün büyük bir zevkle dinlediğimiz hayran kaldığımız şarkıların türkülerin güfteleri de; coşkun duygu ve duyarlıkların söze dökülüşü sonucunda ortaya çıkmamış mıdır? Dil olmasaydı Cahit Sıtkı Tarancı’nın aşağıdaki duygu yüklü dizelerini de okumamız mümkün olmayacaktı şüphesiz:
“Ne doğan güne hükmüm geçer
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş bu bahçe bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
-Pervam yok verdiğin elemden
Her mihnet kabulüm yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!”
Kısacası; dil insan hayatının vazgeçilmez unsurlarından. Dilsiz bir hayatı düşünmek bile abestir. "Dil olmasa tarih kültür edebiyat ve medeniyet de olmazdı." diyen Mehmet Kaplan yerden göğe kadar haklıdır.
Meşhurdur; Çinli bilge Konfüçyüs'e sormuşlar: "Bir ülkeyi idare etmeye çağrılsaydınız önce ne yapardınız?" Cevabı oldukça düşündürücüdür:
"Önce dildeki karışıklığı düzeltirdim. Dil düzgün olmazsa kelimeler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer ne yapacağını bilemez. Bu sebeple kişi söylediğini doğru söylemelidir. Hiçbir şey dil kadar mühim değildir."
İşte fert ve özellikle toplum/millet hayatında son derece önemli bir yere sahip olan dili sevmeli ve ona bilinçli bir saygı duymalıyız. Dilimiz güzel Türkçe’miz bizi biz yapan unsurların başında geldiğine göre onun canlı kelimeleri üzerine bir ana şefkatiyle titrememiz gerekir.
Kendi diline karşı küçümseyici bir tavır takınan onu keyfi uygulamalarına alet eden ve milli değerini anlayamayan birçok millet tarih içinde kaybolup gitmiştir. Bir millet huzur ve güven içinde yaşayabilmesi için dilini de gerektiği gibi önemsemelidir. Dildeki anarşi sokak anarşisinin filizlenmesine yol açabilir. Bundan dolayı dilde birlik aynı vatan üzerinde yaşayan insanların kaynaşmasına vesile olur. Oysa bugün giderek dillendirilen “bölünme parçalanma kaygılarına” bakınca bunun güzel Türkçe’mizi düşürdüğümüz durumdan kaynaklandığını aklıma getirmeden edemiyorum.
Etrafınızdaki levhalara insanların birbirlerine hitap tarzına konuşurken kullandıkları kelimelere ve Türkçe’yi telaffuz edişlerine bakın; ne demek istediğimizi daha iyi anlar ya da zaten bildiğiniz bir konu üzerinde tekrar kafa yormuş olursunuz. Her insanla ve her mekânda birbirinden çok farklı kelimelerle konuştuğumuzdan üslûb ve usülümüze dikkat etmediğimizden sık sık “çam devirmekten” kurtulamıyoruz.
Oysa; Peyami Safa’nın da bir yazısında dile getirdiği gibi; “Bir milletin bütün zekası bilgisi hassasiyeti dilinde toplanır. Dil onun varlığıdır müdafaasıdır başka millet üzerindeki tesirinin en güçlü silahıdır. Bir millet toprağını kaybedebilir dilini unutmazsa o toprağa yeniden sahip olabilir. Dilini kaybeden bir millet her şeyini de kaybetmiş demektir. Giden vatanlar dilleri diri kalan milletler tarafından kurtarıldı fakat dili giden milletlerin ne vatanları kaldı ne de kendileri.”
Ayrıca dilin yasalarına saygılı olmak onun yapısına aykırı kullanışlara kapılmamak içten ve dıştan gelecek yabancı etkilerden ve zorlamalardan korumak onu kendi akışına bırakmak herkesin milli bir görevi olmalıdır.
Her fert kullandığı dile kendi öz malı gibi sahip çıkmalıdır. Milli değerlerin örf adet gelenek ve göreneklerin kısacası kültürün korunması kaybolmaması için dilin yüceltilmesi ve milli bir sembol haline getirilmesi aynı zamanda bir mecburiyettir.
Bunun için de her şeyden evvel Türkçe’mizi iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğrenmeliyiz. Bu sayede bir yabancı dili de öğrenmekte fazla güçlük çekmeyiz. Ancak hemen belirtelim ki yabancı dil öğrenmek gaye değil vasıta olmalıdır; çünkü aslolan fikir zenginliğidir ve onu içinde barındıran zihnimize unutulmaz bir şekilde yerleştiren ruhumuza nakış nakış işleyen kendi dilimizdir. Bizim için dün olduğu gibi bugün ve yarın da en faydalısı “ağzımızda anamızın sütü gibi” olan Türkçe’mizdir. Hem unutmayalım ki; "Kişinin değeri dilinin altında ve kelimenin ucunda gizlidir" sözü çok yerinde bir tespittir.
"Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakını ananelerini hatıralarını menfaatlerini kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza edilmiş olduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir zihnidir."
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:17
Türkçe Üzerine Sözler
[Only Registered Users Can See Links] GKOkw&s
Mustafa Kemal Atatürk
“Türk dili zengin geniş bir dildir; her kavramı ifadeye kâbiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak bulmak toplamak onlar üzerinde işlemek lâzımdır. [...] Türk milletini ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.”
Korkmaz Z (Hazırlayan) 1991. Atatürk ve Türk Dili: Belgeler. Türk Dil Kurumu Ankara. s. 369.
İsmet İnönü
“Eğer Türkler bilimin her dalında yabancı diller için çalıştıkları kadar kendi öz dilleri için emek çekselerdi Türk dili çok zamandan beri eksikliklerinden tümüyle kurtulmuş ve uygarlık dünyasının örnek bir dili olmuş olurdu.”
1941'deki Dil Bayramında
II. Mahmut
“Türkçe tıp terimleri geliştirilinceye ve Türkçe tıp kitapları yazılıncaya değin eğitim yabancı dilde yapılacaktır çünkü amaç bir an önce tıp öğretmektir Fransızca değil.”
1839’da Tıp Okulu’nu açarken
Prof. Dr. Aydın Köksal
“Temel öğretimin bilimsel-teknik öğretimin meslek öğretiminin bireylerin anadilleri dışında bir yabancı dille yapıldığı ülkeler ancak eski sömürgeler arasında ve çok yoksul kimi ülkeler arasında bütün kaynaklar dışardan gönderilerek eğitim yapılan çok geri örgütsüz topluluklarda görülebilir.”
Yabancı Dille Öğretim Türkiye’nin Büyük Yanılgısı
Yaşar Kemal
“Sömürücülük düzeni ortadan kalkmadan kültür bağımsızlığına erişemezsin. Bunun mümkünü çaresi yok. Yazarlarımız yakında Amerikan İngilizcesi sentaksıyla tümceler kurarlarsa hiç şaşmayın. Türkçeyi Amerikan aksanıyla konuşurlarsa ki çokları konuşuyorlar hiç şaşmayın.”
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Türkçemses bayrağım.
Yahya Kemal Beyatlı
Türkçe; ağzımızda anamızın dili gibi helâl ve güzel olmalı.
Peyami Safa
Dilini kaybeden bir millet herşeyini kaybetmiş demektir.
Alıntıdır.
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:22
[Only Registered Users Can See Links] yıllarda, günlük konuşmalarımıza varıncaya kadar, dilimiz erozyona uğradı. Reklâmlardan tutunda, gazete, dergiye, varıncaya kadar, kullanılan yeni bir dil var “Turkche”…
En çok yeni nesil etkilenmiş bu durumdan. Kendi aralarında, konuşmalarını duysanız da, anlamıyorsunuz; çünkü Türkçe konuşmuyorlar. Tercih edilen dil, argo ve Turkche.
- Oha oldum, çüş oldum!
- Choq sheker, ghos!
Günlük yaşamda çalışma ortamlarımızda, ya da arkadaş ortamlarında kullanılan birçok yabancı kelime var, “Web trend, dejenerasyon, mesaj, dijital şov, printer, email, start, okey ” gibi. O kadar özdeşmişiz ki, yabancılık çekmiyoruz. Bu kelimelerin Türkçe karşılığını zihinlerimizde aradığımızda bulmak ise bir hayli zor.
Bu zorluğa dikkat çeken, hatta imdat kurtarın beni diye haykıran, anadilimiz var. Anadilimizi bende çok seviyorum, tıpkı “Kemal Atalay” gibi…
Kemal Atalay soruyor ,“Alo Türkçe neredesin?” adlı kitabı ile… Türkçe cevap veriyor:” Tam içindeyim yüreğinin, ruhunun derinliklerinde, düşüncenin çatısında, dilinin ucunda, her yerdeyim! … Aklını başına devşirip, beni doğru dürüst, kullanmanı bekliyorum.” diyor.
Kemal Atalay dilimizin önemine dikkatleri çekiyor. Sözcüklerimize, kelimelerimize sahip çıkıyor. Almış eline oltasını, Türkçemizi istila etmiş, paldır küldür içeri dalmış, yabancı kelimeleri yakalayarak kurtarmaya çalışıyor.
Kitaptan bazı başlıklar;
Türkçe de Birgün Bizi “By-pass” Edip, paspasa Döndürecek ya!
Seny Sevyyorum Türkçe!
I’m The Best Alayına Rest!
Doğru Türkçe için “Non-stop” TDK! mı?
Türkçemizin yabancılaştığına her gün şahit oluyoruz. Yeni açılan birçok yer batılı olmak uğruna, tabelasına “che chi” gibi ekleri eklemekten kaçınmıyor. Bildiğimiz börekçi, “börechi” oluyor.
Bir milletin dili önemlidir. Diline sahip olmayan bir milletin varlığından söz edilemez. Kültürü de kendide yok olmaya mahkumdur. 1945’den bu yana ve özellikle son yıllarda dilimiz tehdit altında.
Türk dili, nice güzellikleri, incelikleri, üstünlükleri, ahengi ile zengin bir dildir.
Türkçe gibi zengin bir dilimiz varken, üstelik Anayasamızda da “ Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” “Dili Türkçedir” Diye belirtilmişken, yabancı kelimelerin tecavüzüne seyirci kalmak son derece üzücü.
Üstelik yabancı kelimeler istila ederken, dilimizi dilimizden, haince atılmak istenen, “kalem” gibi “cümle” gibi dilimizde önemli yere sahip sözlerimiz var. Türkçe bir kelime atmak, birçok manayı da yok etmeye eşdeğer. Türkçemiz fakirleşiyor…
Yabancı kelimelerle kendimizi ifade ederken, daha karizmatik/ etkileyici güce sahip mi oluyoruz? Ya da Türkçemizi benliğimizi inkâr edip utanıyor muyuz? Türkçe konuşmaktan. Ne dersiniz?
Türkçe konuşalım!
Kemal Atalay “Alo Türkçe Neredesin?” kitabı ile bu fakirleşmeye, istilaya keyifle okuyacağınız, bazen hüzünleneceğiniz, bazen endişeleneceğiniz, bazen de güleceğiniz akıcı anlatımı ile dikkatlerimize sunuyor.
Kemal Atalay’ın da söylediği gibi;
Anadilim benim benliğim; kendimi onunla bilirim, onunla ifade ederim.
Anadilim benim onurum, şerefim, gururum.
Ben onsuz neyim ki? Koskoca bir hiç!
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:23
"Ç" ve "Ş" Harfleri Neden Üzgün?
[Only Registered Users Can See Links]ün gece bir rüya gördüm.
Rüyamda"ç"harfi bir köşeye oturmuş, hüngür hüngür ağlıyordu.
Hemen yanına gidip sordum, ''neden ağlıyorsun'' diye.
"Ben ağlamayım de kimler ağlasın? Neredeyse beni tümden unutacaklar"dedi.
"Nasıl yani?" Dedim."Öğrencilerin hayatlarının önemli bir parçası olan testlerde neden a, b, c, d, e şıkları var da ben yokum?" Diye sordu."Başım kel olabilir ama hem'c'den farklı olayım, hem de sözüm dinlensin diye o kadar da sakal bırakmıştım'dedi.
Sakalına baktım gayet şık duruyordu. Elimden tuttu beni, dışarıya çıkardı.
Bir taraftan hızlı hızlı yürüyor, bir taraftan da çekiştiriyordu. Bir anda diğer elimden de birinin çekiştirdiğini hissettim.
[Only Registered Users Can See Links]
Baktım"ş"harfi.
O da en az"ç"harfi kadar sinirli.
Bir ağızdan "yabancılar bizlerin yerini tutması için iki, bazen üç harf kullanıyorlar, siz bizlerin değerini bilmiyorsunuz"diyorlardı.
Bir an gözüm bulutlara takıldı, Atatürk bulutların arasından onları dikkatle dinliyordu.
"Ç"ve"ş"harfleri iki elimden çekiştirirken bir yandan da dükkan tabelalarını gösteriyorlar, "yabancı sözcükleri kullanmakla yetinmiyorlar, Türkçe sözcükleri de yabancılar gibi yazıyorlar"diye hayıflanıyorlardı.
"Pasha, saatchi, chilek…".
Manisa, yol ve sokaklarında dolaşırken birden gözüm bir tabelaya ilişti.
"Ç"harfine döndüm"al işte"dedim.
"Kokoreç sentır."
"Ç"harfi biraz sakinleşmişti.
Biraz daha yürüdük, bu kez de"ş"harfine dönüp gösterdim."Şow market."
Alıntıdır.
Onlarla birlikte ben de rahatlamıştım.
Haydi size soğuk bir şeyler ısmarlayayım dedim.
İçeri girdik bakkal (Pardon"şow market"in sahibi)"Show tivi"de maç yayın izliyordu. O sırada kapı gürültüyle açıldı. Türk Dil Kurumu'nun"imla kılavuzu"içeriye daldı"siz neler söylüyorsunuz? Bakın bakalım benim içimde'sentır'veya'şow'gibi sözcükler var mı?"Diye kükredikten sonra önce"ç"ye sonra da"ş"ye birer şaplak indirdi.
Tam bana doğru ilerliyordu ki ter içinde uyandım.
"Ç""Ş"ve Türkçe'mize özgü, diğer harfleri daha fazla üzmemek için neler yapabiliriz diye düşündük.
Harflerimizin daha fazla üzülmemesi için siz neler yapabilirsiniz?
Alıntıdır.
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:29
[Only Registered Users Can See Links]ürkçe’yi “klas”larına yakıştıramayan tuhaf insanların sayısı büyük bir hızla artıyor. İki futbolcu; Ortaköy’de açtıkları bara bu semtin eski adını vermişler: “Arkeon”. Güneye doğru inerseniz, eski Roma ve Yunan adlarının birer birer hortlatıldığını göreceksiniz. Özellikle turistik bölgelerde Türkçe konuşmak ve iş yerlerine Türkçe adlar vermek, âdeta ayıp görülmeye başlandı. Bu ne şaşkınlıktır! Bu ne gaflettir!
Eskiden “entel” taifesi çağdaşlığını “öztürkçe” kullanarak “kanıt”lardı. Şimdilerde çağdaşlığın göstergesi İngilizce. Meselâ adamlar, tiyatro kurarlar, adı “Tiyatroskop”. Son zamanlarda “happening”ler, “workshop”lar gırla gidiyor.
Düşünün bir kere gözlerini Galleria’da açıp, Fame City’de Pin Bowling, Skee, all, Boom Ball, Whac-a-Mole, Hoop Shot, Galaksie Beat the Clock ve benzeri oyunlarla vakit geçiren ve McDonald’s’ta yahut, Kentucky Fried Chicken’da karınlarını doyuran bacaksızlar, büyüdüklerinde hâlimiz ne olacak? Türk Hava Yolları dergisinin adı bile İngilizce: “Skylife”...
Peki suçlu kim?
Yeni nesillere ana dil şuurunun kazandırılmasında, ihmali olan herkes suçludur. Özellikle eski kelimeleri dolayısıyla kelimelerin geçmişten bugüne taşıdıkları kültürü ve ifade inceliklerini de satırdan geçiren aydınların, günahı büyüktür.
Devletin bütün imkanlarını kullanarak, insanlara uydurma kelimelerle konuşmanın “çağdaşlık” “ilericilik” olduğunu telkin etmişlerdir. Bu yüzden zamanla sadece kelimeler değil, deyim ve atasözleri bile yeni nesillere bayat gelmeye başlamıştır. İşin gerçeği şudur: Birtakım aydınlar, Türkçe’yi zenginleştirmek, Türkçe’de bulunmayan kavramlara, terimlere karşılıklar bulmak yerine; yediden yetmişe herkesin anladığı ve kullandığı kelimelere yeni karşılıklar uydurmuşlardır. İmkân’ı, ihtimal’i, şart’ı, sebep’i ve daha yüzlercesini kitle iletişim vasıtalarını da, arkalarına alarak dilden kovmuşlar.
Hatırlanacağı üzere yabancı adlar, önce dergilerde boy gösterdi: Argos Rapsodi, Strech Hey Girl vb. Daha sonraları yabancı adlı televizyonlar peydahlandı: Magic Box, Show TV, İnter Star, Flash TV vb. Yüksek tirajlı gazetelerde Film Guide, TV Guide, Pozitif Star Teleskop gibi adlarla ekler vermeye başladılar. Çocuklarına Melisa, Sem gibi isimler veriyorlar...
Geçmiş ola!
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:35
[Only Registered Users Can See Links]ürkçeyi doğru kullanmak, Türkçe kelimeleri tercih etmek, namustur.
Dilin millet hayatındaki tartışılmaz önemi konusu, her açılışında Konfüçyüs’ün “bir milleti egemenlik altına almak, için ne gibi bir yola başvurulması” gerektiği yolundaki cevabı düşer aklımıza. Ne demişti hatırlayalım: Önce o milletin dilini bozardım diyor. Neden mi?
Çünkü insanlar dil ile iletişim kurar. Kelimelerini değiştirir, farklı dillerden yabancı kelimelerle yüklü bir dil inşa ederdim. Kelimeler anlaşılmazsa, cümleler de anlaşılmaz ve insanlar ne denildiğini anlamıyorsa, işte ülke çözülmeye başlamıştır artık.
Dünya hızla “çokkültürlü” bir yapılanmanın olduğu yarınlara doğru ilerliyor. Kimi kültürler, bu çokkültürlü katman içinde kendi değerlerini temsil etme durumunda olmayacak belki de. Çünkü tuhaf bir zihin yapısının ürünü olan “Gücün varsa söyleyecek sözün vardır” sığlığı ile hareket ediliyor. Oysaki güçlü olan söz değil miydi? Sözün gücü vardır, gücün sözü değil!
Gerçek şu ki; İngilizce almış başını gidiyor. Hangi ulus hangi ülke olursa olsun, kıyısından, köşesinden bir şekilde İngilizce’yle hemhal durumda. Bizde bile İngilizce’ye rağbet o kadar fazla ki, çoğunlukla gençlerin ağzında, kırma/melez bir Türkçe konuşulmaktadır.
Buradan İngilizce öğretimine karşı çıktığımız gibi bir sonuca ulaşılmamalıdır; aksine dünya devletleri arasında yer almak isteyen bir Türkiye, dünya insanları ile iletişim kurmak isteyen bir fert İngilizce bilmek zorundadır. Bugün derdini, dileğini yurtdışında Türkçe ifade etmeye çalışanlar, sesini duyuramamaktadır. Dil bileceğiz… Hem de en iyi şekilde. Ama dil bileceğiz diye de kalkıp güzelim Türkçe kelimelerimizin yerine, ucube yabancı kelimeleri de koymayacağız koymamalıyız…
Türkçesi varken, İngilizcesine ya da hangi dilden olduğu belli olmayan, Frenkçesine sığınan kişilerin “kendini küçük görme” sorunu vardır diye düşünüyorum. Söylediği iki kelimeden biri yabancı olan ve Türkçe konuştuğunu iddia edenler neyi kanıtlamaya çalışıyorlar?
İnsanın itibarını, konumunu kullandığı kelimeler yükseltmez; bilakis taşıdığı değerler yükseltir.
Bu bağlamda dilimizde Türkçe karşılığı olduğu halde farklı dillerden apartma kelimelerin kullanılması en basit ifade ile “kendini bilmezlik/aymazlık”tır. Yunus Emre özü ile de sözü ile de kendini bilmesi gerektiğini salık vermez mi insanoğluna; “Sen seni bil seni…”
Özellikle basın-yayın kuruluşlarında, yani medyada sıkça gözlemlediğimiz bu dil kirliliği değil midir, bugünkü insanımıza da aynı günahı işlemeye yönelten? Televizyon izlemede dünya ikincisi ya da üçüncüsü olduğumuz göz önüne alınacak olursa, o nispette de dilimizi katlettiğimiz sonuncuna varabiliriz. Televizyon kültürü ile yetişen çocuklar, gençler ya da akşamlarını televizyon ile dolduran anne babalar farkında olarak, ya da olmayarak kapmış oldukları “yabancı kelime” virüsünü, mikrobunu çevrelerine de taşıyıveriyorlar. Sorumsuzluk, televizyon ya da gazeteler de başlıyor. Bu özenti hastası insanların konuştukları Türkçe, halkın konuştuğu arı-duru Türkçeye pek benzemiyor. Bir zaman sonra da arı-duru konuşan halk, garip karşılanmaya başlanıyor. Neden çünkü “eski kelimelerle” konuşuyordur.
Televizyonun öğrettiği Türkçe ile yatar, kalkar olduk sözün özü.
Bulunduğunuz yeri şöyle bir gezin. İşyerlerinde özellikle yeni açılan iş yerlerinde yabancı isim koyma hastalığı almış başını gidiyor. Acıktığınızda oturup döner yiyeceğiniz yerin isminin fast food olduğunu görüyorsunuz. Saçınız uzamıştır kestireceksiniz ortalık “flash” olmuştur. Yeni çıkan bir kaseti ya da albümü gidip “woom” suz bir yerlerde sormak için boşuna geziyorsunuz. Güzelim Anadolu kelimesi;“Anatolia” olmuş, biz uyurken. Halkın yüzlerce yıldır dükkân dediği ve alış veriş yaptığı yerleri, birileri “shop” a çevirmiş. Bizim heybetli, asil paşa olmuş “Pasha”… Ve daha bir yığın örnek… Showland, showroom, center, bazaar, miss, forewer, travel, elite, strech, class, vokal, bank, kelimeleri işyeri ismi olarak kullanıldığına daha “modern” daha “cool” olmaktadır halkın gözünde her halde…
Dilinden utanan, özenti meraklıları oldukça, bunun önüne geçilebilir mi?
Gelin bugün bir karar verin ve uygulayın; Türkçesi varken, yabancı kelimelerle konuşmaya son verin.
ÖYLE DEME ; BÖYLE DE
- START ALMAK - BAŞLAMAK
- LAPTOP - DİZÜSTÜ BİLGİSAYAR
- CENTER - MERKEZ
- RELAX OLMAK - RAHATLAMAK
- E-MAIL - E-POSTA İLETİ ELMEK
- KOMÜNİKASYON - İLETİŞİM
- CV - ÖZGEÇMİŞ
- OKEY - TAMAM
- TREND - EĞİLİM
- SPONTANE - KENDİLİĞİNDEN
- LİNK - BAĞLANTI
- DİZAYN - TASARIM
- ANALİZ - ÇÖZÜMLEME TAHLİL ETME
- ONLINE - ÇEVRİMİÇİ
- KRİTER - ÖLÇÜT KISTAS
- PART-TİME - YARI ZAMANLI
- PESİMİST - KARAMSAR
- SLAYT - SUNUM
- EMPOZE ETMEK - DAYATMAK
- DRIVER - SÜRÜCÜ
- BYE BYE - HOŞÇA KAL
- WİRELESS - KABLOSUZ AĞ/İNTERNET
Alıntıdır.
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:36
Yavuz Bülent Bakiler ve Türkçe
[Only Registered Users Can See Links]
Yavuz Bülent Bâkiler günümüz Türk edebiyatının önde gelen simalarındadır. Şair yazar ve mütefekkir olan Bâkiler “Harman” “Üsküp’ten Kosova’ya” “Türkistan Türkistan” “Âşık Veysel” “Sözün Doğrusu 1 2” “Ârif Nihat Asya İhtişamı” “Gidenlerin Ardından” “Elçibey” “Şiirimizde Ana” “1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davasında Sorgular Savunmalar” “Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır” “Elçibey” gibi eserlere imza atmıştır.
Türkçemiz üzerine düşünen yazarlardan biri de Yavuz Bülent Bâkiler’dir.
Bâkiler dil üzerine keyfi davranmayan sorumlulukla şuurla yazan bir araştırmacıdır. Ayrıca onun şair oluşu Türkçeye yönelik daha da hassas davranmasına yol açmıştır diyebiliriz. Değil mi ki şairler kelimeleri sarraf gibi işleyen dil ustalarıdır. İşte Bâkiler de eserlerini Türkçe zevkiyle inşa eden bir sanatkâr ve dil üzerine araştırmalar yapan düşünen konuşan ve çeşitli programlar hazırlayan bir yazardır.
Bâkiler eserlerinde Türkçeyi kullanımıyla Türkçeye dair telakkisini de yansıtmaktadır. Yani Bâkiler’in eserlerine onun dile dair görüşlerini tatbik ettiği çalışmalar olarak bakabiliriz. Fakat onun “Sözün Doğrusu 1- 2” eserleri yazarın Türkçeye dair fikirlerini Türkçe hakkındaki çeşitli meselelere bakışını ve Türkçe telakkisini doğrudan ihtiva etmektedir.
Bâkiler insanları bir araya getiren bir harç gibi birlikte kılan unsurun kültür olduğunu idrak etmiştir. Kültür; dil din gelenek görenek ve tarih şuurundan oluşur.
Bunlardan dil Bâkiler’e göre bir millet için olmazsa olmazlardandır. Türk milletinin dili Türkçedir. O takdirde Türkçe Türk milleti için ana sütü gibi helal olmalıdır. Dilin helalliği onu doğru kullanmakta ve güzelce yaşatmakta saklıdır. Bu da günlük hayatımızda televizyon kanallarında gazetelerde mecmualarda dergilerde ve radyolarımızda Türkçeye hassasiyetle yaklaşmakla olur.
Yahya Kemal üstat “Türkçenin çekilmediği yerler vatandır.” diyor. Dil bir milleti millet yapan en önemli müesseselerdendir. Millet ise vatan toprağı ile vardır. Vatansız millet yok olma tarih sahnesinden silinme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Milleti yeryüzünde var yapan değerlerden biri vatansa diğeri de dildir. Dile sahip çıkmak biraz da vatana sahip çıkmaktır. Dili korumak vatanı korumaktır. Dilde hassas olmak vatan mevzusunda hassas olmaktır. Yahya Kemal’in sözüne bu açıdan bakmak meseleyi biraz daha anlaşılır kılacaktır. Bâkiler’in Türkçe üzerine düşünmesinde araştırmalar yapıp yazılar yazmasında Yahya Kemal’in de etkisi olmuştur denilebilir.
Zira onun şu sözleri Yahya Kemal’in ifadelerini hatırlatmaktadır: “Türkçe bizim varlık sebebimizdir. Dirliğimiz birliğimiz geçmişimiz geleceğimiz dilimize bağlı. Dilini unutan bir millet kaybolmuşlar listesinde kupkuru bir isim olarak kalır."
Bâkiler’in dil telakkisini yansıtan bu ifadeler onun derdini de anlatmaktadır. O Türkçeye varlık sebebimiz olarak bakmaktadır. Onun için Türkçe Türk milletinin kültürünün gelenek ve göreneklerinin yeryüzünde baki kalışının en önemli sebebidir. Dil yoksa biz de yokuz; dil varsa biz de varız.
Bâkiler’in Türkçeye dair dile getirdiği görüşlerini inceleyince anlıyoruz ki karşımızda şuurlu bir dil sevdalısı konuşmakta. O bir şair ve araştırmacı olarak Türkçesine önem vermekte; dil mevzusunu önemli mevzulardan bilmekte ve Türkçe üzerine konuşmak için derin bir birikime sahip olunması gerektiğini örneklerle kanıtlamaktadır.
Türkçenin meselelerini merak eden herkese duyurulur!
Efecan Karagöl'e teşekkürler...
Alıntıdır.
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:37
[Only Registered Users Can See Links] bildiği gibi Türkçe, Türk kültürünün, Türk bağımsızlığının en temel yapı taşlarından biridir.... Bizim kültürümüzü oluşturan, onu yaşatan en önemli etmen, Türk Dilidir...
Güzel dilimizin kelimelerini abuk subuk harflerle yozlaştıran, onlara başka bir biçim veren ve dilimizin gramer yapısını alt üst eden insanların, önüne geçmek, bir bizim en büyük sorumluluklarımızdandır..
İnsanların kendine ait sorunları yüzünden, Türkçemizin kurban edilmesine göz yumamayız, sessiz kalamayız....
Önceleri Türkçe kelimelerin yerini ingilizce kelimeler alıyordu... Bu dilimizi başka dillerin etkisine sokuyordu... Ama gittikçe abartan o şahıslar, Türkçe kelimelerini de bozarak, dilimize zarar vermeye başladılar... Bunun ölçüsünü de bir hayli kaçırdılar...
Örneğin;
Sheker Değil ---> Şeker
Ajqımmm Değil ---> Aşkım
Ewt Değil ---> Evet
Sefiorum Değil ---> Seviyorum
Sen de Türkçene Sahip Çık. Sen de Bir Yorum Yaz.. Bizlere Katıl !!
BEN DE TÜRKÇEME SAHİP ÇIKIYORUM DİYORSAN YORUM YAZ...
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:39
Dilde Hüzün Var Şimdi
[Only Registered Users Can See Links] AOnVw&s
Zihnimizdekileri en iyi yansıtan vasıta dil olduğu için “Dil zihnin aynasıdır.” denilmiştir. Her insan mensubu olduğu milletin dilini doğduğunda hazır bulur. Dil benliği kimliğe; ferdî kimlik ve kişiliği millî kimlik ve şahsiyete dönüştüren oldukça mühim bir vasıtadır. Ferdî benlik değer hükümlerimizi kanaatlerimizi ve kabiliyetlerimizi yansıtır. Ferdin sahip olduğu cüz’i benlik toplumla uyum sağladığında millî benliğe dönüşür. Her fert âzâsı olduğu cemiyetin genel özelliklerini de taşır. Ferdin kendini tanımasına yönelik değerlendirmelerini ihtiva eden kelime ve kavramlar dille ifade edilir. Hüviyet ve şahsiyetiyle cemiyetin bir parçası olan fert cemiyetteki çeşitli faaliyetleriyle millî kimliğe ulaşır. Bir milletin ortak değerleriyle oluşan millî kimlik fertte ortak his ve düşünceler hâsıl eder. Bu değerler dil aracılığıyla düşüncemizde şekillenerek davranışlarımıza yansır. Dil insana mensubu olduğu millete kuvvetli bir aidiyet hissi kazandırır. Anne karnında iken pasif doğduktan sonra da aktif şekilde münasebete girdiğimiz ve konuşmaya başladığımız ana dil; kültür edebiyat ve medeniyetin temel unsurlarından biridir.
Düşüncenin evi olarak dil
İnsanların eşya ve hâdiselere bakışını belirleyen dil düşüncenin de en önemli unsurudur. Milletlerin gücü dil ve düşüncelerinin güçlü olmasıyla doğru orantılıdır bu yüzden gelişen şartlara uygun olarak dilin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bir millet dil düşünce sanat ve edebiyatta kuvvetli olduğu nispette güçlü sayılır. Bir fert kendi dilini iyi kullanıp başkalarıyla da samimi münasebetler kurduğu ölçüde kendi millî benliğini teminat altına alır. Dil geçmişteki zenginlikleri günümüze bugünün birikimlerini de geleceğe aktarmada önemli bir köprü vazifesi görmektedir. “Bir millet atalarından aldığı ve günümüzde yeni şekillere sokarak değerlendirdiği zihnî ilmî fikrî zenginliklerini ancak bütün bunları kucaklayabilecek güçlü bir dille gerçekleştirebilir. Millet ne ölçüde zengin bir dille konuşuyorsa o ölçüde düşünüyor; ne seviyede düşünüyorsa o ölçüde de konuşabiliyor demektir. Bir dil kendi iç dinamikleri ve her şeyi ifade edebilmesi açısından bütün zamanların gereklerini seslendirmeye yetmiyor ve dolayısıyla da o dili kullananlar bazı mazmunları ifadede söz sıkıntısı çekiyorlarsa o dil; düşüncenin desteğinden mahrum onu kullananlar da dökülüp yollarda kalmaya mahkûmdurlar. Eğer bugün kendimizi ifadede sadece çevremizden duyup öğrendiklerimizle veya mevcut sözlüklerdeki kelimelerle yetinecek olursak okullar sanayi müesseseleri ticaret fuarları teknoloji hangarları.. gibi modern hayatın zarûrî gördüğü pek çok alanda sessiz sessiz oturup etrafımızı dinleme mecburiyetinde kalırız ki bu da içinde bulunduğumuz çağın temel esasları kabul edilen bir kısım dinamiklere karşı alâkasızlık ve dolayısıyla da muasır milletler karşısında elenip gitme demektir.”
Günümüz insanı dili ve düşüncesiyle kendi çağını doğru okuyup değerlendirmelidir. Zamanın şartlarına uygun olarak yeni fikirler üretip kültürü yorumlama yoluna gitmelidir. Unutmayalım ki düşünmeyen konuşmayan milletlerin yerine hep başkaları düşünür ve konuşur. Düşünmeden konuşanlarda mantık dilin esiri sayılır. Düşünmeyen düşündüklerini sağlıklı bir şekilde ifade edemeyenlerin millî bir acz ve atalet içinde olduğu kesindir.
Dil yâresi
Sokaktaki vatandaşlarımız hattâ birçok aydınımız kelimeleri bazen yerli yerinde kullanamamaktadır. Eli kalem tutan ve tv’lerde konuşan kimselerin büyük yanlışlarından biri kelimenin Türkçesi varken yabancısını kullanmaktır. ‘Modası geçmiş’ yerine ‘demode’; ‘kanunsuz’ yerine ‘illegal’; ‘dolu’ yerine ‘full’ demek insanlara neden bu kadar kolay gelmektedir? Bütün bunların sebebi yabancı yaşama tarzlarına özenti ve kendi kültürünü yeterince idrak edememedir. Çünkü dil ile yaşama tarzı arasında sıkı bir münasebet vardır. Meselâ beslenme ihtiyacını ‘fast-food’ kavramının getirdiği bir yeme-içme tarzına göre karşılayan yemeğini devamlı bu tür gıdaların tüketildiği yerlerde yiyen kişilerde zamanla ‘bu beslenme kültürünün’ ortaya çıkardığı davranış şekilleri görülmeye başlanır. Bu durum yemek kültürünün değişmesiyle ortaya çıkan davranış değişmesine güzel bir misâldir. Bu beslenme kültüründe Türk kültüründe ‘sofra kurmak’ tabiriyle ifade ettiğimiz yemek yeme usûlündeki birçok mânâ güzellik ve haslet kaybolmaktadır. Bu zaviyeden değerlendirildiğinde dil atalardan miras alınan kültürün en önemli unsurudur. Bir başka ifadeyle sosyo-biyolojik açıdan dil kültürü ifade edici çeşitlendirici çoğaltıcı aktarıcı ‘kültürel gen’dir. ‘Kültürel gen’ veya ‘sosyokültürel gen’ tabirleri yerine kolay anlaşılması için biyolojik gen kavramından ilham alınarak zihindeki kavram sembol ve birikimlere ait birimleri ifade edecek tarzda “mem” tabiri de kullanılmaktadır.
Fıtratın bir parçasını teşkil eden genetik yapının birimleri olan genler gibi fıtratımızın şekillenmesinde rol alan zihin düşünce ve kültür dünyamızın taşıyıcılarından olan dil ve kavramlar arasında da bir yakınlık vardır. Meselâ; insanların fıtratları farklı olduğu gibi beğenileri veya alâka duydukları meslekler de farklılaşmakta buna bağlı olarak kullanılan kelime ve kavramlar da farklılaşmaktadır. Temelinde gen ile mem farklılaşmasının yattığı bu hususa ‘argo’ veya ‘avamca’ kelimelerin bazılarına çok normal gelmesine rağmen; asil ve ciddi insanların bu tabirleri çekinerek kullanmaları örnek verilebilir.
İnsan fıtraten ve potansiyel olarak hem iyiliğe hem de kötülüğe açık bir mahiyette yaratılmıştır. Bu mahiyetin açığa çıkarılmasında sebepler plânında genlere de bir rol verilmiştir. Epigenetik genlerin hangi şartlarda aktif olup olmadıklarını araştırmaktadır. Yeni bir teoriye göre epigenetik bilimi sahip olduğumuz genlerimizin nasıl nerede hangi ölçülerde okunacağını (ekspresyonunu) belirlemede kelime ve kavramların büyük tesiri olduğunu iddia etmektedir. Müstehcen kavram ve kelimelere sıkça mârûz kalındığında hâl ve davranışlara müspet tesir eden beyindeki bazı genlerin okunmadığı aksine menfî tesiri olan bazı genlerin tesirini gösterdiği düşünülmektedir.
Günümüzde ‘ses bayrağımız Türkçe’ ne yazık ki yabancı kelimelerin istilâsı altında. Radyo dinlerken televizyon izlerken veya sokaklarda dolaşırken bu istilânın boyutları net olarak görülmektedir. Büyük şehirlerin herhangi bir köşesinde görebileceğimiz ‘Blue Butik Sandwich Waffle Body Reform Shop Haute Coiffeure Kebab’s Shoe center…’ gibi yabancı isimler insanı yabancı bir diyara gelmiş gibi şaşkınlık içinde bırakıyor. Bu menfi durum sadece iş yeri veya müessese isimleriyle sınırlı değil günlük konuşmalarımıza da sirayet etmiş durumda. Hiçbir kaideye dayanmayan bu dil ve düşünce kirlenmesi aslında zihin haritamızın da değişime uğradığını göstermektedir. “N’aber kelimesi ile çok uzun (sürebilecek) görüşmelerimizi süratle bitiriyor ‘köşeyi döndük’ kelimesi ile ekonomik durumumuzu özetleyebiliyoruz artık. ‘Kaçalım mı’ veya ‘kaçtım- uçtum’ kelimeleri ile de çok sıkıntılı bir ortamdan ayrılmanın zamanının geldiğini yine o hızla anlatabiliyoruz. ‘Ne iş’ kelimesi ile çok önemli veya karmaşık bir hâdiseyi anlayıp anlatabiliyoruz. Neredeyse konuşmuyor koşuyoruz. Dünyanın genel yapılanması ülkemize de kimi boyutlarıyla yansıyor kuşkusuz. Ama arada dilimizin bu kadar sıkça ve hızla değişmesi kirlenmesi ve kimliğini kaybetmesi bu garip ve şaşırtıcı dil devriminin nasıl oluştuğu sorusunu akla getiriyor. Günümüzde hemen artık herkes kestirme koşturarak ve anında yaşamayı tercih etmiş durumda. Dolayısıyla gündelik hayat bir sürat koşusuna dönüşmüş gözüküyor. İşte böylesi bir ortamda insanlarımız dilimizin özünden çok pratiğini seçme kolaylığını tercih ediyor ve fast-food beslenme gibi bir konuşma anlaşma görüşme özgürlüğünü ön plâna alarak pek âlâ da anlaşabiliyor. Böylece dilimiz ‘Vatandaş Türkçe konuş!’lu yıllardan ‘Nasıl işine geliyorsa öyle konuş!’a daha doğru ifadesiyle ‘Konuş da nasıl konuşursan konuş!’a dönüşmüş oluyor.”
Bir milletin fertlerinde millî kimlik ve benlik duyguları yeterince gelişip bir fıtrat hâline gelmemişse dile sahip çıkma duygusu da gelişmez. Çünkü dili doğru ve güzel kullanma ona sahip çıkma duygusu biraz da millî hislerle alâkalıdır. Sevinçlerimizi acılarımızı kederlerimizi millî hissin en önemli taşıyıcısı olan dille dolayısıyla Türkçeyle ifade etmeliyiz. Sevinirken ‘yuppi’ tasdik mânâsında ‘okey’ bir yerden ayrılırken ‘by’ teşekkür ederken ‘mersi’ özür dilerken ‘pardon’ demek acaba hangi millî benlik kimlik ve şahsiyetle bağdaşır?! Bununla beraber son yıllarda çocuklara ‘Melisa’ vb. isimler vermek millî kimliğin aşınmasına bir misâldir. Bir milleti teşkil eden fertlerin başka kültürlerin tesiri altında kalması ve zamanla da özlerini kaybedip tamamen başka topluluklara benzemesi kaçınılmaz olur. “Her şeyden önce kabul edilmelidir ki büyük medeniyetler kurmuş milletlerin dilleri de buna paralel olarak gelişmiştir. Geçmişte bir Lâtin bir Grek bir İslâm medeniyetinin zirvede olduğu devirlerde bu medeniyetleri inşa eden insanların dilleri de zirvedeydi. Günümüzde de ekonomik gelişmişliğiyle medeniyeti temsil eden Batı insanının dili özellikle de ABD’nin resmi dili olan İngilizce gayr-i resmî olarak bir dünya dili muamelesi görmektedir. Böylece dil o milletin ekonomik siyasî ve kültürel nüfûzunun da taşıyıcısı durumuna gelmektedir. İçtimâi değişmenin yaşandığı ortamlarda bu değişmenin büyük oranda dille başladığını veya bu süreçte dilin önde gittiğini söylemek mümkündür. Çünkü değişme için eskinin devamını engellemek ve yeniye geçmek gerekiyorsa bu da dil ile olmaktadır. Nitekim 19. yüzyılda gerçekleşmiş bulunan birçok millî uyanış hareketi dilde devrimi de beraberinde getirmiştir. Macarların Almanların Norveçlilerin dillerinde yenileşmeye ve sadeleştirmeye gitmeleri hep siyasî bakımdan dönüm noktaları olan devirlere rastlamaktadır.(…)Yani bir bakıma sosyal kültürel vb. yönlerden toplum yapısının değiştirilmesi işi dilin tesir gücüne bırakılmıştır veya yapılan uygulamalardan böyle bir sonuç çıkmıştır. Tabii ki bu tür bir değişme önceki değerlerden uzaklaşma hattâ bazen kopma neticesini doğururken diğer taraftan da gelecek için veya getirilmesi düşünülen değerler için bir umut kaynağı olmuştur. İsrail Yahudilerinin işgal ettikleri Filistin toprakları üzerinde 1948’de devlet teşkilâtını kurduktan hemen sonra dili işleyip geliştirme işine girişmeleri hattâ 1891’de Rusya’dan gelip Kudüs’e yerleşen Elieze En Yahude adlı bir Yahudi’nin dillerinin kaybolmamasını temin için bir İbrani lûgati telif etmesi millî benliğin oluşmasında dilin ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemli olsa gerektir.” Dili kuru bilgi ve kaideler bütünü olmaktan kurtarıp onun kültür medeniyet birikiminin önemli bir taşıyıcısı ve millî his ve kimliğin şekillenmesinde önemli bir role sahip olduğu hakikatini genç nesillere anlatmalıyız.
Dile sahip çıkmamak vebaldir!
Türk Dil Kurumu’nun en son çıkardığı Türkçe Sözlük’e göre 104 bin kelimeye sahip olan Türkçe mühim bir hazinedir. Günümüz insanında lûgat kullanma alışkanlığı olmadığından maalesef bu hazineden yeterince faydalanılmıyor. Öz değerlerden kaçışla eşdeğer olan dil şuurundan mahrum olma durumu sadece sokaktaki vatandaşa değil aydınlarımıza sanatçılarımıza siyasetçilerimize kadar sirayet etmiştir. “Dikkatle incelendiğinde yazılan makalelerde yapılan ilmî toplantılarda veya değişik şekilde tertip edilen toplantılarda yapılan konuşmalarda yabancı kelime kullanmak bir üstünlük aracıymış gibi telakki eldir hâle gelmiştir. Aslında bir nevi kendinden ve kültüründen kaçış da diyebileceğimiz bu durum ötekine ilgi duyma onun üstünlüğünü kabul etme ve kendi birikimini yetersiz görme anlamını da taşımaktadır. Meselâ ‘konsensüs’ ‘kompleks’ ‘prezantasyon’ ‘konsantrasyon’ vb. kelimeleri bunların Türkçesi varken kullanmak farklılık arayışından başka bir şey değildir.”
Bu mânâda cemiyetin önünde olması gereken sanatçı ve yazarlarımıza bu meselede oldukça önemli vazifeler düşmektedir. Her şeyden önce toplum önünde yapılan konuşmalarda radyo ve televizyon programlarında bu konuyu sık sık gündeme getirerek toplumda ortak bir şuur oluşmasına katkıda bulunulmalıdır. Bugün insanlarımız ana diliyle yazılan metinleri dahi anlayamaz duruma düşmüştür. Bunu bir eksiklik olarak değerlendirip bir an önce kendi dil ve kültürümüzle barışmalıyız. Dili bir ‘namus’ bilerek iffetimizi koruma hassasiyeti içinde olmalıyız. Televizyon gazete radyo ve dergi gibi haberleşme vasıtaları da kendi üzerine düşen vazifeleri yerine getirmelidir. “Bu iletişim araçlarının merkezlerinde Türkçeyi iyi bilen Türkçenin inceliklerine hâkim uzmanlar bulunmalıdır. Bu uzmanlar gazetedeki köşe yazısından reklâmlara haberlerden ilânlara kadar bütün yazıları dikkatle incelemeli ve gerekli düzeltmeleri yaparak dilimizin inceliklerini yansıtmalıdırlar.”
Okullarımızda Türkçe öğretimini yeniden yapılandırmak gereklidir. Çünkü dil öğretiminde asıl gâye dinleme konuşma okuma yazma gibi temel kabilîyetleri geliştirmektir. Bu sebeple dil dersleri bir bilgi kazandırma/yüklemeden ziyâde kişilerin iletişim ve düşünme kâbiliyetlerinin geliştirilmesine hizmet etmelidir. Bugün ortalama bir lise hattâ üniversite mezunu bile merâmını açık ve rahat bir şekilde anlatamamakta söyleyeceklerini üç-beş kelimede bitirmektedir. Bu üç-beş kelimeyi/cümleyi söylerken bile sık sık ‘şey işte yani böyle ee ıı..’ gibi kelime ve nidâlarla bu konudaki eksikliğini göstermektedir. Bu problemin çözümü için talebelere derslerde sık sık hazırlıksız konuşmalar yaptırılmalıdır. Bu tür çalışmalar daha sonra topluluk karşısında yaptırılarak öğrencilerin his ve düşüncelerini daha şuurlu ve tesirli anlatmalarına imkân sağlanmalıdır. Dil şuuru mevzuu sadece okul öğretmen ve devletle ilgili bir mesele de değildir. Bu hususta “Hiç şüphesiz anne ve babalara da düşen vazifeler vardır. Çocuklara anadillerine daha yabancılaşmadan anadil şuuru verilmeli dillerinin tatlılaşması için onlara şiir öğretilmeli sık sık masallar okunmalıdır. Nitekim şiir kalbi şefkatle doldurup duygulandırır. Bunun yanında kendi dillerini sağlam öğrenme ve düşüncelerini rahat ifade edebilme gibi hassasiyetler kazandırır. Özellikle yabancı ülkelerde yaşayan ailelerin bu konuda daha da dikkatli olması gerekmektedir. Çocuklarına anadilleriyle yazılmış eserleri sık sık okutmalı onların bu bilinci devam ettirmeleri için konuşmalarında kulağa hoş gelen insanın ruhunu okşayan güzel sözlere ve lâtifelere yer vermeli özellikle tatil zamanlarında çocuklarını Türkiye’ye göndererek onların temiz bir çevrede ve güzel konuşan insanlar arasında kalıp dili bilinçli kullanma hassasiyeti kazanmalarına uygun ortam hazırlamalıdırlar.”
Telâffuz yanlışlarının da dilimizi yabancılaştırdığından söz etmeliyiz. Dilimizdeki bazı kelime ve kısaltmaları Türkçeye göre değil de İngilizceye göre telâffuz şu an için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Meselâ ‘NTV’yi Türkçe söyleyişe uygun ‘neteve’ şeklinde telâffuz etmemiz gerekirken İngilizce ‘entivi’ şeklinde telâffuz etmek kendi dilinden utanma sıkılma veya ötekisiyle tatmin olma ruh hâli değilse nedir? Bunun dışında çok sınırlı bir kelime kadrosuyla konuşan aydınlarımız ve gençlerimiz bazı Osmanlıca kelimelerin telâffuzunu yanlış yapmaktadır: ‘Şefkât’ yerine ‘şevkat’ ‘keşf’ yerine ‘keşv’ uzman mânâsına gelen ‘mütehassıs’ yerine ‘mütehassis’ ‘tashih’ yerine ‘tahsis’ konuyla ilgili akla gelen yanlışlardandır. Hattâ bu telâffuz hataları Türkçe harfleri İngilizce telâffuz etmek garabetine dahi varmıştır. Meselâ yanlış bir şekilde ‘h’ harfi ‘haş’ veya ‘eyç’; ‘t’ harfi ‘ti’ şeklinde telâffuz edilmektedir. Karanlığa bağırıp çağırma ruh hâlini bırakıp bu yanlışlıkları düzeltmek için hep birlikte mücadele etmeliyiz. Bu yolda “Tiyatro roman ve hikâyeler de dili doğru öğretme ve onu geliştirme gâyesine mâtûf olarak değerlendirilebilir. Tiyatro roman ve hikâye yazarları bu konuda çok hassas davranarak neslimizin iyi yetişmesine çok büyük katkıda bulunabilirler. Meselâ her yazar kendi memleketine has kelime ve sözleri kullanarak onları topluma mal edebilir.(…) Diğer taraftan dilimizin güzel öğrenilip öğretilmesi ve korunması meselesinde hükümeti devlet müesseselerini ve mahallî idarecileri de çok büyük vazifeler beklemektedir. Tarihî ve edebî eserler değerlendirilerek dilimize ait kelimelerin derlenip toparlanması iştikak usûllerinin belirlenmesi milletimize mâl olan kelime ve deyimlerin yaygınlaştırılması mevzûlarında en önemli görev devlet müesseselerine ve Türk Dil Kurumu’na düşmektedir. Meselâ dükkân ve işyeri levhaları ile reklâm panolarının bir denetime tâbi tutulması; yabancılara ait patenti bulunmayan levhalara sınırlamalar getirilmesi isimlerin dilimize ait olanlar arasından belirlenmesi ve elden geldiğince ecnebi adlara yer verilmemesi başlı başına bir hizmettir.”
Hiç şüphesiz ki her şeyden önce dile sahip çıkacak şuurda bir neslin yetiştirilmesi gerekmektedir. Dili korumak meselesini ekmek ve su kadar gerekli gören bir nesle her dönemden daha çok muhtacız. Değerlerin alt üst olduğu millî ruh ve kültürün eline kelepçe ayaklarına bir nevi pranga vurulmaya çalışılan bu dönemde kendi dinamiklerini yeniden ihyâ edecek bir nesil bunu kendi diliyle yapmak gerekliliğine inanmalıdır. “Anadilimiz hakkında esaslı bir altyapıya sahip olmayan insanların günün birinde tutarlı ve esaslı bir hayat görüşünü temsil etmesi de mümkün görünmüyor. Çevremizde hemen her gün rastladığımız insan enkazı Martin Heidegger’in ‘Lisan varlığın evidir.’ sözünün hikmetini tersinden de olsa hatırlatıp durmuyor mu? Yabancı dil medihkârlığı yapanların çokça iltifat ettiği ‘Bir lisan bir insan…’ sözünde isabet var; anadilini çer çöp üzerine bina edenlerin aslında ikinci lisana ihtiyacı yok çünkü insan var oluşunu ancak anadili üzerine metin bir edâ ile oturmuş sahîh bir dünya görüşü ile idrâk edebilir; aksi hicrândır.”
Alıntıdır.
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:52
[Only Registered Users Can See Links] 145113
Tarık Buğra'nın Türkçe Sevdası
Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Tarık Buğra, hikâye, roman ve tiyatroda kendine sağlam bir yer edinirken, bütün bu alanların temel taşı olan Türkçe üzerinde de dönemine göre çok önemli fikirler ileri sürmüştür. Tarık Buğra, gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda, belirli aralıklarla Türkçenin önemine, Türkçe üzerinde oynanmak istenen oyunlara ve bunların gâyesine yönelik, dönemin ilim adamlarına, eğitimcilerine, siyasetçilerine önemli ikazlarda bulunmuştur. Tarık Buğra, edebiyat ve sanatta soylu bir duruş sahibi olabilmenin ilk ve bırakılamaz şartının bağımsız bir kafaya sahip olmaktan, yani hâdiselere, meselelere, insana ve insanlar arası münasebetlere peşin hükümlere saplanmadan bakabilmekten geçtiğini görmüştür. Bu tavrını Türkçe ile ilgili yazdığı makalelerinde de sergilediğinden, ‘öztürkçeciler’ ve dilde ‘arılaşma’yı savunanlar tarafından dışlanmıştır.
“Türkçenin Genç Kalemler dergisiyle birlikte doğru yola girdiğini, bu yolda halkın edebiyat ve düşünce hayatıyla bütünleşmeye başladığını düşünen Tarık Buğra, Tek Parti döneminde başlayan dil ırkçılığının son derece tahrip edici neticeler doğurduğu kanaatindedir. Bunun için kendi neslinden birçok yazarı da peşinden sürükleyen ve kısırlaştıran ‘öztürkçe’ macerasından uzak durmuş, özellikle ‘kültür kelimeleri’ dediği, bugünü geçmişe bağlayan kelimelerden yazarlık hayatı boyunca vazgeçmemiştir.”1 Tarık Buğra’ya göre yalnız edebiyatta değil, diğer sanat dallarında, teknikte, bilimde kısaca ‘kafa’ ile ilgili faaliyetlerin hepsinde insanın seviyesi ve kaderi dile bağlıdır. Çünkü ilk çağlardan beri ‘insanın kelimelerle düşündüğü’ anlayışı, ortak bir hakikat olarak kabul görmektedir. Yakasını ‘kelime anarşisine’ kaptırmış bir eğitimle, matematikte ve fizikte bile karşılıkları iki de bir değişen kavramlarla ilim, felsefe ve tefekkür yapılamaz. Tarık Buğra’ya göre Türkçenin bugünkü görünüşü, dil şuurunun kaybolduğunu haber vermektedir.
Tarık Buğra’nın Türkçeyle ilgili yazılarında söz dönüp dolaşır bir şekilde dönemin dil kurumuna gelir. Bu kurumu bir çiftliğe, kurumda görev yapanları da çiftlik ağalarına benzeten Buğra, bu kişilerin birbirlerini çok tuttuklarını, kendi anlayışlarına göre müesseseleştiklerini, dergilerinde kendi anlayışlarına göre, bilgin, sanatkâr ve münekkit yetiştirdiklerini belirtir. Bu kurumun yetiştirdiği hikâyeci, romancı ve şairlerin başarısının da dilimizi bozdukları, fakirleştirdikleri ölçüde arttığını söyler. Bir ülkenin anadili üzerinde oynanan kötü emelli oyunları, o ülkenin kendi kendine harp açması olarak değerlendiren Tarık Buğra, Türkçeyi korumaya yönelik faaliyetlere acilen başlanmadığı takdirde, Türkçenin nerede ise jest, mimik ve tek heceli nidalardan, birtakım işaretlerden müteşekkil kaba bir anlaşma vasıtası hâline geleceğini söyler. Tarık Buğra arı bir dil meydana getirmek iddiasını ‘dil ırkçılığı’ ve tasfiyecilik olarak görür. Birkaç yüz kelimelik Orta Afrika ve Avustralya’daki kabile dilleri hariç, ‘arı dil’ olmadığını söyleyen Buğra, Mustafa Kemal’in son dönemlerindeki dil anlayışıyla, ‘öztürkçecilerin’ yaptıkları arasında en küçük bir ilgi bulunmadığını belirtir. Buğra, Mustafa Kemal’in dilde girilen çıkmazın farkına vardığını Falih Rıfkı’ya söylediği şu sözle hatırlatır: “Çocuk, çıkmaza girilmiştir.
Türkçeyi bu çıkmazda bırakamayız, tabiî yola gireceğiz.” Tarık Buğra, ‘Atatürk ve Türkçe’ başlıklı 10 Kasım 1974 tarihli Tercüman gazetesinde yayımlanan yazısında, kuruluş yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün 1934 ve 1937 yıllarında ‘Türk Dili Araştırma Kurumu’na gönderdiği iki mesajına yer verir. Aynı kuruma, üç yıl arayla, aynı gâye için gönderilen bu iki farklı mesajda, Atatürk’ün dil konusuna bakışını net bir şekilde okumak mümkündür.
Atatürk’ün 26 Eylül 1934 tarihli mesajı şöyledir:
“Dil bayramından ötürü, Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeliğinden, ulusal kurumlardan kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlularım.”
Atatürk’ün 26 Eylül 1937 tarihli mesajı ise şöyledir:
“Dil bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumu’nun hakkımdaki duygularını bildiren telgrafınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.”
Tarık Buğra, Servet-i Fünûn edebiyatının dilde yaptıklarıyla ‘öztürkçecilerin’ dilde yaptıklarını birbirine benzetir. Buğra’ya göre her iki grup da iktidara karşı mücadelesini devleti ve devletin temellerini yıkacak şekilde yürütmüştür. Tarık Buğra, ‘öztürkçecilerin’ dilin ne olduğunu bilmediklerini, dolayısıyla dili bir kelimeler ambarı sandıklarını belirtir. Bu anlayışın yanlış olduğunu şu cümlelerle ortaya koyar Tarık Buğra: “Öyle bir cümle yazarsınız ki, içinde bir tek Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, gene öyle bir cümle yazarsınız ki, bütün kelimeleri aba en ced Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz; öztürkçeciler işte bunu bilmiyorlar. Daha kötüsü aralarında bilmek, anlamak istemeyenler de var. Bu yüzden de yapmak istedikleri veya yapacakları şey -düpedüz- Türk düşünce ve sanat hayatını, kitaplarını ateşe vermekten, yani Timur veya Hülâgû barbarlığından, Vandallığından (eski kültür ve sanat eserlerini yakıp yıkma düşünce ve davranışı) başka bir şey olmuyor.” Bu düşüncesini şöyle bir örnekle anlatmak ister Buğra: “Değiştirin ‘aşk’ kelimesini -veya unutturun- Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan bugüne kadar yazılmış birçok büyük mısraı, yazarlarıyla birlikte öldürdünüz demektir. Romanlar, hikâyeler, ilim eserleri ve piyesler de caba.” Tarık Buğra Servet-i Fünûncuları mücadelelerinde ‘öztürkçecilerden’ daha samimi bulur.
Çünkü Servet-i Fünuncular bu mücadeleyi kaybettiklerinde[Only Registered Users Can See Links] kaybedecekleri bir ‘Sis’ bir ‘Aşk-ı Memnû’ları vardır. Arıcıların ise kaybedeceği bir şey yoktur. Bazıları zaten mirasyedidir, bazıları da sırf kitapları baltalamak için kitap çıkarmıştır. Tarık Buğra, 4 Nisan 1969 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısına ‘öztürkçecileri’ kastederek “Kiralık Kâtiller” başlığını koyar ve yazısını şöyle bitirir: “Sözün kısası bu arıcılar, bu öztürkçeciler başka hiçbir şey değil, kiralık kâtillerdir: kitaplarımızı kundaklamak için tutulmuş - veya kandırılmış- kiralık kâtiller. Ne kadar usta ve üstün sanatçımız varsa arkadan bıçaklamak, kitaplarını ateşlemek için tutulmuş - veya kandırılmış- kâtiller. (…) Yuf olsun bu oyunu -oynayanlara ve oynatanlara değil- uykulu gözlerle seyreden sanatçılara ve devlet sorumlularına. Onlar bu ‘yuf’tan yakalarını kurturamayacaklardır. Şimdi ve yarın. Tarih de yapışacaktır yakalarına onların.”
Tarık Buğra kelimeler üzerinden toplumu parçalama gayretlerine de dikkatleri çeker. Bazı odakların bazı kelimeler üzerinden nasıl bölücülük yaptıklarını Buğra şöyle anlatır: “Şehir mi diyeceksiniz, kent mi? Şehir dediniz mi, gericisiniz, Osmanlıcayı tutuyorsunuz, Türkçenin ve Türklüğün düşmanısınız. Kent deyince de ilerici olursunuz, devrimci olursunuz, Türkçeden ve Türkiye’den yana olursunuz.” Bu sözlerin insanı çileden çıkardığını söyler Buğra; çünkü ortada kötü ve sarsak bir eğitimin av hâline getirdiği milyonlarca genç ve Türkiye’nin yarınları vardır.
‘Şehir’ kelimesini atıp onun yerine ‘kent’i koyarak Türkçeyi yabancı dillerin baskısından kurtarıp arı bir dil yapacaklarının söyleyenleri ‘zibidi’ olarak niteleyen Buğra, ‘kent’ kelimesinin arıcıların iddia ettiği gibi, Türkçe olmadığını belirterek asıl ‘şehir’in Türkçe olduğunu söyler.
Şehir kelimesini unutmakla ne kaybedeceğimize dâir küçük bir zihin yolculuğu yaptırır: “Biz de biliyoruz ‘şehir’ yerine ‘kent’ dersek kıyamet kopmaz; hatta köy evinden bir sıva parçası bile dökülmez. Ama ‘şehir’ kelimesini bir kere gömdük mü Tanpınar’ın bir büyük eseri yani Türk kültürünün o eşsiz ‘Beş Şehir’i Varto yıkıntılarının altında (1966 yılında Muş’un Varto ilçesinde meydana gelen depremi kastediyor) kaybolup gitmişe döner. Siz şimdi ‘Hayal Şehir’den tutun da ‘Şehir Kâhya’sından Eskişehir’e kadar neler yitireceğimizi düşünün. Viranşehir bile kalmaz elimizde.” Tarık Buğra’ya göre “bir kelimenin ölümünü beklemeden fırına atmak, o kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından, duygu ve düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak” demektir. Tarık Buğra, kelimelerin temsilciliklerini yaptıkları hakikatlere de dikkatleri çeker ve tarihine, kültürüne, medeniyet ve sanatına yabancı olanların bu hakikatleri yıkmaya kalkışacağını söyler: “Böyleleri için Malazgirt herhangi bir ova, Rumelihisarı herhangi bir duvar, Bursa şehirlerden bir şehir, Sakarya da rastgele bir ırmaktır. İşte bu kültürsüzlük, bu soysuzluktur ki, kelimeleri kravatlara, mendillere döndürüyor, onlar, böylece de ‘kent’i şehir, ‘koşul’u şart, Farsça ‘zor’dan zorlama ‘zorunluk’ ucûbesini mecburiyet yerine koymaktan çekinmiyor.”
Tarık Buğra, “Anadil bile kavga sebebi, bölünme sebebi yapıldıktan sonra millî birlik dediğimiz yaşama ve gelişme şansına ürpermeden bakmak elden gelir mi?” diye sorar. Dildeki parçalanmışlığın millî birlikteki parçalanmışlığa sebep olabileceğine işaret eder. Ona göre Türkçenin bugün aldığı darbeler, yarının yaralarıdır. Tarık Buğra dilde oynanan oyunların belirli bir gâyeye yönelik olduğunu söyler. Çünkü bu işi yapanlar; ‘sebep, bütün, şiir, hikâye, millet, şehir, hürriyet, kitap, fikir, hakikat…’ gibi aralarında özbeöz Türkçeleri de bulunan binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir. Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı köksüz bırakmaktır. Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış olan nesillerin öldürülüşü demektir. Kültür ile dil arasında sıkı bir münasebet vardır: “Kültürü dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden aykırı düşer. Kültür ile dil iç içedir; kaderleri ikizdir: birbirinin seviyelerini, zenginliklerini, soyluluklarını sınırlarlar. Dil kültürü yetiştirir, kültür de onu geliştirir, sağlamlaştırır, millîleştirir.”
Dilde arıcılık düşüncesindekilerin kültür kelimelerine saldırmasına rağmen, gelişen teknolojinin bir neticesi olarak dile giren yabancı kelimelere gecikmiş olarak karşılık bulmaya kalkışmasını bir samimiyetsizlik olarak görür. Karşılık bulmaya çalıştıkları kelimeler ‘otobüs’ kelimesinde olduğu gibi köylere kadar ulaşmıştır, öyle veya böyle binlerce yazıya girmiştir. Bu tür teknolojinin getirdiği kelimelere hemen karşılık bulunması gerektiğini belirten Tarık Buğra, bu hususta Fransa Dil Akademisi’nin bir faaliyetine dikkatleri çeker: “Amerika ilk atom denemesini yaptığı zaman, haberi alan Fransız Dil Akademisi, vaktin gece olmasına rağmen toplandı ve bu hâdisenin getireceği ve getirdiği terimlerin Fransızca karşılıklarını bulmak, bu işi de onlar halka intikal etmeden yapmak kararı aldı.”
Tarık Buğra yabancı kelimelerin alışkanlık hâline gelmeden Türkçe karşılıklarının bulunmasını ister. Dilin korunması ve kendi gücüyle gelişmesi için bu önemlidir. Tarık Buğra, ‘bütün, hep, hepsi, her’ kelimelerinin hepsinin ‘tüm’le karşılanmaya çalışıldığının altını çizerek dildeki nüansların yok edilmeye çalışıldığını belirtir. Nüansların ve deyim ayrıntılarının kaybolmasıyla kafanın yozlaşacağını, çölleşeceğini söyler. Dille ilgili yazılarında, bir televizyon programında kendisine yöneltilen, ‘Hakikatin yerine gerçeği koysak ne kaybederiz?’ sorusunu sık sık hatırlatan Buğra, bu soruya verdiği ‘Hakikati kaybederiz!’ cevabını tekrarlamaktan zevk duyar gibidir. Başka bir yazısında, ‘hakikat’ ile ‘gerçek’ kelimeleri arasındaki nüansın altını şöyle çizer: “Bir dil ırkçılığı psikozu içinde, gerçeğe sırt çeviren bir eğitim, büyük bir ihtimalle, hakikat ile bağlantı kurması çok zor insanlar yetiştirmeye mahkûm düşecektir; yani insan öğütecektir.’
“Türkçe, Türkçe, elbette her şeyden önce ve doğru yol tutulana kadar Türkçe. İnsanlarımızdan bilgi, düşünce ve seviye beklemeye ancak ondan sonra hakkımız olabilir.” diyen Tarık Buğra, dilin dokunulmazlığını kurtarmak mecburiyetinde olduğumuzu belirtir. Bu olmadıkça akademi ve üniversitelerin unvan dağıtmaktan başka bir fonksiyonlarının kalmayacağını söyler. Çünkü bozuk dil, bozuk düşünce üretilmesi demektir. Tarık Buğra, Türkçenin kullanımı hususunda dönemin TRT’sini de tenkit eder. Ona göre bu kurum, dili bozmaya uğraşanlarla ortak hareket etmektedir. TRT’nin ‘Anayasa’ dilini kullandığı iddia edilmektedir. Bu iddiayı ileri sürenlere göre, anayasa diline uymak sadece TRT’nin değil, bütün herkesin boyun borcudur. Hâlbuki Buğra bunun bir samimiyetsizlik olduğunu belirtir. Bu iddiasına bazı misaller getirir: “Başta ‘neşir ve ilân’ tarihi yazılıdır. Sonra ‘neşir’ birden bakarsınız ‘yayın’ olmuş. Demek ki, TRT neşir dese de, ilân veya kanun dese de Anayasa diline aykırı konuşmuş olmayacak.”
Tarık Buğra, dilde oynanan oyunlar yüzünden, dünün hikâyecilerinin, şâirlerinin ve ilim adamlarının bize çivi yazısının yazarları gibi yabancılaştığını, onları anlamak için sadeleştirme faaliyetlerinin başladığını, hâlbuki Fransızların dünün büyük yazarlarının eserlerini bugün hiç sadeleştirmeye gitmeden anladıklarını belirtir. Bu tür oyunlarla nesillerin birbirine yabancılaştıklarına ve bunun neticesinde kültür kopukluğu meydana geldiğine işaret eder. Ayrıca Buğra, üç-beş yılda bir sözlük değiştirmeyi, lisan sahibi olmamakla eşdeğer bulur ve bu şekildeki bir hareketi, ihanet olarak görür. Türkçenin alınyazısının soylu edebiyatçılarla, sözde edebiyatçıların, yani üçkâğıtçıların arasındaki gizli savaşın neticesine göre çizileceğini söyleyen Buğra, dilin korunması yönünde bazı tekliflerde bulunur.
Meselâ dil şuurunun oluşturulması için önemli eserler[Only Registered Users Can See Links] okullarda okutulmalıdır. Alfabeden kaynaklanan telâffuz hatalarını düzeltmek için, Türkçeyi güzel kullananların konuşmaları kaydedilerek okullara dağıtılmalıdır. Türkçeyi koruma kanunu acilen çıkarılmalıdır. Böylece yabancı isimlerle açılmış işyerlerinin önüne geçilmiş olur. Dil ile ilgileri bulunmayanların, özellikle siyasetçilerin, dile el atmalarını karşı çıkılmalıdır. Tarık Buğra, üniversitelerin dilin bozulmaya çalışılması karşısında tepkisiz kalmasını, dil idraksizliği olarak yorumlar ve bu idraksizliğin içinde seviyesizliğin, iptidâîliğin, barbarlığın ve bütün unsurlarıyla medeniyet idraksizliğinin olduğunu söyler. Tarık Buğra kendisinin de ‘hâkim’ yerine ‘yargıç’ gibi uydurukça kelimeler kullandığı yönünde gelen tepkilere ise, ‘Sıkışık zamanlarda o veya bu şekilde kontrol gücümüzü kaybedebiliyoruz.’ diye cevap verir. Bunun aslında vahim bir durum olduğunu, çünkü bu işin açık kapı bırakmaya gelmeyeceğini belirtir. Dilin asıl değerinin ve medeniyet birimi sayılışının ‘yazı’ sayesinde olduğunu söyleyen Buğra, büyük sanat adamlarının dili nasıl zenginleştirdiğini Montaigne’den yaptığı iktibasla anlatır: “Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi, dile yenilik getirmekten çok, onu bükmek, imkânlarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni ‘sözcükler’ getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır, derinleştirir; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar.” Buğra, Montaigne’in yeni yazarların yaptığına ışık tutan cümlelerine de yer verir yazısının ilerleyen bölümlerinde: “Zamanımızın yazarlarına bakınca, bu işin herkesin harcı olamadığı anlaşılıyor (…) Yenilik oldu mu bayılıyorlar; işe yarayıp yaramadığı umurlarında değil: yeni bir kelime kullanabilmek hevesiyle eskisini atıyorlar. Çoğunda da attıkları kelime yenisinden daha kuvvetli, daha diri oluyor.” Dilini kaybeden bir milletin ayakta duramayacağını, devletlerin sağlamlık derecesinin millî dilin sağlamlık derecesine göre anlaşılabileceğini söyleyen Tarık Buğra, kendinden asırlar önce yaşamış olan Konfüçyüs’le aynı noktada birleşir.
Konfüçyüs dil ile bir milletin geleceği arasında ne güzel münasebet kurar: “Bir memleketin idaresini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç şüphesiz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, kelimeler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilmezse, vazife ve hizmetler gerektiği gibi yapılamaz. Vazife ve hizmetin gerektiği şekilde yapılmadığı yerlerde âdet, kaide ve kültür bozulur. Âdet, kaide ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar mühim değildir.”
Tarık Buğra’nın bir zamanlar korunması ve sahip çıkılması için çırpındığı Türkçenin bugünkü durumu nedir? Bu mesele çok ciddi araştırmalar isteyen bir husustur. Ancak görünen odur ki, durum pek de iç açıcı değildir. Çünkü bugün, 40-50 yıl önce yazılmış eserleri anlamakta oldukça zorlanan bir lise ve üniversite gençliği var. Türkçenin dünya üzerinde tekrar söz sahibi olması, milletimizin bilimde ve teknikte aldığı yolla eşdeğer olacaktır. Bir milletin yeryüzünde var olmasıyla dili arasındaki münasebeti düşünecek olursak, dilimizin dünyada hak ettiği yere gelebilmesi ve geniş bir alanda konuşulabilmesi için, önce sağlam bir dil şuuruna sahip olmamız, ardından da dilimizi her türlü ilmî araştırmayı ifade edebilecek şekilde zenginleştirmemiz ve işlememiz gerekiyor. Bunun için de hakiki şâirlere, hikâyecilere, romancılara ve ilim adamlarına ihtiyacımız var.
Dipnot
1- Beşir Ayvazoğlu, Tarık Buğra Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, s.88, Ötüken yay., İstanbul. 1995.
Kaynaklar
1- Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken yay., İstanbul, 2002.
2- Tarık Buğra, Politika Dışı, Ötüken yay., İstanbul, 1992.
3- Tarık Buğra, Bu Çağın Adı, Ötüken yay., İstanbul, 1990.
Alıntıdır.
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:54
[Only Registered Users Can See Links]üçyus’a sorarlar: “Bir ülkenin yönetimi size verilseydi, ilk olarak değişime nereden başlardınız? ”
Büyük düşünür şöyle cevap verir: “-Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Çünkü dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gerekenler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk[Only Registered Users Can See Links] ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”
Alıntıdır.
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:55
Türkçe Konuş
[Only Registered Users Can See Links] Su kadar akıcı, su gbi duru
Türkçe düşün,Türkçe konuş,Türkçe yaz.
Yozlaştırma dili kullan dosdoğru
Türkçe düşün, Türkçe konuş,Türkçe yaz
Ana sütü gibi gereklidir dil
Sahip çık Türk Genci! Kıymetini bil!
El hayranlığını yüreğinden sil
Türkçe düşün, Türkçe konuş, Türkçe yaz
Kültürü koruyan besleyen dildir
Şiirle romanla süsleyen dildir
Kuşaktan kuşağa sesleyen dildir
Türkçe düşün, Türkçe konuş, Türkçe yaz
Dil yozlaşır ise bozulur dirlik
Öz kültürün sonu olur esirlik
Hem dilde hem işde fikirde birlik
Türkçe düşün, Türkçe konuş, Türkçe yaz
Rüzgârda savrulur koparsa yaprak
Kökü kurur ise ne yapsın toprak
Memleket misali temiz ve berrak
Türkçe düşün, Türkçe konuş, Türkçe yaz
Şiirde şarkıda her bir sanatta
Çarşıda pazarda bütün bir yurtta
İzmir’de Maraş’ta Muş’ta Yozgat’ta
Türkçe düşün, Türkçe konuş, Türkçe yaz
Beraber üzülüp ağlamak için
Beraber sevinip çağlamak için
Kalpleri sevgiyle bağlamak için
Türkçe düşün, Türkçe konuş, Türkçe yaz
Tarihin delili ve kaynağıdır
Kültür pınarının bir membaıdır
Bu dil bu milletin ses bayrağıdır
Türkçe düşün, Türkçe konuş, Türkçe yaz
Hasan Hüseyin Yılmaz
Türk Dil ve Tarih Kurumu
Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi
Sayı 657 Eylül 2006
Leydihan
03 Şubat 2025, 20:57
[Only Registered Users Can See Links]
Ahmet Bey, sabah saat 7.00′de
*Casio**masa saatinin alarmıyla gözlerini açtı.
*Puffy** yorganını kaldırdı.
*Hugo Boss** pijamalarını çıkarıp
*Adidas** terliklerini giydi.
*WC** ‘ye uğradıktan sonra banyoya geçti.
*Clear** şampuan ve
*Protex** sabunuyla duşunu aldı.
*Colgate** ile dişlerini fırçaladı.
*BRAUN** ile saçlarını kuruttu.
*Bill’s** gömleğini ve
*Pierre Cardin** takımını giydi.
*Lipton** çayını içti.
*Sony** televizyonda medya özetlerini ve
*flash** haberleri izledi. *
*Citizen** kol saatine b aktı. Aile fertlerine
*‘BYE’** deyip
*Hyundai** otomobiline bindi.
*Blaupunkt** radyosunu açarak ,
*rock** müziği buldu. Ağzına bir
*Polo** şeker attı. Şehrin göbeğindeki
*Mega Center** ‘daki ofisine varınca ,
*Toshiba** bilgisayarını çalıştırdı.
*Microsoft Excel’e** girdi.
*Ofisboy** ‘dan
*Nescafe** ’sini istedi. Saat 10.00′a doğru açlığını
yatıştırmak için
*Grissini **yedi. Öglen
*Wimpy’s Fast Food** kafeteryaya gitti. Ayaküstü ,
*Coca Cola** ve **hamburgeri **mideye indirdi.
*Camel** sigarasını yakıp
*Star** gazetesini karıştırdı. Akşamüzeri iş çıkışı
*Image Bar’** a uğrayıp
*JB’** sini yudumladı , sonra köşedeki
*Shopping Center** ‘a uğradı. Eşinin sipariş ettiği
*Ariel** deterjan ,
*Ace** çamaşır suyu ,
*Palmolive** şampuan ,
*Gala** tuvalet kağıdı ,
*Sprite **gazoz ve
*Johnson** kolonyayı alarak kasaya yanaştı.
*Bonus** kartıyla ödemeyi yaptı.
Hafta sonu eşi Münevver’le
*Galleria** ‘ya giden Ahmet Bey ,
*Showroom** ‘ları dolaşıp
*Kinetix** ayakkabı , *
*Lee Cooper blue jean** satın aldı.
Akşam evde bir gazetenin verdiği
*TV Guide** ‘a göz atan Ahmet Bey , kanallar arasında
*zapping** yaparak ,
*First Class** ,
*Top Secret** ,
*Paparazzi** gibi programlar izledi. Aynı anda
*Outdoor** dergisini karıştırdı.
Uykusu gelen Ahmet Bey , televizyonu kapatıp yatak odasına geçerken, kendini mutlu hissetti.
** ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!!!‘** diye gerindi ve uyudu.
Leydihan
03 Şubat 2025, 21:00
Türkçenin Berrak Sularında
[Only Registered Users Can See Links]
Dil köklü bir iletişim aracıdır. Aynı dili konuşan kişiler bu emsalsiz vasıtayla birbirlerini anlarlar. Harfler seslerin simgeleridir. Bunlar milletten millete değişse de dilin anlam ve önemi bütün milletlerde üst düzeydedir. Dil sayesinde geçmişin maddî ve manevî birikimlerini bugüne aktarabiliyoruz. Bugüne kadar pek çok dil tanımı yapılmıştır. Bu tanımlar, tanımı yapan kişinin ufkuyla sınırlıdır. Bunlar içerisinde en geniş dil tanımı şudur: “Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık; milleti birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese; bin yıllar boyunca gelişerek meydana gelmiş bir sosyal kurum; seslerden örülmüş bir ağ; temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemidir.”
Dilin bu geniş tanımı üzerinde ciltler dolusu kitaplar yazsak azdır. Aslında bu tanımın her bir cümlesi üzerine bile bir kitap yazılabilir. Yani o kadar mühim bir araçtır dil… Bir dilin seslerinin karşılığı olan harfler topluluğuna “alfabe” diyoruz. Türkler tarih boyunca onlarca alfabe kullanmışlardır. Bunlar arasında en önemlileri Göktürk, Uygur, Arap ve Latin alfabeleridir. Özellikle Cumhuriyetten evvel altı yüz yılı aşkın bir zaman boyunca kullanılan Arap alfabesiyle milyonlarca cilt kitap yazılmıştır. Fakat bu kitaplar Latin alfabesinin kabul edilişiyle birlikte kütüphanelerin tozlu raflarında derin uykulara dalmıştır. Bugünkü nesil bu kıymetli kitapları okumaktan ve anlamaktan çok uzaktır.
Milli kültürü, dini, dili, sanatı olmayan milletler kısa zamanda yıkılıp yok olmaya mahkûmdur. Modern teknoloji ve kozmopolit değerler, insanları bir arada tutmaya muktedir değildir. Dil, milletleri birbirine bağlayan çimentodur. Dil aynı coğrafyayı, aynı tarihi ve aynı kültürü paylaşan insanları birbirine bağlayan çelikten bir bağdır. Bütün bağlar kopsa da dil bağıyla birbirine bağlanan toplumlar ve fertler asla birbirinden kopmazlar.
Son yıllarda Türkiye’de “Yabancı dille eğitim yapılsın mı yapılmasın mı?” tartışması sürüp gitmektedir. Yabancı dil öğrenmekle yabancı dille eğitim yapmak ayrı konulardır. Öncelikle bunu ayırt etmek, sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Uzun yıllardan beri bir kısım liselerde(Anadolu ve Fen Liseleri) yabancı dil ağırlıklı eğitim verilmektedir. Hatta bir zamanlar bu okullarda diğer dersler de yabancı dille verilmekteydi. Fakat ne öğretmenler söz konusu dersleri yeterince verebilmekte, ne de öğrenciler verilenleri alabilmekteydi. Bunun yanlış olduğu tez anlaşıldı ve mevcut uygulamadan vazgeçildi.
Bizler yabancı dil öğrenmenin önemine inanmakla birlikte, yabancı dille eğitimi sömürge milletlerin onursuzca davranışı olarak görmekteyiz. Şayet Türkçe eğitim dili olmaktan çıkarılırsa yarın bu millet bir buz dağı gibi eriyip çözülebilir. Bu da değerlerimizin erozyona uğraması neticesini doğurur.
Bizler millet olarak büyüklüğümüzün farkında değiliz. Bu millet bir zamanlar üç kıtada bayrak dalgalandırmış, onlarca milleti aynı çatı altında huzur ve refah içerisinde yaşatmıştır. Üstelik bunu yaparken bugünkü ABD gibi şiddete ve hileye başvurmamıştır. Bu büyük milletin dili de, dini de kendisine yetecek düzeydedir. Bugün yapılan araştırmalara göre dilimizde 15 bin yabancı kelime bulunurken, diğer dillerde ise 12 bin Türkçe kelime var. Bizler her işte aşırıya gitmeye meyilli bir milletiz. Bir zamanlar dilde özleştirme çalışmaları yapıldı. Nerde bir Arapça ve Farsça kökenli kelime varsa dilden çıkarıldı. Yerlerine nerden çıktığı belli olmayan uyduruk kelimeler getirildi. Fakat sağduyulu milletimiz bu kelimeleri benimsemedi, kullanmadı. Onun içindir ki bu beyhude gayretler sonuç vermedi.
Bir zamanlar Arapça ve Farsçadan alınan kelimeler zamanla değişerek Türkçeye yerleşti. Atatürk’ün dediği gibi “Ketebe Arap’ın; kâtip, mektup bizimdir.” Bunları değiştirip belirsiz ve ucube bir dil meydana getirme gayretleri, bu milletin birlik ve beraberliğine kurşun sıkmaktan farksızdır. Aslında bir zamanlar Atatürk de yanlış yönlendirilerek bu hataya düşürülmüştür. Türkçeyi kuşa döndürmeye, onun kolunu kanadını kırmaya niyetli kişiler, Atatürk’ün gücünden yararlanmayı denemişlerdir. Fakat Atatürk bu oyunu bozmuştur.
Türkçe millî birliğimizin ve bütünlüğümüzün vazgeçilmez teminatıdır. Bu teminat ortadan kaldırılıp yok edilirse diğer birlik unsurları çorap söküğü gibi gelir, milleti millet yapan değişmez unsurlar kaybolur gider. Bu ülkenin millî birliğini ve beraberliğini korumak istiyorsak dilimize, bizleri kenetleyen zengin Türkçemize sahip çıkmalıyız. Bu hususta en büyük görev öğretmenlere ve ailelere düşmektedir. Öğretmenler ve aileler çocukların ne yediğine, ne içtiğine karıştıkları kadar, ne konuştuğuna, nasıl konuştuğuna da karışmalıdır. Çünkü bu büyük şer taarruzuna karşı ancak ortak hareket ederek durabiliriz. Bu konuda Atatürk’ün şu sözü bize yol göstermektedir: “Ülkesini yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Dil, fertler arasındaki duygu, düşünce ve inanç birliğini tesis eder, toplumsal yapımızı şekillendirir. Dağınık toplumlar ancak dillerini koruyarak kenetlenir, tekrar güçlü bir millet olurlar. Milletler ancak dil sayesinde öz benliklerini koruyabilmektedirler. Kuşaklar arasındaki en sağlam köprü dildir. Bu köprü bizi geleceğe bağlar. Dedeyle torunu birbirlerine yaklaştıran, aynı kapta toplanıp çoğalmalarını sağlayan esas unsur dille taşınan maddî ve manevî medeniyettir. Dil bizim yumuşak karnımızdır. Onun içindir ki millî hassasiyetlerimizle uğraşmak isteyenler, işe dili yozlaştırmakla başlamaktadırlar. Bunun ucu kültür emperyalizmine kadar uzanmaktadır. Kültür emperyalizmi ilk icraatına duygularımızı ve irademizi esaret altına almakla başlamaktadır. Yani kale bir anlamda içten fethedilmektedir. Bugünkü savaşların sessizce ve kansızca gerekleşmesi bu yüzdendir.
Bilindiği gibi son yıllarda Türkçeye Batı dillerinden, özellikle İngilizceden binlerce kelime girmiştir. Bu değişim ve istila her geçen gün artarak devam etmektedir. Türkçe, İngilizcenin çöplüğüne dönmüştür. Sokaklarda dolaşırken çok kez yüzümüz kızarıyor. Adeta sömürge bir devlette yaşayanların ezikliğini iliklerimize kadar hissetmekteyiz.
Bizler Avrupa’nın hem teknolojisine, hem de kültürüne açık pazar olmuşuz. Bu sahada gümrük kapılarımızı ardına kadar açmışız. Bunun neticesinde ne yazık ki öz yurdumuzda garip ve parya durumuna düşmüşüz. Sırf bu yüzden bağımsızlığımız bile tehlikeye girmiştir.
Bizler Batının teknolojisini isimleriyle beraber almışız. Kelimelerin önemli bir bölümü teknolojiyle birlikte elini kolunu sallaya sallaya geldi. Oysa buna hiç ihtiyacımız yoktu. Bizim dilimiz sondan eklemeli bir dildir. Binlerce ek ve kök vardır bu dilde. Bunları kullanarak “bilgisayar” örneğinde olduğu gibi yeni kelimeler türetebilirdik. Fakat ne yazık ki öyle yapmadık. Ticarethanelerimize yabancı isimler koyma hususunda birbirlerimizle yarıştık. Bu durum karşısında halk da beklenen tepkiyi göstermedi. Aksine ecnebi kültüre dört elle sarıldılar. Böylelikle varlık sebebimiz olan Türkçemiz büyük bir yara aldı.
Türk dünyasının birliğini imkânsız hale getirmek isteyen Ruslar, Türk dünyasında “Dilde birlik, fikirde birlik, iş’te birlik”, kurmak isteyen Gaspıralı İsmail Bey’in mezarını bile yok ettiler. Bu emsalsiz Türk büyüğünün mezarına bile tahammül edemediler. Kırgız’ı, Kazak’ı, Özbek’i, Türkmen’i, Azeri’yi farklı milletler gibi göstermeye çalıştılar. Bu yüzden beklenen Türk birliği bir türlü gerçekleştirilemedi. Türkiye bu hususta beklenen cesur ve kararlı adımları atamadı. Bu ülkelerin bağımsızlığı sözde kaldı.
Bizler, savaşlarda zor şartlarda kazandığımız zaferleri masa başlarında hilelerle kaybettik. Artık elimizde bir Türkçemiz ve küçülmüş bir coğrafyamız kaldı. Onların kaybolmasına asla rıza göstermeyeceğiz. Bu dili kanımıza, canımıza bedel sayıp koruyacağız. Onların elimizden kayıp gitmesine asla seyirci kalmayacağız. Zira dil giderse vatan da gider.
Geçen zaman Türkçenin aleyhine işliyor. Günümüzde milletimizi cendereye alan dil ve kültür sömürgeciliğinin önüne geçecek Karamanoğlu Mehmet Bey gibi kararlı ve cesur insanlara ihtiyaç vardır. O, bundan yüzyıllar önce dilin gidişatını beğenmemiş, bunun üzerine şu sert fermanı yayınlamıştır: “Bugünden geru divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”(13 Mayıs 1277) Bu fermandan sonra her yerde Türkçe konuşulmaya başlanmıştır. Bugün Türkçenin itibarını iade edecek kararlı idarecileri mumla arıyoruz. Bu çağın Karamanoğlu Mehmet’ini hasretle bekliyoruz.
[Only Registered Users Can See Links] Muhammed Samak
vBulletin v3.8.11, Copyright ©2000-2026, Jelsoft Enterprises Ltd.