Orijinalini görmek için tıklayınız : Açlık | Knut Hamsun - PDF Kitap Oku
Leydihan
05 Aralık 2024, 19:18
[Only Registered Users Can See Links]
Çevirmen: Behçet Necatigil
Yayın Tarihi: 26.02.2024
Dil: TÜRKÇE
Sayfa Sayısı: 160
Unlu bir yazar olma sevdasıyla yanıp tutuşurken, bir yandan da açlıkla pençelesen bir gencin gerçekten duygulandırıcı öyküsü olan bu kitap, dünya edebiyatının başyapıtları arasında anılmaktadır.
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Not: Kitabı ''Yandex de oku'' butonunu yeni sekme açıp, Yandex hesabınıza giriş yaparak okuyabilir, bilgisayarınıza indirebilirsiniz..
Asrevya
05 Aralık 2024, 20:10
22 yaşında okuduğum hâlâ unutamadığım favori kitaplarımdandır.
Nobel ödüllü yazar Hamsun'un bence en değerli eseri.
LoNeLy
05 Aralık 2024, 21:14
22 yaşında okuduğum hâlâ unutamadığım favori kitaplarımdandır.
Nobel ödüllü yazar Hamsun'un bence en değerli eseri.
Yazar cok farkli.Bence biraz delilik ve bohem var.Nevrotikmi desem bilemedim. : )
Asrevya
05 Aralık 2024, 21:18
Yazar cok farkli.Bence biraz delilik ve bohem var.Nevrotikmi desem bilemedim. : )
Ceketinden başka şeyi kalmamış bir yazarın ekmek için açlıkla imtihanı. İnsanın yaşam kaygısı. Açlığı nasıl yeneceğinin tasavvurları.
Nevrotiklik kaygı bozukluğudur. Oysa burada hayata tutunmanın çilesi işleniyor, daha derin ve samimi.
LoNeLy
05 Aralık 2024, 21:26
Ceketinden başka şeyi kalmamış bir yazarın ekmek için açlıkla imtihanı. İnsanın yaşam kaygısı. Açlığı nasıl yeneceğinin tasavvurları.
Nevrotiklik kaygı bozukluğudur. Oysa burada hayata tutunmanın çilesi işleniyor, daha derin ve samimi.
Muhakkak oyledir hocam.Ben yazarin real hayatink goz onundr bulundurarak yorumladim.Kitap tam manasi ilr otobiyografik bir eser degil.Yani en azindan benim okuyabildigim kadari ile degil.Acligi cok farkli tecrube ve sinanma yontemleriyle izah eden bir eser.Zida bende begenmistim.Hatta yazarin Gocebe adli eserini de okumus ve begenmistim.
Asrevya
05 Aralık 2024, 21:29
Muhakkak oyledir hocam.Ben yazarin real hayatink goz onundr bulundurarak yorumladim.Kitap tam manasi ilr otobiyografik bir eser degil.Yani en azindan benim okuyabildigim kadari ile degil.Acligi cok farkli tecrube ve sinanma yontemleriyle izah eden bir eser.Zida bende begenmistim.Hatta yazarin Gocebe adli eserini de okumus ve begenmistim.
Funda Şamiloğlu'nun anlatımıyla da bakalım mı?:)
[Only Registered Users Can See Links]çlık… Anlatılanlar hala tazeyken 1890 yılında ilk baskısı yapılmış çok eski bir kitap. Bilinenler arasında ama bilindiği kadar okunanlar arasında olmayabilir. Modern ve psikolojik sürükleyici edebiyatın en önemli örneklerinden kabul ediliyor. Bu roman ölmek pahasına olsa bile alın teri dökmediğin parayı kabul etmemeyi anlatmaktadır.
Roman başlarken Knut Hamsun ve Açlık romanı hakkında bilgiyle başlıyor. Bu kısmı okuyarak kitaba başladıysanız açlığı yazarın yaşadığını ve bunu yaşadığı gerçekler üzerinden anlattığını düşünerek okuyorsunuz hep. Adı yok belki kahramanımızın ama bizim için o, Knut Hamsun'dur. Ne var ki açlık duygusu o kadar etkili anlatılmış ki, bunu yaşamayan bu şekilde anlatamaz diye düşünüp girişi okumasak da yine de aynı düşüncede buluşabiliriz.
Yazar olmak sevdasıyla yanıp tutuşan ve bunu başarmayı çok isteyen hatta arada bir yazdıkları yayımlanabilen de bir adam var karşımızda. Bir o kadar da gururlu ve namuslu. Alnının teri ile kazanmadığı, hak etmediği parayı hatta yiyeceği kabul etmeyen bir adam. Bütün roman bunun üzerine kurulu aslında. Gururuna karşı açlığı… Çok bahtsız… Onun kafasında planladığı, olmasını ümit ettiği ne varsa arada sitem ettiği Tanrı tarafından hepsi arka arkaya olmayacak şekilde önceden çoktan planlanmış. "Neden ben ?" dediği de çok olmuştur.
Roman buram buram bir sefaletle başlıyor. Bu sefaletin içinden kahramanımız beliriyor. Barınılan yer de sefil kahramanımız da…
"Artık bir tarağım bile yoktu,okumaya kitabım bile"derken bunları bir şekilde kaybettiğini düşünüyoruz ama roman ilerledikçe nasıl yok olduklarını çözebiliyoruz. Günü kurtarmak, ümit ettiği yazıyı yazıp parasını alma çabasındayken aç kalmamak ya da en önemlisi barınmak için bir şeylerini yavaş yavaş elden çıkarıyor. Bir rehineciye bunları bırakıp karşılığında da para alıyor. Bu parayla bir şekilde karnını doyuruyor. Doyuruyor demek burada abartı olur. Çünkü o hiç doymadı, sadece açlığını gideriyor. Zaten telaffuz ettiği en yüklü para da 10 krondur. Bu paranın üstünde bir miktardan hiç söz edilmiyor kitapta. Tanıklık ettiğimiz hayat 10 kronla 5 kron arasında gidip geliyor. Çoğunlukla da 5 kronda takılı kalıyor.
Yeleğini rehin bırakmasıyla dışarıdaki yaşamına dahil oluyoruz. Demek ki tarağın ve kitabın akıbeti de buydu. Üstünde gömleği, ceketi, dizi solmuş pantolonu ve hiç de yeni olamayan ayakkabıları vardı. "Her şey acaba düzelecek mi?" diye romanı okurken işlerin hiç bu kadar kötüye gidebileceğini düşünemezken kahramanımızı düğmelerini rehin bırakmaya çalışırken görüyoruz. Tabi ki içler acısı… Ancak gururundan ve duruşundan asla ödün vermiyor.
Gelelim açlığa. Bu açlık kişisel bir açlık. Aç bir insan anlatılıyor. Bu durumda her şeyi yapabileceği beklenir ya da yapabilir şansı verildiği halde, açlığı tercih ediyor.
Dilenmiyor, birilerinden yardım beklemiyor.
Bu açlığı başkasının gidermesini istemiyor. Onu, açlığını bastırmak için talaş çiğner ve en ilginci de elbisesinin parçasını koparıp çiğner buluyoruz. Bundan kimsenin haberi yoktur.
Zaten zavallının etrafında çok kimse de yoktur. O bunu da belli etmez. İncelikler karşısında minnettar olabilecek kadar da vefalıdır. Bunu bir borç bilir ve kendince de borçlanır. Günü gelince de ödemeyi düşünür hep.
Bu açlık durumu devam ederken ve alışkanlık halini alırken aşk da unutulmamış; Ylajali. Ruhunun açlığını da bedeninin açlığı gibi tam doyuramıyor. Fakat o güzel hisleri yaşıyor. Bu felaket ve sefalet zinciri içinde biz de onun adına mutlu oluyoruz. Gelgelelim ki konumuz açlık ve burada da bir doyum yok.
İlginç olan bir şey daha var ki doymanın, tokluğun nasıl bir şey olduğuna hiç değinilmemiş. Onun donatılmış bir masa başında neler yapabileceğini kestiremiyoruz. Buna dair bir fikrimiz yok. Çünkü o hep aç.
"Birden acayip bir baş dönmesine tutuldum; yürüdüm, aldırmamak istedim, fakat çoğaldıkça çoğaldı; sonunda bir merdiven basamağına oturmak zorunda kaldım. İçimde değişme oluyordu; bir şey kenara kayıyor, beynimde bir perde, bir kumaş yırtılıyordu sanki."
"…Yürüyordum; açlıktan bağırsaklarım, içimde kurtlar gibi dertop oluyordu. Gün sona ermeden biraz olsun yiyecek bulacağım hiçbir yere yazılmamıştı."
"İnsanın birazcık ekmeği olsa! Sokaklarda ısıra ısıra gidebileceği, bir küçük nefis çavdar ekmeği!"
alıntılarıyla bu açlığa dair ufak bir fikir verebiliriz.
Monolog havasında yazılmış bir roman. Kahramanın iç sesi, kendisiyle yaptığı alaycı konuşmalar komik anlar yaşatıyor okuyucuya. Acıma duygumuz kabarıyor ama katmerlenmiyor. Öyle ki okuyucunun bile acımasını istemeyecek kadar gururlu ki bu da anlatıma yansımış.
Açlıkla ilgili bir fikrimiz olmasa bile bu romanda aç bir insanın dirayetli durabilmeyi başarabileceğine inancımız artıyor. Aç bir insan bu kadar mı güzel anlatılır diyoruz. Romanı okurken başta sıkılıp bırakabilirsiniz. Fakat eninde sonunda okuyup bitirmek isteyeceksiniz. Sürükleyici bir roman. Çünkü açlık bu kadar uzun nasıl anlatılmış olabilir diye düşünüp ele alınınca algıladığımız, bildiğimiz açlıktan söz etmediğini görmek romanın sonuna gelmemizi sağlıyor.
Behçet Necatigil'in çevirisinin bu romana çok şey kattığını düşünüyoruz. Benzetmeler, tamlamalar şairin kattığı şiirsel tat kendini ara ara hissettiriyor. Kitabı ele alma sebeplerimizden biri Behçet Necatigil ise ;
"Hem ilerisi için korktuğum da yoktu, dövülecek nice demirlerim vardı ocakta." , "..yarım ağız vaadler, düpedüz hayırlar, beslenmiş de olsa boşa gitmiş ümitler…" , "…bağsız başıboş bütün duygularıma işliyordu. " ,"…gönlümde tek bulut yoktu…"
gibi anlatımlardan örnek vermeden de olmaz. Bu romanımızı başka çevirilerinden bir ikisiyle de kıyasladım fakat Behçet Necatigil çevirmenliğindeki anlatım ayrı bir tat veriyor. Açlıkla ilgili çok şey söylenmiş ya da yazılmıştır.
Tiyatro ve sinemaya da konu olmuştur.
LoNeLy
05 Aralık 2024, 21:40
Funda Şamiloğlu'nun anlatımıyla da bakalım mı?:)
[Only Registered Users Can See Links]
Açlık… Anlatılanlar hala tazeyken 1890 yılında ilk baskısı yapılmış çok eski bir kitap. Bilinenler arasında ama bilindiği kadar okunanlar arasında olmayabilir. Modern ve psikolojik sürükleyici edebiyatın en önemli örneklerinden kabul ediliyor. Bu roman ölmek pahasına olsa bile alın teri dökmediğin parayı kabul etmemeyi anlatmaktadır.
Roman başlarken Knut Hamsun ve Açlık romanı hakkında bilgiyle başlıyor. Bu kısmı okuyarak kitaba başladıysanız açlığı yazarın yaşadığını ve bunu yaşadığı gerçekler üzerinden anlattığını düşünerek okuyorsunuz hep. Adı yok belki kahramanımızın ama bizim için o, Knut Hamsun'dur. Ne var ki açlık duygusu o kadar etkili anlatılmış ki, bunu yaşamayan bu şekilde anlatamaz diye düşünüp girişi okumasak da yine de aynı düşüncede buluşabiliriz.
Yazar olmak sevdasıyla yanıp tutuşan ve bunu başarmayı çok isteyen hatta arada bir yazdıkları yayımlanabilen de bir adam var karşımızda. Bir o kadar da gururlu ve namuslu. Alnının teri ile kazanmadığı, hak etmediği parayı hatta yiyeceği kabul etmeyen bir adam. Bütün roman bunun üzerine kurulu aslında. Gururuna karşı açlığı… Çok bahtsız… Onun kafasında planladığı, olmasını ümit ettiği ne varsa arada sitem ettiği Tanrı tarafından hepsi arka arkaya olmayacak şekilde önceden çoktan planlanmış. "Neden ben ?" dediği de çok olmuştur.
Roman buram buram bir sefaletle başlıyor. Bu sefaletin içinden kahramanımız beliriyor. Barınılan yer de sefil kahramanımız da…
"Artık bir tarağım bile yoktu,okumaya kitabım bile"derken bunları bir şekilde kaybettiğini düşünüyoruz ama roman ilerledikçe nasıl yok olduklarını çözebiliyoruz. Günü kurtarmak, ümit ettiği yazıyı yazıp parasını alma çabasındayken aç kalmamak ya da en önemlisi barınmak için bir şeylerini yavaş yavaş elden çıkarıyor. Bir rehineciye bunları bırakıp karşılığında da para alıyor. Bu parayla bir şekilde karnını doyuruyor. Doyuruyor demek burada abartı olur. Çünkü o hiç doymadı, sadece açlığını gideriyor. Zaten telaffuz ettiği en yüklü para da 10 krondur. Bu paranın üstünde bir miktardan hiç söz edilmiyor kitapta. Tanıklık ettiğimiz hayat 10 kronla 5 kron arasında gidip geliyor. Çoğunlukla da 5 kronda takılı kalıyor.
Yeleğini rehin bırakmasıyla dışarıdaki yaşamına dahil oluyoruz. Demek ki tarağın ve kitabın akıbeti de buydu. Üstünde gömleği, ceketi, dizi solmuş pantolonu ve hiç de yeni olamayan ayakkabıları vardı. "Her şey acaba düzelecek mi?" diye romanı okurken işlerin hiç bu kadar kötüye gidebileceğini düşünemezken kahramanımızı düğmelerini rehin bırakmaya çalışırken görüyoruz. Tabi ki içler acısı… Ancak gururundan ve duruşundan asla ödün vermiyor.
Gelelim açlığa. Bu açlık kişisel bir açlık. Aç bir insan anlatılıyor. Bu durumda her şeyi yapabileceği beklenir ya da yapabilir şansı verildiği halde, açlığı tercih ediyor.
Dilenmiyor, birilerinden yardım beklemiyor.
Bu açlığı başkasının gidermesini istemiyor. Onu, açlığını bastırmak için talaş çiğner ve en ilginci de elbisesinin parçasını koparıp çiğner buluyoruz. Bundan kimsenin haberi yoktur.
Zaten zavallının etrafında çok kimse de yoktur. O bunu da belli etmez. İncelikler karşısında minnettar olabilecek kadar da vefalıdır. Bunu bir borç bilir ve kendince de borçlanır. Günü gelince de ödemeyi düşünür hep.
Bu açlık durumu devam ederken ve alışkanlık halini alırken aşk da unutulmamış; Ylajali. Ruhunun açlığını da bedeninin açlığı gibi tam doyuramıyor. Fakat o güzel hisleri yaşıyor. Bu felaket ve sefalet zinciri içinde biz de onun adına mutlu oluyoruz. Gelgelelim ki konumuz açlık ve burada da bir doyum yok.
İlginç olan bir şey daha var ki doymanın, tokluğun nasıl bir şey olduğuna hiç değinilmemiş. Onun donatılmış bir masa başında neler yapabileceğini kestiremiyoruz. Buna dair bir fikrimiz yok. Çünkü o hep aç.
"Birden acayip bir baş dönmesine tutuldum; yürüdüm, aldırmamak istedim, fakat çoğaldıkça çoğaldı; sonunda bir merdiven basamağına oturmak zorunda kaldım. İçimde değişme oluyordu; bir şey kenara kayıyor, beynimde bir perde, bir kumaş yırtılıyordu sanki."
"…Yürüyordum; açlıktan bağırsaklarım, içimde kurtlar gibi dertop oluyordu. Gün sona ermeden biraz olsun yiyecek bulacağım hiçbir yere yazılmamıştı."
"İnsanın birazcık ekmeği olsa! Sokaklarda ısıra ısıra gidebileceği, bir küçük nefis çavdar ekmeği!"
alıntılarıyla bu açlığa dair ufak bir fikir verebiliriz.
Monolog havasında yazılmış bir roman. Kahramanın iç sesi, kendisiyle yaptığı alaycı konuşmalar komik anlar yaşatıyor okuyucuya. Acıma duygumuz kabarıyor ama katmerlenmiyor. Öyle ki okuyucunun bile acımasını istemeyecek kadar gururlu ki bu da anlatıma yansımış.
Açlıkla ilgili bir fikrimiz olmasa bile bu romanda aç bir insanın dirayetli durabilmeyi başarabileceğine inancımız artıyor. Aç bir insan bu kadar mı güzel anlatılır diyoruz. Romanı okurken başta sıkılıp bırakabilirsiniz. Fakat eninde sonunda okuyup bitirmek isteyeceksiniz. Sürükleyici bir roman. Çünkü açlık bu kadar uzun nasıl anlatılmış olabilir diye düşünüp ele alınınca algıladığımız, bildiğimiz açlıktan söz etmediğini görmek romanın sonuna gelmemizi sağlıyor.
Behçet Necatigil'in çevirisinin bu romana çok şey kattığını düşünüyoruz. Benzetmeler, tamlamalar şairin kattığı şiirsel tat kendini ara ara hissettiriyor. Kitabı ele alma sebeplerimizden biri Behçet Necatigil ise ;
"Hem ilerisi için korktuğum da yoktu, dövülecek nice demirlerim vardı ocakta." , "..yarım ağız vaadler, düpedüz hayırlar, beslenmiş de olsa boşa gitmiş ümitler…" , "…bağsız başıboş bütün duygularıma işliyordu. " ,"…gönlümde tek bulut yoktu…"
gibi anlatımlardan örnek vermeden de olmaz. Bu romanımızı başka çevirilerinden bir ikisiyle de kıyasladım fakat Behçet Necatigil çevirmenliğindeki anlatım ayrı bir tat veriyor. Açlıkla ilgili çok şey söylenmiş ya da yazılmıştır.
Tiyatro ve sinemaya da konu olmuştur.
Guzel analiz. : )
vBulletin v3.8.11, Copyright ©2000-2026, Jelsoft Enterprises Ltd.