PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Atatürk ve Demokrasi


Leydihan
30 Temmuz 2024, 21:36
[Only Registered Users Can See Links] Haziran 1933 tarihindeyiz. Atatürk’ün etrafında devlet ve fikir adamlarımızın toplandığı bir gece idi. Gündüz Genel Kurmay’da meşgul olan Atatürk, gece bazı arkadaşlariyle çeşitli konular üzerinde konuşuyordu ve bundan büyük haz duyuyordu. Hazır bulunanlardan Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı Atay, Saffet Arıkan, Recep Peker, Necip Ali Küçüka, Fethi Okyar, Tevfik Rüştü Aras ve Şükrü Kaya beyleri hatırlıyorum. 1933 sonlarında Cumhuriyetin onuncu yılı tamam olacaktı. O gece on yılın tarihçesi üzerinde duruldu. Atatürk’ün sorduğu sualler üzerinde veyahut herkes kendi düşüncesine göre bir konu üzerinde konuşmuştu.

Fakat en çok inkılâplar üzerinde duruluyordu. Uzun ve istifadeli konuşmalar arasında Atatürk bazen dinliyor bazen kendisi uzun uzun konuşuyordu. Fakat her zaman olduğu gibi mefhumların, tarifleri üzerinde formüller aramıştı ve ısrarla “inkılâp” kelimesinin lügat mânasından gayrı, Türk inkılâpları yönünden tarifini, izahını istemişti. İnkılâp kelimesinin diğer batı dillerindeki karşılığı aranmıştı.

O gece herkes gibi ben de konuşmuş, fikrimi izah etmiştim, işte şimdi o gecenin tarihini taşıyan kurşun kalemiyle yazdığım bir not elimde. Bir sahifesine sadece soru işareti ile yazdığım kelime şu: istihale mi? Fakat iyice hatırlıyorum ki Atatürk istihale veya inkişafı inkılâplar için kabul etmiyordu. “Révolution” ve “évolution” kelimelerinin lügat mânası yanında bizim inkılâplarımızın izahlı bir tarifi yapılmalı idi.

Bu kanaat belirdiği vakit, Atatürk’ün aynen söylediklerini üç paragrafta böylece tesbit etmişim:

1. İnkılâp mevcut müesseseleri zorla değiştirmek demektir. 2. Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medenî icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuş olmaktır.

Bir çizgiden sonra not ettiğim kısımlar da şudur :
“Devlet hayatında inkılâp, içtimai vaziyetimiz de dahildir, (lâiklik (kanunu medenî), (Demokrasi)”.

Kısa notlarım o gecenin konuşmaları üzerindeki fikirleri belirtmesi bakımından çok önemlidir, öyle anlaşılıyor ki Atatürk bu iki tarifi yaptıktan sonra bilhassa devlet hayatındaki müesseseler üzerinde fazla durduğu için bu son kelimeleri yazmayı ihmal etmemişim.

Atatürk Devlet hayatında “en yüksek medenî icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseler” derken devletin din işleri ile meşgul olmamasını ve dinî hislerin siyasî maksatlar için istismar edilmemesini daima söylemiş ve bu prensibi yeni Türkiye devletinin başlıca inkılâbı addetmiştir.

Devlet hayatı için yazıların sonunda kaydettiğim kelime “Demokrasi” dir. Yine hatırladığıma göre, bunun üzerinde bilhassa durulmuş ve milletin olgunluğu meselesi, konuşanların endişesine vesile olmuştu. Ben bu konuda şu fikrin müdafaasını yapmıştım.

“Milleti bu sahada yetiştirmek için böyle bir müessesenin yani demokratik idare sisteminin varlığını tanıtmak gerektir. Meselâ kadınlara seçim ve seçilme hakkının kanunlarla tanınması sonunda bu vazifenin ifası beklenebilir. Nazarî ve amelî bilgiler paralel yürütülmeli diyordum. Bu meseledeki bilgi ve fikirlerim “Yurt bilgisi” derslerimin mevzularındandı. Demokratik memleketlerde kadınların seçim hakkı meselesini bu vesile ile tekrar Türk devlet ve fikir adamlarına hatırlatmak istiyorudum.

Demokrasi müessesesinin kurulması ve gelişmesi için kadın vatandaşların hak ve vazifelerindeki eşitlik meselesi elbetteki önemli bir yer işgal edecekti. Atatürk “demokratik” idare sistemi için ideal addedilen prensiplerin inkılâplarımız içinde yer almasına taraftar olduğunu ifade etmişti. Kadın hakları için müdafaa ve delillerle konuşan Necip Ali Küçüka demokratik idare için lüzumlu müesseselerin bir hukukçu gözü ile izahını yapmıştı. Kadın haklan için itiraz ve aleyhinde bulunan kimse, o akşamki toplulukta bulunmamıştı. Çünkü bazen bu gibi mevzular açıldığı vakit, Atatürk müspet ve menfi tarafı tutanları karşılıklı konuşturmayı daima âdet edinmişti.

4 Haziran 1933 akşamı konuşmalarda demokrasi idaresi için kadınlara seçim hakkının tanınması fikrinde herkes ittifak etmişti.

Bundan başka “Demokrasi” üzerine daha pek çok konuşuldu. Atatürk’ün o akşam umumî kanaati şu olmuştu: “Cumhuriyet” rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, o on yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe tatbikata koymalıdır. Kadın haklarım tanımak da bunun bir icabı olacaktır. Müsterih olunuz” demişti.

Kadın haklarımız (5. XII. 1934) de B. M. Meclisinde kanunlaştığını burada hatırlatmak isterim.
İşte Atatürk’ün toplantılarından birinde konuşulanlardan bir örnek. Bu vesile ile yirminci ölüm yıldönümünde Atatürk’ün fikir hayatından bir olayı hatırlamak istedim.

II
İNKILÂPÇI ATATÜRK’ÜN EKONOMİ MESELELERİ ÜZERİNDEKİ DÜŞÜNCELERİ
Atatürk diyor ki: “Bir içtimai heyet, aynı gayeye bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse terakki, temeddün etmesine fennî imkân ve ilmî ihtimal yoktur”.
Bu cümlede aydınlık bir fikrin ifadesi içinde, geniş bir medeniyet programını bulmak mümkündür.

M. Kemal gerek askerî gerek siyasî hayatında cemiyet problemlerini daima gözönünde tutmuştur. Onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti devletinin siyasî tarihi içinde, bir inkılâplar serisi mevcuttur. İşte bu bakımdan dünya umumî efkârı en geniş mânasiyle bu problemlerin tahlil ve tetkiki ile daima meşgul olmuş ve olmaktadır. Atatürk, çok ender faniye nasip bir inkılâpçı olarak herkeste ilgi uyandırmaktadır. Bu durum, bilhassa ölümünden sonra onun hakkında ve eserleri üzerinde gerek Türkiye’de gerekse ecnebi basınında görülen, yayınların çokluğu ile ölçülebilir.

Bu geniş ilginin sebebini başta tekrarladığım cümle içinde bulmak mümkündür. O, milleti için bugünkü ileri dünya medeniyeti yollarını seçmiştir. Bunun için fennî ve ilmî imkânları düşünürken cemiyeti teşkil eden kadın ve erkeğin medeniyet yolunda müşterek çalışmalarını esas telâkki etmektedir.

Atatürk’ün onbeş yıllık devlet başkanlığı zamanında pek çok siyasî olaylar yer almış ve kendisini bu meseleler üzerinde her bakımdan kesin kararlar almıya şevketmiştir. Ancak, bütün bu işler yanında İçtimaî, ve iktisadî gelişmelere çok önem vermiş olduğunu, o devrin olaylarını incelerken görmekteyiz.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Atatürk devrini kısaca üç safhada mütalâa etmek yerinde olur.

1. Millî birliğin teşekkülü ile, düşman istilâsına karşı T. B. M. Meclisi hükümetinin askerî kuvvetle zafer temin etmesi ve memleketin sınırları, Misakı Milliye göre tesbit edilerek bu fiilî durumun Lozan antlaşması ile bütün devletlere tanıtılması. (19 Mayıs 1919-24 Temmuz 1923).

2. Devlet şekli olarak Cumhuriyetin ilâniyle ve düşmandan kurtarılmış vatanda iktisadî gelişmenin sağlanması. (29 Ekim 1923-1938).

3. Türk milletinin İçtimaî ve fikrî seviyesinin, medenî dünyanın kabul ettiği seviyeye çıkarılmasıdır (1920-1938).

Bu üç safhadan birincisi resmî belgeler ve görgü şahitlerinin hâtıraları ile tarihe geçecektir.

Ancak Atatürk’ü, Doğu ve Batı âleminde Milletlerarası şöhrete ulaştıran ve bugün dahi ilim adamlarını bu eserleri incelemiye götüren sebepler yukarıya ayırdığım bilhassa son iki safhadır. Bunların incelenmesi ciltlerle kitap dolduracak mahiyettedir. Bu yazımda sadece birkaç noktaya temas etmek istiyorum.

Cumhurbaşkanı Atatürk, hükümetin 1934 yılında, beş senelik iktisadi plânlarını tetkik etmekte iken, elime eski harflerle yayınlanmış "İktisat esaslarımız'' adlı bir broşür geçmişti. Bunun kabında şu cümle yazılı idi: "Milletimiz mazisinden değil, artık istikbalinden mesuldür".

Henüz Cumhuriyet ilân edilmeden evvel, Şubat 1923 İzmir’de toplanan “Türkiye İktisat Kongresi’nin kabul ettiği esasları (çiftçi, tüccar, sanayi ve işçi grupları, 1130 kişi) ve söylenilen nutukları içine alan bu kitapta, dikkate değer pek çok bilgi bulmuştum. Atatürk, o zaman bu broşürü eline alarak, o tarihten on bir yıl önce söylemiş olduğu nutuktan bazı cümlelerin altını çizmişti. İşte onlardan bir kısmını buraya kaydediyorum :

"Tarih milletimizin itilâ ve intihali sebeplerini ararken birçok siyasi, askerî, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok ki bütün sebepler içtimai hâdiselerde müessirdirler. Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyle alâkadar olan, o milletin iktisadiyatıdır. Tarihin ve tecrübenin teksif ettiği bu hakikat, bizim millî hayatımızda ve millî tarihimizde tamamen mütecellidir.

Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa itilâ, inhitat sebeplerinin iktisadi meselelerden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır"... (S. 53).

“Yeni Türkiyemizi lâyık olduğu mertebe-i resanete isal edebilmek için, behemahal iktisadiyatımıza birinci derecede ve en çok ehemmiyet vermek mecburi yetindeyiz- Zamanımızın tamamen bir iktisat devrinden başka bir şey değildir... (S- 54).

Atatürk bu münasebetle birçok tarihî izahlar vererek şöyle devam etmektedir. Bilhassa şu cümleler dikkate değer olduğu için yine kendisi altlarını çizmiştir.

“Türkiye B. M. Meslisi ve hükümetinin milletten aldığı veçhe istiklâl-i tam. hâkimiyet-i milliye umdelerine istinaden milleti zengin, memleketi mamur etmekten ibarettir...

İstiklâl-i tam için şu düstur var: Hâkimiyet-i Milliye, hâkimiyet-i iktisadiye ile tarsin edilmelidir" (S. 60).
Gazi M. Kemal nutkun sonlarında şunları belirtiyor :

“Bence yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün esasları, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır. . . Evlâtlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlara o suretle ilim ve irfan vermeliyiz ki âlem-i ticaret, ziraat ve sanatta bütün bunların faaliyet sahalarında müsmir olsunlar, faal olsunlar, amelî bir uzuv olsunlar. Binaenaleyh maarif programımız, gerek iptidaî tahsilde, gerek orta tahsilde verilecek bütün şeyler bu nokta-i nazara göre olmalıdır. Maarif programlarımız gibi şuebat-ı devlet için tasavvur olunacak programlar dahi iktisat programına istinat etmekten kendini kurtaramazlar. Esaslı bir program tesbit etmek, program üzerine bütün milleti hemahenk olarak çalıştırmak lâzımdır" (S. 65).

Bu nutuktaki telkinlerinden biri de her ferdin kendi üzerine düşen vazifede çalışkan olmasıdır. Meselâ “Buyeni Türkiye'nin adına çalışkanlar diyarı denir" diyerek milletimizi her bakımdan teşvik etmektedir.

Bu uzun nutuktan Atatürk’ün kendisinin altlarını çizdiği bazı cümleleri okurken şunu hatırlamalıdır. Askerî zaferden hemen beş altı ay sonra, henüz sulh muahedesi neticelenmeden, ve bilhassa iktisadî meseleler, yani kapitülâsyonlar yüzünden Lozandaki müzakerelere ara verilmek mecburiyetinde kalındığı zamana tesadüf etmektedir. Atatürk’ün Cumhuriyeti ilân etmeden önce bu kongre vesilesiyle verdiği nutukta, iktisadî meselelere ne kadar önem verdiğini anlamak mümkündür.

Atatürk Cumhurbaşkanı olarak da daima hükümet çalışlmalannda İktisadî meselelerle yakından ilgilenmiştir.

Daha sonraları bilhassa şahit olduğum ise iktisadın nazarî kısımları ile de uğraştığı ve bu konular üzerinde kitaplar okuduğudur.

Hastalığının son günlerinde kendisini en çok meşgul eden üç olay vardı:

1- Hatay meselesi, 2- Hükümetin yeni iktisat programı. 3- Dünyanın bir harbe doğru gidişinde Türkiye’nin umumî durumu.

İktisadî işler bakımından Atatürk devrinde şüphe yok ki bütün bu ideallerin tahakkuku için zaman kâfi değildi ve imkânlar daima müsait olmamıştı. Ancak İkinci Dünya Harbînin arifesinde ölen Atatürk, kadın ve erkek vatandaşların çahşmalariyle iktisaden kuvvetli ve müreffeh bir Türkiye’nin özlemi içinde bulunmuş ve ideallerinin tahakkuk etmesini dilemiştir.

Atatürk devrinin üçüncü safhası içtimaî ve fikrî inkilâplarıdır.

Hakikaten bizzat Atatürk’ün uğraştığı ve kendi mesuliyeti altında tahakkuk ettirmek istediği inkılâplar, ona izafeten “Kemalizm” tâbiriyle tarihte yer almış bulunuyor.

Bu inkılâplar üzerinde pek çok yazılar yazılmış ve konuşulmuştur. Ancak, hepimiz biliyoruz ki, Garp medenî âleminin ilgisini en çok çeken bu inkilâplardır. Şark Islâm âlemi için ise Türk inkilâbı medeniyette bir ilerleme örneği kabul edilmiştir. Atatürk’ün Türk milleti için ideali, her bakımdan medenî bir varlık olarak dünyada yer almasıdır.

Meselâ o lâtin harflerinin kabulünü, yeni nesillere kolaylığı olduğu için ve okuma yazma bilmiyen yaşlı kimselere de öğretmenin mümkün olduğunu düşünerek B. M. Meclisinin bu işi kanunlaştırmasını sağlamıştır. Bu iş için İstanbul’da devlet adamları, yazarlar ve mütefekkirler arasında yapılan uzun tartışmalara kısmen şahit olmuştum. Atatürk hepsini sabırla, dikkatle dinlemiş ve kara tahta üzerine yazılan teklifleri, izahları mukayese ettikten sonra, kendi zaviyesinden makul telâkki ettiği kısımları teklif ederek onun üzerinde de serbest münakaşalar açmıştır. Kararların verileceği en son toplantılardan birinde bir gazete sahip ve başmuharriri şöyle bir teklif yapmıştı : “Gazetelerde evvelâ halkı alıştırmak için, bazı sütunlarda yeni harflerle yer verilmeli ve her iki yazı, hiç olmazsa bir müddet için aynı zamanda yer almalı, okullarda ise evvelâ birinci sınıflara bu yeni harflere öğretilmeli, o sınıf ilerledikçe buna devam edilmeli” diyordu. Yani bu teklife göre gazetelerde olduğu gibi okullarda da ilk giren öğrenciler yeni harflerle, diğer ilerlemiş sınıflar eski harflerle öğrenim yapacaklardı.

Atatürk’ün işte bu teklif karşısında birden bire öfkelendiğini ve sert bir ifade ile şöyle dediğini işittik:

"Bu iş ya hepsi birden olur veyahut hiç olmaz- Bilmelisiniz ki, sizin yazacağınız yeni yazı kısmı eski harfleri bilenler tarafından hiç okunmıyocaktır. Okullardaki ikili öğretim ise faydadan ziyade zararlı olur".

Bütün teferruat üzerindeki tartışmaları ve fikirleri sabırla dinliyen Atatürk, tam tatbike geçilmesi zamanında böylece kesin bir hüküm vermişti. İşte bu karara, bir inkılâp demek doğru olur.

Atatürk milletin mânevi ve fikrî değerlerinin önemine inanmış olduğu için, medenî olma kaygusunu bütün millet fertlerine aşılamak istemiştir.

Bu makalemin ikinci paragrafındaki yazının başında üzerinde durduğum Atatürk’ü cümlesinin mâna ve medlûlünü, tarih tetkikleri için de araştırma plânı olarak kabul edebiliriz. Aynı zamanda yaşıyan nesillerin medeniyette ilerleme hedefini de ona göre çizmek lâzımdır.

Atatürk Türk, milletinin medenî varlığına inanmış, onu üstün bir seviyeye yükseltmek için bütün millet fertlerinin, erkek ve kadın, çalışkan ve üzerlerine aldıkları vazifelerde mesuliyetlerini müdrik olmalarını daima önemli addetmiş ve bunu telkin etmiştir. O, medeniyetin her kolunda muvazi ilerlemenin sağlanmasını milletin kuvveti için esas kabul etmiştir.

Onun Ömrü, Cumhuriyet devrimizin ilk yıllarının tarihi içinde sona ermiştir, fakat fikir ve telkinleri ile idealleri, ilerleyen dünya medeniyetinde bizlere daima maziden ışık vererek parlamaktadır.

Kaynak
([Only Registered Users Can See Links])

Leydihan
30 Temmuz 2024, 21:38
Atatürkçü düşünce sistemi, temel araç olarak, Türkiye´de milli, laik,güçlü ve çağdaş bir devlet kurmaya yönelmiştir.Demokrasi ilkesi, Atatürkçü düşünce sisteminin, Cumhuriyetçilik,milli egemenlik ve halkçılık gibi diğer temel ilkeleriyle de çok yakından ilişki içindedir.Gerçekten, halkçılık ilkesi çoğu zaman siyasal demokrasi ile anlamdaş olarak kullanılmıştır.Bununla birlikte Atatürkçü siyasal rejimin gelişme süreci içinde halkçılığın egemen anlamı, siyasal demokrasi olmuştur.

Atatürk, Medeni Bilgiler kitabına esas olan notlarında da halkçılıkla "demokrasi prensibi"ni aynı anlamda kullanmıştır. Bu prensibe göre: "İrade ve hakimiyet, milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır.Demokrasi prensibi, milli hakimiyet şekline dönüşmüştür.. Demokrasi esasına dayanan hükümetlerde hakimiyet, halka, halkın çoğunluğuna aittir.Demokrasi prensibi,hakimiyetin millette olduğunu , başka yerde olmayacağını gerektirir.Bu suretle demokrasi prensibi, siyasi kuvvetin, hakimiyetin kaynağına ve meşrutiyetine temas etmektedir."


Halkçılık (veya demokrasi) ilkesi ile milli egemenlik arasında çok yakın ilişki olduğuna şüphe yoktur.Daha doğrusu, halkçılık, milli egemenlik ilkesinin tabii ve zorunlu bir sonucudur.Egemenliğin millette olduğu bir devlette hükümet sisteminin de elbette halkın kendi kendini yönetmesi, yani demokrasi olması gerekir.Atatürkçülük, sadece hükümdarın kişisel egemenliğini yıkmayı değil, onun yerine halk yönetimini yani demokrasiyi geçirmeyi amaçlamıştır.Atatürkçü düşünce sisteminde milli egemenliğin halkçılık ilkesiyle tamamlanması, ona demokratik içeriğini kazandırmıştır.


Atatürk, "demokrasi" deyimini, asıl anlamından saptırarak veya ona değişik içerikler yükleyerek değil, tam tersine, gerçek ve geleneksel anlamında, yani hürriyetçi siyasi demokrasiyi ifade etmek üzere kullanmıştır.Atatürk, bu konuda şöyle demektedir: "Demokrasi esas itibariyle siyasi mahiyettedir.Demokrasi bir sosyal yardım veya bir iktisadi teşkilat sistemi değildir.Demokrasi maddi refah meselesi de değildir...Bizim bildiğimiz demokrasi, bilhassa siyasidir; onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki murakabesi sayesinde, siyasi hürriyeti temin etmektir."


Atatürk´ün halkçılıktan kastettiği şeyin, geleneksel anlamda " hürriyetçi siyasi demokrasi" olduğu, kendisinin hürriyetin önemine ilişkin şu görüşlerinden de açıkça anlaşılmaktadır.

Atatürk´e göre: "ferdin birinci hakkı, tabii yeteneklerini serbestçe geliştirebilmesidir.Bu gelişmeyi temin için ise, en iyi vasıta, ferde, başkalarının benzer haklarına zarar vermeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi sevk ve idare etmeye müsaade etmektir.Kişi ve toplum hayatında büyük önem taşıyan hürriyet, mutlak anlamıyla anlaşılmaz.Söz konusu olan hürriyet insan hürriyetidir.Bu sebeple, ferdi hürriyeti düşünürken, her ferdin ve nihayet bütün milletin ortak menfaatinin ve devlet varlığının göz önünde bulundurulması gerekir.Anlaşılıyor ki ferdi hürriyet mutlak olamaz.Başkalarının hak ve hürriyeti ve milletin ortak menfaati ferdi hürriyeti sınırlar.Ferdi hürriyeti sınırlama, devletin de adeta temeli ve görevidir.Çünkü devlet ferdi hürriyeti sağlayan bir teşkilat olmakla beraber, aynı zamanda, bütün özel faaliyetleri, genel ve milli amaçlar için birleştirmekle mükelleftir... Devletsiz bir cemiyet ya da zayıf bir devlet hayatının neticesi, herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadele, çoğunluğun hürriyetini boğmayacak şekilde başkalaştırılmalıdır." Böylece devlet ve toplum hayatı, kişi hürriyetlerinin sınırlandırılmasını zorunlu kılmakla beraber, bu sınırlama, "ferdin sorumluluğuna, teşebbüsüne ve gelişmesine zarar verecek dereceye götürülmemelidir. Vatandaşların teşebbüs ve sorumluluk hisleri ne kadar gelişirse, devlet için o kadar iyidir."


Atatürkçü düşünce sistemi içinde demokrasi ile eş anlamlı olarak kullanılan halkçılık, milli mücadele yıllarının ve özellikle T.B.M.M. nin demokratik atmosferi içinde gelişmiştir. Milli Mücadelemizin en dikkate değer yönlerinden birisi, bu ölüm -kalım savaşının, hukuk açısından her şeye yetkili, uygulamada da denetim yetkilerini titizlik ve kıskançlıkla kullanan demokratik bir meclis eliyle yürütülmüş olmasıdır. Prof. Feyzioğlu´nun belirttiği gibi, "Bağımsızlık Savaşı milli egemenlik ilkesinden güç alınarak, her konuda hesap soran, kıyasıya eleştiren, milletin haklarına titizlikle sahip çıkan bir meclisle kazanılmıştır.Büyük bir savaşın, millet adına, bir parlemento tarafından yönetilip yürütülmesi , dünya tarihi açısından da üzerinde durulmaya değer bir olaydır." Aynı konuda İsmet İnönü d şunları söylemiştir: " Milli Mücadelenin askeri safha da idaresi kadar siyasi idaresi de nazikti.Hatta daha nazikti denilebilir. Atatürk , siyasi safhanın idaresinde de aynı derecede maharetli, daha maharetli olmuştur. Mesela, benim kanaatimce Milli Mücadelenin, bir millet meclisi kurularak onunla beraber yürütülmesi son derece güç, fakat harikulade isabetli bir karar olmuştur... Askeri sahada, idari sahada , iç ve dış siyaset sahasında bu, harikulade bir buluştur. Emsali de hemen hemen yok gibidir."


Birinci T.B.M.M (1920-23) tarihi görevini tamamlayıp, seçimlerin yenilenmesiyle İkinci Dönem T.B.M.M oluştuktan sonra da, yeni Türk Devleti´nin siyasi rejiminin demokratik bir rejim olması kararı devam etmiştir.Atatürk, bu dönemdeki çeşitli beyanlarında demokratik rejime olan inancını tekrarlamıştır. Nitekim bu ortam içinde, 1924 Kasımında Halk Fırkası´ndan ayrılan bir gurup milletvekili, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adı altında bir muhalefet partisi kurmuşlardır.Ne yazık ki bu çok partili hayat denemesi fazla uzun sürmemiş, 1925 Şubatında, doğu illerinde çıkan Şeyh Sait isyanının çok ciddi boyutlara ulaşması üzerine olağanüstü tedbirler alma gereği duyulmuş; 4 Mart 1925 tarihli "Takrir-i Sükun Kanunu" hükümete geniş yetkiler vermiş; Kurtuluş Savaşı sırasında çalıştırılmış, fakat daha sonra kaldırılmış olan olağanüstü İstiklal Mahkemeleri yeniden kurulmuştur.Bu tedbirler arasında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da 3 Haziran 1925 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.


Atatürk, 1930 yılında çok-partili hayata geçmeyi tekrar denemiş, bu amaçla eski Başbakanlardan Paris Büyükelçisi ve kendi yakın arkadaşı Fethi(Okyar) Bey´e bir muhalefet partisi kurmayı telkin etmiştir.Serbest Cumhuriyet Fırkası adı altında 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulan bu parti, Atatürk´ten teşvik ve yardım görmüştür . Partinin kuruluşu üzerine Atatürk´ün Fethi Bey´e yazdığı şu mektup onun demokrasi hakkındaki görüşlerini belirtmesi bakımından önemlidir: "Büyük Millet Meclisi´nde ve millet önünde, millet işlerinin serbest münakaşası ve iyi niyet sahibi zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak milletin yüksek menfaatlerini aramaları, benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir... Memnuniyetle tekrar görüyorum ki laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur...Cumhurbaşkanı bulunduğum müddetçe, Cumhurbaşkanlığının bana verdiği yüksek ve kanuni vazifeleri, hükümette olan ve olmayan fırkalara karşı adilane ve tarafsız ifa edeceğime ve laik cumhuriyet esası dahilinde fırkanızın her nevi siyasi faaliyet ve cereyanlarının bir engele uğramayacağına emniyet edebilirsiniz efendim."


Ancak bu derece iyi niyetlerle girişilen Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi de sadece üç ay sürebilmiştir. Serbest Fırka liderlerinin Atatürk´e ve inkılaplarına tartışmasız bağlılıklarına rağmen, inkılapların toplumca benimsenip yerleşmesi için gerekli zamanın henüz geçmemiş olması sebebiyle, inkılaplara karşı olan bazı unsurların Serbest Fırka´ya sızmaya çalıştıkları görülmüştür.Bunun doğurduğu siyasi sertleşme ortamı içinde Serbest Cumhuriyet Fırkası, şartların kendilerini Atatürk ile karşı karşıya getirme ihtimali taşıdığını görerek, kendisini feshetmeye karar vermiştir.


Gerçekten, üç aylık Serbest Fırka denemesi bir yana bırakılırsa Türkiye 1925 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası´nın kapatılmasından,1945 sonlarında çok-partili rejime geçene kadar, bir tek-parti rejimi ile yönetilmiştir.Ancak bu rejim, totaliter ve dogmatik ideolojilere dayanan Faşist ve Komünist tek-parti sistemlerinden temelde farklıdır.Türkiye´de bir tek-parti olgusu mevcut olmuş,fakat tek-parti ideolojisi veya doktrini mevcut olmamıştır.Diğer bir deyimle Türkiye´de tek-parti, sürekli ve arzulanır bir model olarak meşrulaştırılmamış; aksine, zorunluluklar sebebiyle başvurulan ve zamanı geldiğinde yerini çoğulcu demokrasiye bırakacak olan bir geçici bir rejim olarak görülmüştür. Çok-partili siyasi demokrasi, bu alanda yapılan denemelerin de gösterdiği gibi, erişilmesi gerekli bir ideal olarak muhafaza edilmiştir.


Atatürk´ün tek-parti sistemini Türkiye için sürekli bir ideal olarak değil, Türkiye´nin belli bir aşamasında, zorunlulukların ortaya çıkardığı geçici bir dönem olarak gördüğü ,Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası´nın kuruluş hazırlıklarının yapıldığı günlerde söylediği şu sözlerden çok iyi anlaşılmaktadır: "Cumhuriyet Halk Fırkası´nın esas prensibi, memleket ve milletin gerçek selamet ve saadetini temine çalışmaktır ve amaca götüren yol bence budur ve bellidir. O da Cumhuriyet´i güçlendirme ve sağlamlaştırma ile beraber fikri ve sosyal inkılapta ve medeniyet ve yenileşme yolunda milletin azimle ve başarıyla yürümesini sağlamaya yol göstermektir. Bu belli olan ve fakat şüphesiz yorucu ve uzun olan yolun yolcuları başlangıçtan sona kadar bir hizada ve aynı zamanda aynı yorgunluk derecesinde yürümeyebilir ve bu takdirde düşünce ve tedbirleri arasında fark olabilir. Fakat yoldan sapmamaları, genel hedeften gözlerini ayırmamaları, esas amacı ihlal etmemeleri lazım gelir.Bugün belli olan yolun başında bulunuyoruz.Henüz düşünceleri etkileyecek kadar yol alınmış değildir.Görüşler gerekli ölçüde açıklık kazanmalıdır.Ondan evvel tefrika fikri alelade fırkacılıktır ki, memleket ve milletin huzur ve güven şartları henüz böyle bir tefrikaya yol açmaya elverişli değildir, efendiler..." Yine Atatürk Serbest Cumhuriyet Fırkası´nın kendisini feshetmesini takip eden aylarda, aynı yönde olarak, şunları söylemiştir: "Milletin tarihinde bazı devirler vardır ki, muayyen maksatlara erebilmek için maddi ve manevi ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı istikamete sevk etmek lazım gelir. Yakın senelerde milletimiz böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin mühim neticelerini idrak etmiştir.Memleketin ve inkılabın içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı masuniyeti için bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lazımdır... Aynı cinsten olan kuvvetler müşterek gaye yolunda birleşmelidir."


Serbest Fırka denemesinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra da demokrasi yolunda bazı girişimlerde bulunulmuştur.Mesela 1931 ve 1935 milletvekili seçimlerinde, bazı milletvekilleri için Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından aday gösterilmeyerek, bu sandalyeler bağımsız adaylara bırakılmıştır.Cumhuriyet Halk Fırkası´nın gerek 1927 Kongresi´nde kabul edilen program beyannamesinde, gerek 1931 Kongresi´nde kabul edilen programında, tek dereceli seçime geçilmesi bir hedef olarak belirtilmiştir.1931 programı bu konuda aynen şöyle demektedir: "Bir dereceli intihabı tatbik etmek yüksek emellerimizdendir.Ancak vatandaşı, seçeceğini tanıyabilecek vasıflar, şartlar ve vasıtalarla donatmak gerekir.Bunun sağlanması hususundaki çalışmaların istenen sonucu vereceği güne kadar vatandaşı, yakından tanıdığı ve güvendiği insanları seçmekte serbest bırakmayı demokrasinin hakiki icaplarına daha uygun buluruz."

Türkiye, bir tek-parti sisteminin, savaş, işgal, ihtilal, darbe vs. gibi zora dayanan bir kesinti olmaksızın, kendi evrim kanunları uyarınca çoğulcu bir demokrasiye dönüştüğü pek az örnekten biridir. Bunun temel sebebi de, Atatürkçü dünya görüşünün demokratik karakteridir.

Kaynak ([Only Registered Users Can See Links])