PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Vincent Ölmeli (2024) Vincent doit mourir - Film Eleştirisi


Leydihan
09 Temmuz 2024, 01:22
[Only Registered Users Can See Links]

Stephan Castang imzalı Vincent Ölmeli / Vincent Must Die, Cannes Film Festivali’nin Eleştirmenler Haftası’nda prömiyerini yapmış bir başyapıt adayı. Film, zaman zaman Bunuel, zaman zaman Carpenter etkileriyle harmanlanmış; aynı anda zombilik, distopik bilim kurgu ve hatta romantik komedi sularında dolaşıyor. Yabancılaşmanın komik ve tuhaf yanlarını gözler önüne seren bu yapım, izleyiciyi başından itibaren şaşkınlık içinde bırakıyor. Vincent’ın stajyerine şaka yollu kahve ısmarlamasıyla başlayan süreç, bilgisayarla saldırı girişimiyle ve bir kalemle yaşanan trajikomik saldırılarla giderek absürdleşiyor. Vincent, gözden uzak kalma ihtiyacı hissediyor; onu öldürmeye niyetli sürücüler, apartmandan fincan fırlatan komşular ve apartmandaki çocuklar derken hayatta kalmak neredeyse bir strateji oyunu hâline geliyor.

Vincent’ın masum ve koca gözleri, kimseye zararı olmayan yüzü, neden hedef alındığını anlamasını zorlaştırıyor. İzlerken yönetmenin neden gözlüğü veya başka bir basit önlemi kullanmadığını düşündüm; belki de bu basit çözüm, hikayenin absürtlüğünü azaltırdı. Ayrıca bazı aile üyeleriyle Vincent’ın göz göze gelmesi, saldırı eğilimi yaratmıyor; burada senaryoda kasten bırakılmış boşluklar göze çarpıyor. Vincent’ın göz teması konusundaki ihmali, hikâyeye hem gerilim hem de komik kaçaklık katıyor.

Film, sorunların kaynağını ve çözümünü kademe kademe göstererek, varoluşsal alegori havasını yavaşça kaybediyor ve klasik bir hayatta kalma filmine dönüşüyor. Tabii ki, araya Vincent’ın foseptik tankındaki yabancı ile yaşadığı en kirli ve en sebepsiz kavga sahneleri gibi tiksindirici ama şaşırtıcı anlar da ekleniyor. Vincent, tüm bu karmaşa içinde isyan etmiyor; amacı sadece hayatta kalmak.

Vincent’ın yalnız olmadığını fark etmesi, Joachim sayesinde mümkün oluyor. Joachim ona, kendisi gibi insanların The Sentinel adlı bir topluluk kurduğunu anlatıyor ve ona bir köpek edinmesini tavsiye ediyor. Saldırıya hazır kişiler karşısında, hırıltılı ve sevimli bir bulldog hayatının merkezi hâline geliyor. Vincent, genellikle kaçak ve silik bir hayat yaşasa da bu süreçte insanların ona yönelmesi, onu istemeden de olsa ilgi odağı yapıyor. Hatta burada beklenmedik bir romantizm doğuyor: Lokanta garsonu Margaux ile elleri bağlama gibi yöntemlerle kurulan ilişki, absürd ama bir o kadar da eğlenceli bir aşk hikâyesine dönüşüyor.

Senarist Mathieu Naert ve Castang, The Sentinel grubunun mitolojik yapısını daha detaylı açabilirdi. Sosyal medyadan uzak durmak, yaralarını dikmeyi öğrenmek, izole olmak ve köpek edinmek dışında alternatifler olsaydı, hikaye daha farklı bir boyut kazanabilirdi. Ancak film, izleyiciyi şartlanmış bir zombi yığınının içine bırakmayı tercih ediyor; bu da olası kaçış senaryolarını daha belirgin hâle getiriyor. Buna rağmen filmden çıkarılacak çok şey var: Pandemi sonrası ofis yaşamının sarsılan hakimiyeti, salgının boyutsuzluğu ve sosyal medyanın geri planda kalan etkisi üzerine de düşünmek mümkün. Film, yabancılaşmanın hem can yakıcı hem de komik boyutlarını izleyiciye başarıyla sunuyor.

Yazar: Leydihan